iman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Aralık 2009 Perşembe

Birlik olma sırları 1

Birlik olmak, hayatı hayat yapar, çevrenizi dostlarla doldurur. sizi candan seven bir çevre içinde oluşan teşvik tüm algılarınızı ve şahsi muhasebenizi güçlendirir. sizi gelişime ve değişime zorlarken, bunu eğlenerek yapmanızı sağlar. bunu bir seven ile başarırsanız, ömrünüz bereketli geçer; minik bir arkadaş grubu ile yaparsanız yaşam şevkini bulursunuz; milletçe yaparsanız dünyaya örnek ve model olursunuz; tüm yaşadığınız kuşağı içine alabilirseniz insanlığa adım attırır ve tarihe mal olursunuz.

birlik olmak insanın isteyerek, o ayrımcı mesafeli, snob, bireysel hürriyetini; çok sevdiği canının, nefsinin, arzularının rüzgarını dinlemeyip, mensubu olduğunu düşündüğü grubu için hareketlerini sınırlandırmasıdır. bu küçük adımlar topluca yapılınca azametli büyük eserler ortaya çıktığı gibi, insanlık manası da gerçek yerini bulur. birey kendi özgürlüğü ve ortaya çıkardığı geliştirdiği tüm yetenekleri ile samimi toplumsal çabasını ortaya koyar. neticesinde, Allahtan bu kuvvetli talep, bir mani olmazsa, tahminlerin ötesinde bereket bulur.

bu tavrı birlikte kazanmanın pratiği olan ibadetten, en zarif tefekkürlere ve en hassas inanç detaylarına kadar İslam asırlardır bu konu üzerinde durmaktadır.

peki bu denli parlak islam, mazi denilen geçmişi niçin tümüyle elde edemedi?

** çünkü bizde altı hastalık var:

* ye'is yani ümitsizlik,
* doğruluğun siyasi ve toplumsal hayat içinde ölmesi
* "düşmanlık" kelimesine muhabbet edip, gerilimi artırmaya meyil duymak
* imanın insanları birbirine bağlayan bağlarını bilmemek
* salgın hastalık gibi yayılan baskı ve kontrolsüz denetim meyli
* şahsi kazanım ve heveslerine tüm yaşamını bağlamak.

ümitsizlikten kasıt, Allahın şefkatinden ümidini kesmektir. hele bunu, kendi inancı buna layık değilken ve hayata cevaplar verebiliyorken yapmak çok zamansız bir hastalıktır. çünkü yakaldığında, hayata cevap veremeyen bir felsefeye dahi yenik düşürtür. insanı doğru olan inancını yaşayamamaya götürür. içine kapanık bir yenilgi havası her tarafı kaplar. oysa biz inancımızın gereğini fiillerimizle de gösterebilsek değil hakikatı arayanlar dünyanın koca kıt'aları dahi islama girecekler. bu yüzden bazı alimler islamın tüm insanlığı kucaklayamayışında bizim laubali ve tembel halimizi sebep olarak sayarlar. bu kalın uyuşukluk örtüleri dünya olayları ile parçalanmış ve bilimsel gelişmelerle hassaslık artmışken, birlik olma sırlarını keşfetmek daha da önem kazanmıştır.

** çünkü islama dışarıdan bakanlarda sekiz dehşetli maniler var:

* cahillik: evet islamı reddetmenin insanlığın tüm ortak kazanımını reddetmek olduğunu bilmemek kişiyi islamdan uzakta tutar.
* yalnızlık: "benim anlayışım böyledir" demek güzeldir, lakin bunu değerli kılan başkalarının bakış açılarına açık olabilmek ve paylaşmaktır.
* kendi hayat anlayışında taassub: ötekileştirmenin ve ayrışmanın sebebini oluşturur. taraftarlığın sinirli ve düşmanca tavırla ortaya çıkışıdır.

* ruhani liderlerin liderlikleri ve tahakkümleri: ruhani bir liderin durumu o ruhani yolun sembolü olup, o hayat algısını temsil etmekten çıkıp, "diğeri"ne karşı göz kapama anlamına gelince tabilerinin de hayatın gerçeğine ulaşmasına engel olur. şimdi hürriyet fikri, bu karanlığı aydınlatmaya başlamış görünüyor.
* yabancıların ruhani liderlerini körü körüne taklit etmeleri: kişisel algı ve bireysel gelişim eğer ruhani anlayış altında ezilir ve kapanırsa, ortaya tek renkli bir taklit çıkar. şimdi gerçeği aramak meyli herkeste uyanması ile bu hastalık insana kendini tekrar muhasebe ettiriyor.

* bizde bulunan baskı meyli: maalesef güleryüzlü, pratik, en zor sorulara keyifli cevaplarla meseleyi toplayan üslubumuz kaybolup, Allahın ayetlerindeki haşmeti vereceğim derken, ayetteki otorite yerine kendisini koyan bir üsluba kaymak baskıyı hem gösterir hem de siz de böyle yapın der gibi ders verir. tartışamayan ve talebe olup herşeyi konuşamayan bir toplum zannedildiği gibi alim olup ağırlık kazanmaz. sadece olur olmaz herşeye olan talebini legalleştirmek için sertliğini konuşturmaya başlar. oysa Kur'an karşısında (Hz. Peygamberim (a.s.m)'de dahil) herkes ancak talebe olabilir. birbirine meseleyi aktarırken de sadece iki talebenin arasındaki ders münazarası seviyesinde olabilir. bu asırlarca böyle korunmuşken şimdi bu zamanda da devamına gayret sarfetmek gerekir. zaten konuşan birey haline geldikçe bizler konuşmayı öğrendiğimiz gibi baskıyı da sonlandırabileceğimizi öğreniyoruz.
* bizdeki kötü ahlakımız: eğer huylar ve hayat algısı doğru bir eğitim ve ölçü ile hayata bakamazsa ölçüsü kendi hevesleri olur. bu göreceli tavırdan kişiyi kurtaran ilahi ölçüyü ortak payda edinmektir. lakin içinden ve nefsinden gelen şiddetli muhalefet ve başkaldırı bazen kişinin kendisini bile şaşırtan şekillerde, zekice kotarılmış sonuçlarla ortaya çıkar. eğer konumu islamı gösteren yada temsil eden bir yerde ise o zaman karşısındaki ne olursa olsun bu durumu yapmacık ve çirkin algılar. işte bu profil zarar verici bir tablo çizer. şimdi çirkin ahlakın neticeleri görülmesi ile bu durum ortadan kalkmaktadır.
* yanlış algı: bilimsel gelişmeler ve tarihin seyri, islamın tavrına zıt yada onu yanlışlıyor zannederek bilimsel gelişmelere karşı tavır almaktır. sanki islam demek, dışarıdan bakanın elinde olan bilimsel gelişmeye karşı durmaktır.

bilimsel gelişmeler, gerçeği arama şevki, medeniyetin güzellikleri ortaya çıktıkça bu maniler ortadan kalkmakta, yepyeni bir sabaha bizleri hazırlamaktadır.

bu güzel analiz, 1911 de Şamda Emeviye Camiinde içinde 100 alim bulunan 10 000 kişiye verilmiş bir hutbedir. hutbeyi veren Said Nursi, "bu hutbeyi siz böle bilin" diye değil, "bu dersi Kur'andan ben böyle aldım. bu aldığım dersi sizle paylaşıyorum" manasında verdiğini belirtmiştir. birlik olma sırlarının ilk adımı olarak, 100 yıl sonrasına 2000lere büyük bir ibret olan bu dersi tekrar ve dikkatle okumalarını tüm okuyucularıma tavsiye ederim.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Insan HakSIZlıkları


İnsan hakları konulu cuma hutbesini dün cuma cemaati ile beraber dinledim. çok güzel noktalar vardı. özellikle bazılarını sizlerle de paylaşmak istedim.

"Muhterem Mü’minler!

Kısa zamanda İnsanlığa yeni bir medeniyet sunan; insanları hakka, doğruya, kardeşliğe çağıran; köleyle efendiyi, zengin ile fakiri aynı safta Allah'ın huzurunda yan yana, omuz-omuza ibadet etme olgunluğuna eriştiren Peygamberimiz (s.a.v.), bundan asırlar önce, veda haccında, orada hazır bulunan yüz binden fazla sahabenin şahsında bütün insanlığa bir hutbe irad etmiştir.

İslam'ın hayata getirdiği değerlerin bir özeti konumundaki bu hutbeye "Veda Hutbesi" denilmektedir. Bu hutbe ile tüm insan hakları güvence altına alınmış, eşitlik ilkeleri bildirilmiş, gerçek anlamda huzur ve mutluluğun temelleri atılmıştır.

Allah'a hamdederek başladığı bu hutbesinde Hz. Peygamber (s.a.v.) "Ey İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur."[1]buyurarak temel insan haklarını ondört asır önce ilan etmiş, bütün insanlığa huzur, barış ve hoşgörü içerisinde yaşamanın yolunu göstermiştir. "Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandı."[2] buyuran Peygamber Efendimiz insanların eşit olduğunu, birbirlerinin kardeşi olduklarını, üstünlüğün ise ancak takavada olduğunu ifade etmek üzere "Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan sakınmaktadır.[3]' buyurmuşlardır.

Muhterem Müminler!

Hutbelerin en güzelini iradeden Hz. Peygamber Efendimiz(s.a.v.):"Ey Mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve böylece bütün müslümanlar kardeştirler... Muhakkak Rabbİnize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı hesaba çekecektir. Sakın benden sonra eski yanlışlıklara dönmeyiniz." '[4] buyurmuş ve bizlerin huzur, barış ve sevgiyle, kardeşçe, birlik ve beraberlik içerisinde bir hayat sürdürmemizi İstemiştir.

"Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.[5] buyurarak suçların şahsiliği ilkesine vurgu yapan Sevgili Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V) Hutbesinde günümüzün en önemli problemlerinden birisi olan kan davalarına da dikkat çekerek şöyle buyurmuştur;

"Ashabım! dikkat ediniz, cahiliyyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliyye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.. "[6]

Muhterem Müminler!

Veda Hutbesinde kadın haklarının korunması ve gözetilmesi hususuna da dikkat çeken Peygamberimiz (s.a.v.) bizlere şu tavsiyeleri yapmaktadır. "Ey İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'ın koyduğu ölçülere hassasiyetle uymayı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız. Onları Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır..." [7]


[1]-(Tirmizi, Fiten 2; Müslim, Hac 194)

[2]-Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/411 Kahire, 1313

[3]-Beyhaki; Tergib 4/392)

[4]-(Tecrid-i Sarih, 10/397-398)

[5]( Tirmizi.Filen 2)

[6]( Tirmİzi.Fiten 2: Müslim .Hac 194)

[7] (Müslim .Hacc. 194)

--------------------

can ve evlat fazlalığı yada azlığı, mal fazlalığı yada azlığı, milliyet farkı, bir suçlu yakını olmak, kan davası, aşiret töre millet ulus kavramlarından doğan ötekileştirmeler, cinsiyet farkı, yada kendisine yapılan hizmetler baskıya alet edilip, birey ötekileştirilemez. herhangibir kişi öteki kabul edilip üzerine maddi manevi baskı kurulamaz. özel hayatı casuslanamaz. ne gariptir kültürümüz bugün tam tersini bizlerden bekliyor.

kişisel kimliklerimizin ihmal eildiği, grup etiketi sahibi olmakla tatmin olunmaya çalışıldığı 80'ler yurduma dünyaya bıraktığından daha farklı bir algıyı miras bırakmış. bugün ne kadar kişiliğimizden çıkarmaya çalışsak da izleri hala görülüyor. derine yazılan yazılara el uzatmak zor olur. önyargıyı kendimiz de dahil kimden görürsek müdahele etmek gerekiyor. artık grup isimlerinin, güzel faziletlerine bireyi teşvik etmek haricinde hiç bir manası kalmamış olması gerekiyor. çünkü bireysel değerler yanında artık genel algıda bireye kıymet eklemiyorlar. adının dinine milletine zenginliğine şöhretine cinsiyetine olan bağı kişiye bir kıymet katmıyor. eğer fazileti ve erdemi ile hayatında bir duruş gösterebildi ise o ve benzerleri taşıdıkları sıfatların bu çağda başka insanlarca alıgılanışına değer katmış oluyorlar. yada tersi, yaptıkları hatalar ile o sıfatın da yanlış anlaşılmasına sebep oluyorlar. biz ise buna takılmadan gerçeklerin keşfedilmesine hayatımızı harcamalıyız. erdemin kaynağı olan ilim ve edebin kaynağı olan takvayı yaşamaya yaşatmaya, örneklerini aramızda göstermeye muhtacız.

2000li yıllarda insan haklarını çok geç kalmadan idrak etmek için çokca tekrar edip ciddi bir duruş göstermek gerekiyor.

21 Ağustos 2009 Cuma

Otuzüç Ehadis-i Şerife

ilim talebesi olmanın yüksekliği konusunda bir araya getirilmiş otuzüç ehadis-i şerife, sadece eşcinsellere değil tüm insanlara okumanın, öğrenmenin, ilme iştah duymanın, öğrendiğini paylaşmanın ne denli kıymetli olduğunu gösteriyor.

siz Kur'ana dost olup ona talebe olun, bırakın size tenkitler dini, milli yada cinsel kimlikleriniz yüzünden olsun. Allahdan talep ve dua, hayırlı meyillerimize kuvvet verdiği gibi, tevbe ve istiğfar dahi kötü meyillerimizi keser, aşırılıklarını kırar...

bu kadar büyük hayırları amel defterinde toplamış olup alnı ak Rabbi önüne çıkabilen müslümanlardan olabilmemiz dileği ile...


-------------------------------

Bismihi Sûbhanehu

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri üçüncü defa girdiği Afyon Medrese-i Yusufiyesinde şu gelen otuz üç hadis-i şerife yi kendi evrad defterinde yazmış bilahare bazı nur talebeleri de kendi defterlerinde kaydetmişler. Bunların bazıları Üstadımız kendi kalemi ile tashih edip bazı Arabî ve Türki haşiyeler ilave edilmiştir. Risale-i Nur Talebe-i Ulum şerefini kazandıran ve ilim içinde hakikate bir yol açan mesleğini bu hadis-i şerifler beyan etmektedirler. Bu hakikati ifade etmek için merhum muallâ Üztadımız Emirdağ 1. sahife 90’da “ehl-i velayetin amel ve ibadet ve sülûk ve riyazetle gördüğü hakikatlar ve perdeler arkasında müşahede ettikleri hakaik-i imaniye, aynen onlar gibi Risale-i Nur ibadet yerinde, ilim içinde hakikata bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakikat-ül hakaika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarîkat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akide ve Usûl-üd Din içinde bir velayet-i kübra yolunu açmış ki; bu asrın hakikat ve tarîkat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalaletlere galebe ediyor..." diye beyan buyurmuşlardır.
Mustafa SUNGUR

-------------------------------

1. “İlmi öğreniniz. Çünkü onun öğrenilmesi Allah’a karşı haşyettir. Talebi ibadettir. Müzakeresi tesbihtir. Ondan bahis ise cihaddır.”
2. “Bir âlimin yatağına yaslanarak ilmine (kitabına) bir saat bakması yetmiş saat ibadetten daha hayırlıdır”
3. “İlmin talibi (talebesi) Rahman talibidir. İlmin talepçisi İslamın rüknüdür. Onun ecr-ü mükâfatı Peygamberlerle verilir.”
4. “İlim taleb etmek Allahın katında nafile namaz, oruç, hac’tan ve fisebillah olan cihaddan efdaldir.”
5. “İlminden menfaat görülen bir Âlim, bin abid'den hayırlıdır.”
6. “Din ile Dünya’yı taleb edenlere veyl olsun.”
7. “Bir Ademin bir hikmet kelimesini işitmesi, duyması bazen olur ki; ona bir sene ibadetten hayırlı olur. Ve bir saat ilim müzakeresi yanında oturmak, bir köle azad etmekten daha hayırlıdır.”
8. “Cenab-ı Hak bir ademi senin elinde (vasıtanla) hidayete getirmesi, güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha çok sana hayırlıdır.”
9. “Cenab-ı Allah şu ümmetin üstünde hem deccalın kılıcını, hemde büyük harbin kılıncını beraber cem etmeyecektir.” (Mülaheme-i Kübra olan ikinci harbi umumi âlem-i İslamı hırpalamadığı işaretiyle İslamlar içindebir deccal Âlem-i İslam-ı başka surette hırpalayacak.)
10. “Hilafet-i İslami’ye babamın kardeşi Amcam Abbas’ın oğullarından ta onu deccala teslim edinceye kadar zail olmayacak.”
11. “Ulemanın mürekkebiyle, Şüheda kanı muvazene edilse, muhakkak ki Allah yanında Ulemanın mürekkebi, Şühedanın kanından racih gelecektir.”
12. “Şedit, kuvvetli, kahraman o değildir ki, insanları mağlup etsin. Belki kahraman odur ki; gadap ve hiddet anında nefsini mağlup eder.”
13. “Bir Müslüman, bir Müslüman kardeşine bir hediye ihda etmesi; onun hidayetini artıran ve onunla ondan kötülüğü kaldıran bir hikmetli sözden daha efdal bir hediye yoktur."
14. “Halk-ı Âdemden (a.s.) ta kıyamete kadar Âlem-i İnsaniyet arasında deccal hadisesinden daha büyük bir umur, bir mesele yoktur.”
15. “Bir ilim talebesi ilim tahsil ederken eceli gelse, vefat etse onun derecesi ile enbiya derecesi arasında bir derece (Peygamberlik mertebesi) kalır.”
16. “Kim ki ilimden (yani ilmi imani ve tahkikiden) bir bab, bir mesele talim ederse; onunla amel etsin, etmesin bin rekat nafile namazdan efdaldir. Eğer öğrenmekle beraber amel de ederse yahut onu başkasına öğretirse o zaman ta kıyamete kadar onun o büyük sevabı ve onunla amel edenin sevabı onun olacaktır.”
17. “Kim ki, İslamı ihya etmek niyetiyle ilimden bir bab tahsil ederse onun derecesiyle peygamberlik derecesi arasında yalnız bir derece kalmış olur.”
18. “Bir mü’min de dört şey, dört ahlak içtima ettiği zaman Cenab-ı hak, o dört ahlakiyle ona Cenneti vacip etmiş olur;”
1-Lisanında SIDK “doğruluk yani yalan söylememek.”
2-Malda SEHA ”yani cömertlik”
3-Kalbde MEVEDDET, Sevgi
4-Hazırda ve gaybda olanlara NASİHAT etme.
19. “Kahinlerden birisi (*) gelecek Kur'anı (Kur’an'ın hakikatlarını) öyle bir tarzda ders verecektir ki; ondan sonra onun gibi ders ve talim veren olmayacaktır.((*)Kahin: Hadisin metnindeki kahinden murat Allah’u Alem ilhama mazhar, gaybi umuru veyahut gizli kalmış esrarı veyahut mestur olan Hakaik-i Kur’aniyeyi ilhamı ilahi ile ders verecek birisi demektir. Bu ise gaybi ve istikbali bir işaret bir ihbarı nebevidir./Abdülkadir Badıllı)
20. “Bir ilim talebesi , ilim tahsil etmekte iken ölüm ve ecel gelse vefat etse ŞEHİD dir.”
21. “İlmin efdali iman ilmidir.Bu ilim ile az olan amel; ilim ile olduğu için menfaat verir. Fakat çok amel cehil ile olsa menfaatsizdir.”
22. “Kur’anın hamelelerine ikram, hürmet ediniz.”(Kur’anın hameleleri ise ya Kur’anı hıfz edenlerdir veyahut Kur’anın hakikatlerini yaşayanlardır.)
23. “Ulemaya hürmet ediniz,ikram ediniz. Çünkü ulema Peygamberlerin varisidir.”
24. “Cenab-ı Allah(c.c.) Mü’min kulunu tecrübe ve imtihan için müsibet belaya giriftar eder. Fakat onun bu iptila-i ve denemesini o mü’min kulunun üstünde keramet ve ikramını izhar içindir.”
25. “Said: Fitnelerden uzak kalmış kimse, musibet ve fitneye giriftar olduğu halde sabır eden kimsedir. Böyle adam ise çok garip ve nadirdir.”
26. “Muhakkak fitne gelmektedir. İbadı (insanları) parça parça edecektir. Ancak âlimler ondan kurtulurlar.”
27. “Ahir zamanda şiddetli ve dehşetli bir bela gelecek herkese isabet edecek,ondan kurtulan olmaz. Ancak Allah’ın dinini bilen ve ona göre lisanîyle ve kalbiyle mücahede eden bir adam kurtulacak. O ise ona geçmişlerin mesleği sebkat etmiştir. Bir de Allah’ın dinini bilip tasdik eden birisi kurtulacak.”
28. “Beni Âdemin en cömerdi, en kerimi ve sâhisi benim. Benden sonra onların en kerimi en cevadı ise bir recul bir âdemdir kî; o âdem (hususi) bir ilim bilecek ve o ilmi neşir edecektir. Kıyamet gününde müstakil bir cemaat halinde baas olunacaktır.”
29. “Kur’anı öğrenen ve öğreten, içindeki hakaiki'ni ders veren, bilmiş olsunlar ki; kıyamet gününde onların cennete girmelerine saik ve delil ben olacağım.”
30. “Sakın bid’atlara yanaşmayınız. Çünkü bütün bid’atlar dalalettir. Bu dalaletlerde cehenneme dayanacaklardır.”
31. “Bizden gayrısına kendini benzeten bizden değildir. Sakın Yahudi ve Hıristiyanlara kendinizi benzetmeyiniz.”
32. “Cihadın en efdali odur ki; eğri yola olup, Hakka karşı mümanaat ve en cebbar hükümdarlara, kumandanlara karşı söz söyleyenlerdir.”
33. “Cihadın en faziletlisi kişinin kendi nefsi ve hevasına karşı mücahede etmesidir.”

-------------------------------

internette tashih edilmemiş ve eksik şekilde gördüğümden elden geçirip burada yayınlanmasını uygun gördüm. hayırlı cumalar ve hayırlı ramazanlar dilerim....

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Kur'anın Bakışı


Eşcinsel kimliğin çağımızda karşılaştığı büyük toplumsal tepkiyi kavradıkça bu kimliğin sosyal ve bireysel onuru daha önem kazanıyor. hakları ödevleri bir yana yaşamı arzu edilmeyen ve hakk-ı hayatı esirgenen bir birey olarak normalden fazlaca dertle sorunla yüzleşiyoruz. bu kadar tepkiye rağmen gariptir, adeta hepimiz hakkında varolan bir şefkat bir inayet ve manevi yardım bizi çevreliyor. son derece samimi islamın tesellisinden yararlanmaya yaklaştığımızda bize layık görülmeyerek uzak tutuluyor. öyle iliklerimize dek bu mana kazınmış ki, eşcinselden modacı, medyacı olur ama imam, ilahiyatçı, hukukçu, olmaz gibi geliyor. eşcinsel olsa olsa modern olur, tikky olur... olur da... yaşlı amcalardan, o her zaman gördüğümüz mahalleli den çıkmaz sanıyoruz. oysa asıl bizim yerimiz burası... toplumun taa orta yerinde aynı oran, aynı yüzde ve aynı sıklıkla zaten yaşayıp gidiyoruz. sadece şimdilik görünür olanlarımız medyada varolduğu için sanki oralara yığılmış zannediliyor.

toplumun içinde o derece onun rengi ile kamufle olmuşuz ki, onun tüm zaaflarını da alıyoruz. göreceli olarak ortalamadan daha hassas kalbimizle daha çok üzülüyor, daha hafif ruhumuzla daha çok etkileniyoruz. cevabın yazılı olduğu adres ise bize tabu olduğundan sadece derin bir üzüntü ile bakakalıyoruz. üzülüyoruz çünkü karşımızda islamı isim olarak alan lakin hayatın dalgaları karşısında bunalan kararan, üzülen, ümitsizliğe düşen ve sıkılan bir anlayış var. bunun böyle olmadığını söyleyemiyor ve eşcinselliğimizi gizlemek adına önceleri o rengi alıyor, sonraları da o hale geliyoruz. oysa son derece pozitif bir bakışı olan Kur'anın gösterdiği manzarada en ufak bir siyah nokta ve üzüntü yok. "her şey güzeldir, ya bizzat güzeldir ya da sonuçları itibari ile güzeldir" ilkesi ile bakışın içinde elbette yas ve figan olamaz. gökkuşağının tüm neşesini bize farkettiren islama çok uzak olan bu kaos kargaşa, bunaltı ve manevi elemleri onun malı sanmak pek büyük bir yanlıştır. Kur'ana muhatap olup derinden derine kendi ruhunda bunun köklerini inceleyen ve muhasebe edebilenler islamın farkettirdiği o gerçeğin iç alemlerinde de uzantılarını bulurlar. psikoloji ve terapi, bu üzüntünün kaynağı olarak karmaşa algısını gösterir. Kur'an ise bir adım daha ileri gidip bunun da sebebinin "dalalet" olduğunu teşhis eder. dalaleti tarif edip onun en etkili çözümü olarak Allahın zikrini önerir. yani sorunu, tüm mevcudatı bir Zat'ın emri altında olduğunu göstermekle çözer. zaten görünen düzen ve sistem buna şahittir. işte o zaman müslümanın karşında dostlar düşmanlar yararlılar zararlılar gibi kavramlar kalkar, sadece bir komutanın emri ile hareket eden tüm ve tek parça bir evren ortaya çıkar. böyle bir sistemde herşey ancak onun rızası ile haraket edeceğinden müslüman kendisine temas eden her hareket ve hal içinde Allahın bir iltifatını bulur ve onun adını anmak onun kalbini tatmin eder, teskin eder, teselli eder, şevklendirir.

bu konu risale-i nur'da 11. pencerede şöyle izah edilmiştir:

"اَلاَ بِذِكْرِ اللَّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ" Bütün ervah ve kulûbün dalaletten neş'et eden ızdırabat ve keşmekeş; ve ızdırabattan neş'et eden mânevî elemlerden kurtulmaları, birtek Hâlık'ı tanımakla olur. Bütün mevcûdâtı, birtek Sâni'a vermekle necat buluyorlar, birtek Allah'ın zikriyle mutmain olurlar. Çünki: Hadsiz mevcûdât birtek zâta verilmezse (Yirmiikinci Söz'de kat'î isbat edildiği gibi) o zaman her birtek şey'i, hadsiz esbaba isnad etmek lâzım gelir ki, o halde birtek şey'in vücudu, umum mevcûdât kadar müşkil olur. Çünki: Allah'a verse, hadsiz eşyayı bir zâta verir. Ona vermezse, herbir şeyi hadsiz esbaba vermek lâzım gelir. O vakit bir meyve, kâinat kadar müşkilât peyda eder; belki daha ziyade müşkil olur. Çünki; nasıl bir nefer yüz muhtelif adamın idaresine verilse, yüz müşkilât olur. Ve yüz nefer, bir zabitin idaresine verilse, bir nefer hükmünde kolay olur. Öyle de: Çok muhtelif esbabın birtek şeyin îcadında ittifakları, yüz derece müşkilâtlı olur. Ve pek çok eşyanın îcadı, birtek zâta verilse yüz derece kolay olur. İşte mahiyet-i insâniyyedeki merak ve taleb-i hakikat cihetinden gelen nihayetsiz ızdırabdan kurtaracak yalnız tevhid-i Hâlık ve mârifet-i İlahiyyedir. Mâdem küfürde, ve şirkte nihayetsiz müşkilât ve ızdırabat var. Elbette o yol muhaldir, hakikatı yoktur. Mâdem tevhidde, mevcûdâtın yaratılışındaki sühulete ve kesrete ve hüsn-ü san'ata muvafık olarak nihayetsiz sühulet ve kolaylık var. Elbette o yol vâcibdir, hakikattır."

23 Temmuz 2009 Perşembe

ibadet ihtiyacı - 2




yazın sıcak günleri yatağa cezbederken, hayatın koşuşturması daha bir yorarken, içimizden taşan duygular ruhumuzu rengarenk boyarken kontrollü olmak daha bir önem kazanıyor. çevremize ailemize sevdiklerimize karşı kontrollü olmak ama kendimizi boğmamak, aradaki mesafeyi korumak ama sevgimizi gösterebilmek daha dikkat edilesi bir yer işgal ediyor.

pırıl pırıl bir kalbin ihtiyacı olan mutluluk ve neşe yerini hüzne bırakmaması için, o kalbin dayandığı temellerle bağlantısının kopmaması gerekir. yalnız kaldığına inanan ve kainat dolusu bir sevgiye aç bir kalbin duyacağı hüzün de büyük olur. bu hüznü ne uyuşturucular ne de dibe vuran bir eğlence iyi hale sokamaz. din bir kimlik olarak kalbimizde müracaat edilmeyi beklerken, kenarından köşesinden dolaşmakla ötelemekle yada unutmaya çalışmakla vicdan susmuyor. çevreden gelebilecek "aaa hem ibnesin hem de ağzın Allah diyor!" tepkileri yüzünden uzak durmak kabil olmuyor. şükür seccadesinde hicab ve utanç içinde olmaktan kaçınmak yada geri geri giden ayaklarımız o an ile yüzleşmemize engel olamıyor. çünkü o an o kadar saf ve içten ki, paylaşılan o duygu o kadar yoğun ve bizden ki bizi cezbediyor.

ibadetin bu güzel anlarını doya doya yaşamak sanki "bizim gibi" kirlilerin(!) uzağında olmasını isteyen ve eşcinsel olmanın diyetinin bir şekilde ödenmesini dileyen arkadaşlarımız da varlar. oysa bu varoluşumuzun gereği olan bir durum... eşcinsel, kadın, engelli yada zenci olmak; ötekilenmek, ezilmek sadece bu dünyanın bir acayipliği... bir adım ötede, el açmakla geçilebilen o manevi dünyada, her an herkesin her talep için eşit olup kendisine muhatap olunduğu yerde böyle ayrımlar yoktur. olmadığı kendi hayatımızla ortada. edilen dualara istenilen ihtiyaca en güzel cevaplar elimizin yetmediği mesafeden vakt-i münasipte veriliyor yani gönderiliyor. bunu herkes vicdanen biliyor. bir kahvenin kırk yıllık hatırının olduğu kültürümüzde bu nimete elbette öyle bir şükür gerekir. çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir artırır. "ne nimeti?" diyenler çevrelerine baksalar hemen farkedeler ki, sıcacık aileleri var, neşeli dostları var, hayatı çok daha derin algılayan akıl ve hissedebilen bir kalp var. daha ötesi adeta biz mahçup duruma düşmeyelim diye yardım edilen bir hayatımız var. daha ne kadar bunları görmezden geleceğiz?

bir cesaret edip ibadetin manasını öğrenenlerin hemen akıllarına gelen soru ile tökezlememeleri için dikkatle okumak lazım:

"Sakın deme: «Benim namazım nerede, şu hakikat-ı namaz nerede...» Zira bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmâl ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âminin -velev hissetmezse- namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikattan bir sırrı vardır -velev şuurun taalluk etmezse-. Fakat derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden, tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar merâtib bulunur. Öyle de: Namazın derecâtında da daha fazla merâtib bulunabilir. Fakat bütün o merâtibde, o hakikat-ı nûrâniyyenin esâsı bulunur."

madem ki hurma çekirdeği de hurma, hurma ağacı da hurmadır, öyleyse namazın manası az yada çok benim hayatımda da olmalıdır. toplum yada sevdikler zamanın dalgaları içinde benden uzağa da düşseler yanımda namaz bulunmalıdır. ahiretin en büyük sorusu namazdır, "eşcinsel misiniz, değil misiniz?" değil! dışlandığımız şu yabani asırdan alınacak en iyi intikam, bu asırdan bile ahiret karını kazanarak çıkmaktır.

dünyada ahirette, imanın izzeti ile, başı Rabbinden başkasına eğilmez onurlu insanlar olmamız dileği ile...

17 Temmuz 2009 Cuma

Sabır

Hayatın dalgalarına karşı kendimizi ümitsiz yönsüz ve kaybetmiş hissettiğimizde en çok gereksinim duyduğumuz kuvvet sabır kuvvetidir. kimliğimiz hakkında kafamız karıştığında, ailemizin teklifleri karşısında, yalnız başına bunaldığımızda, dostlar arasında bir garip hüzne kapıldığımızda, "bay doğru" arayışında tırmandığımız zirveleri boş bulduğumuzda, işte o anda herşey artık fazla ağır geldiğinde ihtiyacımız olan kuvvet sabır kuvvetidir.

Sabır kuvveti hayatın dehşetine, ölümün acayipliğine karşı Allaha itimad etmektir. onun hakkımızda abes birşey yapmayacağına inanmaktır. bu süreci doğru cevaplayanlar kazançlı çıkar, tükenenler heba edip kaybeder. hem süreç içinde hem neticede zarar etmiş olurlar.

İnat ve sabır şeklen birbirine benzerler. aralarındaki fark dayandıkları ve güç aldıkları kaynaklarıdır. vicdan sabrı hep doğru tesbit etse de, akıl kalp ve diğer manevi cihazlarımızın da bilinçle kullanılması bu kuvvetin doğru kullanılmasını sağlar. Allahtan dileklerimizde sabır kuvvetinin doğru kullanılması çok tesirlidir.

tersi durum olan hırs ise aceleciliktir. panikle uyulması gereken adımların atlanmasına ve neticenin elde edilmemesine sebep olur. özellikle biz eşcinsellerin kendi alemimizde bu kimliği doğru yerleştirmemiz belli bir sürece dayanır. ailemizin tüm kimliklerimizle uyumlu olması süreç alır. eş ve dost çevresinin oluşması ve sonrasında devamı süreç alır. yalnızlığın verdiği hırçınlıkla hırs etmek ise bizi neticeden mahrum bırakır. hırs eden, zarar bulur.

sabır ya takliden kendini oyalayarak beklemek yada manasını bilip sahip çıkarak hayata katmak şeklinde uygulanır. "sabretti" desinler diye değil, "Allah, şartların dili ile, benden sabrı istiyor" diyerek doğru hareketi göstermek bizi neticeye ulaştırır. buna "sebat"denilir ki, sabrın hakta şiddetle uygulunmasıdır.

sabrın uygulanış konuları çok geniştir. Kur'an 3 başlıkta toplar. Allahın yasaklarından uzak durmakta sabır, musibete karşı sabır ve Allahın emirlerini sürekli uygulamada sabırdır. yasakladığı pek az şeyden uzak durmakla hayatın gerçek lezzetini almak ki takvadır. takva ile Allaha yaklaşılır. musibet sanıldığı gibi "kötü bir bela" değil, "isabet eden" manasına gelir. çok ötelerden, ayarlanıp size yollanmış bir kaderin oku olarak, izleyen meleklerin hayretleri içinde, tam hedefinden ve vaktinde bizi vurur. gönderen o okla bir mesaj yollamıştır. mesaja bakmayıp okla uğraşmak ve sitem etmek okun acısını artırır. tevekkül ve teslim ile karşılık veren kazanır. yani bu musibetin geçmesi için sebeplere başvurup neticesine kanaat etmek gerekir. derler ki:"Evet, musibetin darbesine karşı şekvâ suretiyle elbette âciz ve zayıf insan ağlar. Fakat şekvâ Ona olmalı; Ondan olmamalı... Yani, musibeti Allah'a şekvâ etmeli; yoksa Allah'ı insanlara şekvâ eder gibi "Eyvah! Of!" deyip "Ben ne ettim ki bu başıma geldi?" diyerek âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, mânâsızdır". Allahın emirlerini sürekli yapmakta sabır da çok önemlidir. geçmişin elden çıktığını ve geleceğin henüz gelmediğini bilip "şu anı" kurtarmak, "şu anı" kazanmak, mademki şu andayız, onu ibadetle kıymetlendirmek ve yakalamak lazımdır. şu an diye diye toplanılmış ve kazanılmış bir amelle bu dünya hayatından karlı çıkılır. zaten olaylar otomatiğe bağlanmış bir sürekliliğe müsaade etmezler.

sabır birbirimizi teşvik etmemiz gereken en büyük erdemdir. büyük aşklar sabır taşları ile imar edilirler.

Sabrı zaferin anahtarı olarak kullanabilmek dileği ile...

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Ev-lenmek ihtimali


Eşcinselliğin İslam ile birlikte taşınabilir bir kimlik olduğu her geçen gün ortaya çıktıkça, toplumda yer ettikçe, eşcinsel kimliğinin farkına varan genç insanlar geleceğe daha umutla bakmaya başlıyorlar.

agresif yazılar ve yorumlar ile karşısına çıkanlar iki gruptan oluşuyor. İslamı öğrendiği gibi bilen ve eşcinsellikle birlikte düşünmenin İslama hakaret olduğunu düşünenler (islamı evet-hayır dini görenler), inançsızlığını kendi kimliğini reddeden bir islam anlayışına dayandıranlar (islama nefreti için haklı bir sebep bulduğunu sanıp ölüm karşısında bütün bütün savunmasız kalanlar)... bu uzun düşünce yolculuğumuzda adım adım bu başlıkları konu ettikçe genel bir kanaat oluştuğunu görüyorum.

Eşcinsellik cinsel bir kimlik olduğu için konu cinselliğe gelip dayanıyor. her başlıkta şen şakrak ve neşeli olan eşcinseller bu konuya gelince birden üzüntüye kapılıyorlar. cinselliğin uygulanmamasını savunuyorlar, ama pratik buna hiç uymuyor. garip bir vicdan azabı ile karışık müptela, hayatlarına karışıp adeta onları zehirliyor. böylece hiç bir şeyden zevk alamaz hale gelebiliyorlar. nedeni de kabul görülmediklerini düşünmeleri... oysa İslam genel ifadeler ile yönlendirir, Hadisler korkutma ve teşvik ile hayat yolunun çizgilerini çizer, lakin mizan genellemelere göre değil, her kişinin kendi bizzat hayatı üzerine tartar. kalbinizdeki hassasiyet, amellerinizdeki niyet hepimizi birbirimizden ayırır. aynı görünen bir fiil riya ile günaha, ihlas ile ibadete dönüşebilir. ömür sayfaları tek tek eksilerine göre değil, toptan artılarla eksilerin tartılıp çıkarılmasına göre düzenlenir. mahrem hayat bu çok özel hayatın yine o kişinin özel kararına bakan bir hükmüdür. ne genellemek doğru olur, ne de yapın yada yapmayın demek... çünkü muhatabımızın amel defterinde onun yerini kestiremeyiz. sadece ümid ederiz ki güzel olsun. hatta bu yüzden dua ederiz. öyle kabul ederiz. toplum olarak Peygamberimizin "zevvecna keha" ile nikahının bir akd-i semavi oluşunu taklit ederiz. taklit ederiz ki bizimki de öyle olsun yoksa aynısını yapınca öyle olmuş olmaz. belediye memurunun kağıdı kabir kapısına kadardır. hüküm hesap günü açığa çıkar. o güne dek güzel şeyler uman hayatından lezzet alır. ondan önce sonucun ne olacağına hükmedilemez. bu sebeple hayatta atılan her adımın Allahın razı olması ümid edilerek yürünmesi ve samimi olunması gerekir.

bu hayatı adım adım yürürken bazen aynı yolda bir başka adımı farkedersiniz. size eşlik etmesi yolculuğa neşe katıyor ve varacağınız yere şevklendiriyorsa, birlikte yürümek çok güzeldir! Ahirete uzayan bu yolculukta, Allaha sevginin desteklendiği, hayatın dalgalarına karşı yardım edildiği bir yolculuk hayatın tüm ağırlıklarına en büyük tesellidir. böyle bir ilişki hayatın eninde sonunda sizin kapınıza da gelir. kalbiniz evet der. böyle bir sonuç bizim için mucizevi bir güzelliktir. verilen bu hediye ayrı şükür ister. bu hediyeyi alan insanlar ortalıkta gezinmedikleri için yok sanılırlar. oysa sayıca ve özellikçe hiç ihmal edilebilir değildirler. bu neticeye hırs gösterip ümitsizliğe kapılanlar, Allaha sitem eder ve neticeden mahrum kalırlar. o mahrum kalan pek az kişinin bağırtılarına bakıp ümitsizliğe asla kapılmadan emin ve rahat sonuca yürümek gerekir.

bir yuvayı eşcinsel bir çiftin bir ömür birlikte paylaşması ütopya değildir. gençlerin eşcinsel olup olmadığını onların tecrübesiz samimi hallerinden farkedince, buna güvenip, aynı gözlükle topluma baktığınızda, genç olmayan eşcinselleri farkedemezsiniz. oysa çift olarak yaşayan hatta böyle bir ömür geçiren hatta sizin gördüğünüz eşcinseller etrafınızdalar...

samimi talep ve dua hayatınızda en büyük gücünüz olsun. Herşeyi yaratabilir bir Kudrete dayanabilmek büyük bir lüxtür. lütfen kıymetinin farkına varın ve özenle dua edin. bu dua size, sadece tüm kimliklerinize bakar bir dünya saadeti değil, ahiretin mutluluğunu da versin. dileyin, çünkü sizi şu anda dinleyen, her şeye gücü yetebilen birisidir. ağzınızdaki her lokmayı, yediğiniz andan itibaren özenle bedeninizin muhtaç yerine götürdüğü gibi, her kimliğinizin ihtiyacına en güzel cevap verebilecek olan da O'dur....

28 Haziran 2009 Pazar

İbadet İhtiyacı

Soru: tüm bu yazılanlardan anlıyoruz ki, eşcinsellik bir kavram olarak islamla yanyana anılabiliyor ve pozitif yada negatif bir anlam katmıyor. fiil olarak bakıldığında nereye koyacağız? eğer fiilleri sol kefemizi ağırlaştırıyor ise, sağ kefeye ne koymalı ki, ahirette mahçup olmayalım?

Cevap: baştan buraya kadar bir vasıf ve ünvan olarak eşcinsel kimlik sahibi olmak kişinin manevi karakterine olumlu yada olumsuz bir etkisi olmadığı ortaya çıktı. fiil olarak bakıldığında ise çok geniş bir yelpazede fiillerle karşılaşıyoruz. bu fiiller kişilerin özel sınavlarına da dokunuyor. neredeyse her kişinin durumunu ayrı değerlendirmek gerekiyor. herkes bir olmadığına göre sol kefedeki mes'uliyetlerimizi tevbe konusuna bırakıp sağ kefemize ağır gelecek ameller üzerine yoğunlaşmak gerekiyor.

imanın fiile çıkmış en temel davranışı ibadettir. bir insanın dünya muhasebesi yapılsa, en temel soru ibadettir. mizan terazisinde en ağır fiil şüphesiz ibadettir. ne gariptir, eşcinsel olduğumuz için endişe duyulan fiil ibadettir. o denli dışlanmış ve itilmiş olduğumuz öğretilir ki, adeta el açan bir eşcinsele sema açılıp "defol" diye gürleyecekmiş gibi gelir. bu yanlış endişeyi sorgulamak gerektiği halde, dua ile sığınıldığında nasıl da istifade edildiği görülerek bu korku yanlışlanacağı yerde, kolay olana kaçılır. Allaha sitem edilir. bu da ümidi kırık bir şekilde ibadetten ve ibadethanelerden uzak kalmayı netice verir.

oysa, "la şerike lehü" islamın temel prensibidir. manası ise:

"Yani, nasıl ki ulûhiyetinde ve saltanatında şeriki yoktur; Allah bir olur, müteaddit olamaz. Öyle de, rububiyetinde ve icraatında ve icâdâtında dahi şeriki yoktur.

Bazan olur ki, sultan bir olur, saltanatında şeriki olmaz; fakat icraatında, onun memurları onun şeriki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mâni olurlar, “Bize de müracaat et” derler. Fakat Ezel-Ebed Sultanı olan Cenâb-ı Hak, saltanatında şeriki olmadığı gibi, icraat-ı rububiyetinde dahi muinlere, şeriklere muhtaç değildir. Emir ve iradesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey hiçbir şeye müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes Ona müracaat edebilir. Şeriki ve muini olmadığından, o müracaatçı adama “Yasaktır, Onun huzuruna giremezsin” denilmez.

İşte, şu kelime ruh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki:

İmanı elde eden ruh-u beşer, mânisiz, müdahalesiz, hâilsiz, mümanaatsız, her halinde, her arzusunda, her anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazâin-i rahmet mâliki ve defâin-i saadet sahibi olan Cemîl-i Zülcelâl, Kadîr-i Zülkemâlin huzuruna girip hâcâtını arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine istinad ederek kemâl-i ferah ve süruru kazanabilir."

kıymeti geri olmayıp, hisde hassasiyette, yetenekte hayli ileri olan bir eşcinselin ruhuna rahatı, kalbine ferahı yalnızca ibadet verebilir. eşcinsellikle ilgili bir şeyleri terketmek, kendini kandırıp eşcinsel olmayan bir hayata kanaat etmek yada sosyal hayata iyi görünmek için değil, ibadeti hayat nimetinin en büyük şükrü için uygular.

tüm varoluşu ve yaşamı içinde itham edildiği yada başardığı şeylerle beraber, yazdığı ömür kitabının ahirette en parlak sayfaları ibadet sayfalarıdır. çevresindeki hayat arkadaşı, dostları , ailesi ve sevdiklerine verebileceği en yararlı destek, bu dünyada ümidin kaynağı, öbür dünyada alnının akı, ibadeti tavsiyedir.

hayatının tüm detayları kayda giren ve ahirette milyarlar insanlar ve dostları önünde çarşaf çarşaf özeli yayınlanabilecek bir eşcinseli bu felaketten koruyacak en tesirli hamle, henüz dünyada iken dua ve ibadettir. evet bunu engellemek mümkün ve mahçubiyetten kurtulmak imkanı varken önlem almamak ve kendini layık görmeyip, kendine yakıştıramamanın akibeti pek vahimdir. eşcinsel olmadığı ve toplumda örfen gelen bir islamla ite kaka, ibadeti ve ameli hayatına karışmış bir mü'min, ahirette mükafatına doğru giderken, çok daha hisli, samimi ve başarılı olabilecek eşcinselin ümitsiz bir şekilde ibadetten uzak kalması ve akibette zarara uğraması üzüntü vericidir.

dünya yağmuru ardından doğan ahiretin o güzel gökkuşağında, pırıl pırıl parlayan gökyüzüne tüm eşcinsellerin tebessüm edebilmesi mümkündür...

23 Haziran 2009 Salı

Ötekinin Elindekiler





Gavvas yani maharetli ve şevkli dalgıçlar vardır. denizin derinlerindeki gizli hazineleri ararlar. büyük bir azimle en derine kadar ulaşmaya çalışırlar. o dalgıçlar büyük gayretle ve diğerlerinin gayretinden gözleri kapalı, el yordamıyla o hazineleri çıkarırlar. kimisi o hazinenin elmasını ele geçirir kimi yakutunu... herbirisine kendi elindeki en değerli gelir. onca gayretten sonra elindeki, onun çabasının parlayan zaferidir. sonra diğerlerinin ellerindekileri görür. kendi gayretine en büyük şahit kendisi olduğundan böyle bir hazinenin esas malzemesinin elindeki olduğunu, diğerlerinin de o hazineden bazı detaylar olduğunu düşünür. hatta bir araya geldiklerinde tartışma başlar. işte o zaman hazinenin kıymeti değil, gayretlerin karşısında eldekiler kıyaslanmaya başlar. hatta hazinenin varlığı bile inkar edilebilir.

maharetli ve şevkli dalgıçlar ülkesi yurdumda ayrı tefekkür denizlerine dalmış pek çok dalgıç bulunuyor. herbirisi tüm hazine karşısında yalnız elindeki ile hükmeden o dalgıçlar gibi ülkemin zengin kültüründen bazı parçalar alıyor. algısının eline denk gelenleri sosyal hayata çıkarıyor. tüm hazine ile kıyaslandığında eldeki yalnızca azınlık kalıyor. evet herhalükarda bir azınlığa mensubuz. kişiliğimizi oluşturan her kimlik mensup olduğumuz bir azınlığa bizi bağlıyor. bir iki başlıkta çoğunluğu tuttursak da üç dört kimliğimizde bizi tarif eden bir azınlığa dahil oluyoruz. hayat algımız da o cevherlerle çerçeveleniyor. nesep kimliğimiz en eşraftan aileye mensup olsa da bir azınlığı temsil eder hale gelebiliyor. ticari kimliğimiz en yüksek vergileri verse de özellikleri açısından ayrı bir azınlığı tarif ediyor. dini kimliğimiz genel ifadeler taşısa da kalbin avcu açıldığında ortaya çıkan son derece bize has kalıyor. cinsel kimliğimiz, sanki herkes de öyleymiş gibi gelse de açılıp bakıldığında herkesin ne kadar alt tariflerle sınıflanabileceği ortaya çıkıyor. bir araya geldiğimizde oluşturduğumuz toplum bir hazineyi tarif ederken, rengarenk kültürümüz dünyada farklılıklarımızla hazine olabileceğimizi söylerken, farkına varmakla ahirete yazılmış bir mektubun altın harfleri bizler olacakken, biz eldekini inkar etmek ve ötekileştirmekle kıymetten düşüyoruz. ebede yürümek için yola çıkmış bir kafilenin eldeki haritayı bırakıp birbirleriyle çekişmesi ve yoldan geri kalması büyük zarardır.

bir dalgıç var ki taklit etmeyi çok istiyorum. onun baktığı gibi bakmak ve tüm o zenginliği hem görmek hem de göstermek istiyorum. Kur'anın bir tefsirinde şöyle der:

"Bir denizde hesabsız cevherlerin aksamıyla dolu bir definenin bulunduğunu farzedelim. Gavvas dalgıçlar, o definenin cevahirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvas hükmeder ki; bütün hazine, uzun direk gibi elmastan ibarettir. Arkadaşlarından başka cevahiri işittiği vakit hayal eder ki; o cevherler, bulduğu elmasın tâbileridir, fusus ve nukuşlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yakut eline geçer; başkası, murabba bir kehribar bulur ve hâkeza... Herbiri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı ve mu'zamı itikad edip, işittiklerini o hazinenin zevaid ve teferruatı zanneder. O vakit hakaikın müvazenesi bozulur. Tenasüb de gider. Çok hakikatın rengi değişir. Hakikatın hakikî rengini görmek için tevilâta ve tekellüfata muztar kalır. Hattâ bazan inkâr ve ta'tile kadar giderler. Hükema-yı İşrakiyyunun kitablarına ve Sünnetin mizanıyla tartmayıp keşfiyat ve meşhudatına itimad eden mutasavvıfînin kitablarına teemmül eden, bu hükmümüzü bilâşübhe tasdik eder. Demek hakaik-i Kur'aniyenin cinsinden ve Kur'anın dersinden aldıkları halde, -çünki Kur'an değiller- böyle nâkıs geliyor. Bahr-i hakaik olan Kur'anın âyetleri dahi, o deniz içindeki definenin bir gavvasıdır. Lâkin onların gözleri açık, defineyi ihata eder. Definede ne var, ne yok görür. O defineyi öyle bir tenasüb ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyan eder ki, hakikî hüsn-ü cemali gösterir.

(....kur'an ayetleri), bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân-ı sitte-i imaniyenin herbirisini tafsilen ve erkân-ı hamse-i İslâmiyenin herbirisini kasden ve cidden ve saadet-i dâreyni temin eden bütün düsturları görür, gösterir. Müvazenesini muhafaza edip, tenasübünü idame edip o hakaikın heyet-i mecmuasının tenasübünden hasıl olan hüsün ve cemalin menbaından Kur'anın bir i'caz-ı manevîsi neş'et eder.

İşte şu sırr-ı azîmdendir ki; ülema-i ilm-i Kelâm, Kur'anın şakirdleri oldukları halde, bir kısmı onar cild olarak erkân-ı imaniyeye dair binler eser yazdıkları halde, Mu'tezile gibi aklı nakle tercih ettikleri için Kur'anın on âyeti kadar vuzuh ile ifade ve kat'î isbat ve ciddî ikna edememişler."

17 Haziran 2009 Çarşamba

İç Muhasebesi

Dün ve bugün tüm konuşulan konular çevremde bir ortak payda üstünden gelişiyordu. kendimizi iç muahesebimiz noktasında ne kadar tartabiliyoruz? sıkı dostlarla, arkadaşlarla iç sıkıntılarımızı paylaşırken ne kadar kendimizi ve yanılgı payımızı ortaya koyabiliyoruz? öyle ya bir sorun tarif edilirken yapılacak her hata sonucu etkiler. özellikle bu eşcinseller hakkındaysa, hayat arkadaşı hakkındaysa, niye uzun sürmediği yada sürüyorsa niye problemli olduğu hakkındaysa...
odaklandıkça mesele daha da koyulaşsa da, sonradan bu ince analizleri eşcinsel olmayanların pek de dikkat etmediğini sezdiğimde durumumuzun çok da kötü olmadığını kavradım. eksikliğimiz ve toplumda hafif(!) olan imajımız evveliyattan beri bize kazındığı için bu tür muhasebelere zaten meyilli bir duruşumuz oluyor. uzun incelemelerle elde ettiğimiz hükümlerimiz ise hayatımızın tortusundan arayıp bulduğumuz inciler gibi parlıyor. kimisi tecrübelere kimi duygulara sinmiş bu hükümler bizi biz yapıyor.
geleneklerle ve küçükten ruhumuza yapışmış deyişlerle karmakarışık kişilik odamızı toparlamak ve oraya bir hayat arkadaşını buyur etmek büyük gayret istiyor. tüm bunlarda başarılı olunsa bile reflex haline gelmiş önyargılı tavırlarımızdan kurtulmak hemen olamıyor. uzun bir kontrollü yaşamla ancak temizlenebiliyor. hayat anlayışımızı ve önceliklerimizi sıralamış olmak büyümeyi, ifade edebilmek ise olgunluğu gösteriyor. yaşlılığın kapısında olup, hala bunları yapamamış olmak da var!
İmanın bir bağ olduğunu, bizi özenle ve kastederek yapan sanatkara bağladığını, onun imzasını göstermemiz anlamına geldiğini, halimizle tavrımızla ortaya koyma gereğini tekrar düşünüyorum. bu tavır içinde yukarıdaki muhasebeden çıkan acizliklerim hatalarım, şom ağızlılıklarım, yersiz çıkışlarım hayalime sıralanıyor. onlar ümitsizlik vermiyor. aksine el açıp yalvarmanın konusu oluyor. acizliğim ve ihtiyaçlarımı ona arz edebilmek büyük bir keyif haline geliyor. bol bol onunla konuşmak ve onunla paylaşmak ne keyifli olduğunu anlıyorum. tüm mahlukatın en basit ihtiyaçlarında dahi şefkatini gösteren, tüm kainatı gözeten bir kudretin karşısında izleniyor olmak, dinleniyor olmak, dinlediğini cevabıyla, ihsan ve hediyeleriyle gösteren bir Sahibin muhatabı olmak keyif veriyor.
yalnızlığın sıkıntılarını, gelecek endişesini, toplumun baskısını çeken bir eşcinselin iç muhasebesi ve duasının ne denli kıymetli olabileceği bir kez daha anlaşılıveriyor...

11 Haziran 2009 Perşembe

Lanetli Değilsin!

GAYDERVİŞ güzel yazısını bizimle paylaşıyor:

“O sınırsız rahmet sahibiyle bir bağ, bir bağlantı içine girmiş olmadıkça kimse şefaatten pay alamayacaktır” Meryem Suresi 87. Ayet

Biliyorum, sen bir Müslümansın. Biliyorum Allah’ı ve Peygamberini seviyorsun.
Kendinden utandığın günlerin gecelerin oldu. Bedeninin ve hislerinin kıpırdanışları seni yedi bitirdi…
Belki o sevgi bağını koparmaya da çalıştın. Karşılıksız bir aşk hikayesindeki öfke nöbeti gibi Allah ve Resulüne sırtını dönmek istedin. Fakat ne yana dönersen dön yine de kalbinde Allah ve Resulüne içten içe bir sevgi bağı ile hep bağlıydın.
Biliyorum sen bir eşcinselsin.
Bir Müslümansın.

“Din gününün sahibi O’dur”

Ve senin hakkında O karar verecek.
Bak şundan da eminim;
Sağındaki ve solundaki Yazıcı Meleklerin tüm kayıtlarındaki toplamda günahların daha ağır basacak.
Ama sakın, sakın ha “ben eşcinsel olduğum için böyle” diye düşünmeyesin.
Sadecik “insan” olduğun için…
Ama sakın, sakın ha ümitsizliği de kapılma!
Çünkü tüm ağırlıkların en ağırı yine de senin kalbinde,
Biliyorum.
Allah ve Resulünü seven her kalp müjdelendi.
O ağırlıkların en ağırı ve o müjdenin adıdır şefaat…
Sana lanetli olduğuna ilişkin O Rahmetin Peygamberinden sözler naklediyorlar.
Onlara Rahmetin Peygamberinden deki;
“mümin ayıplamaz, LANET ETMEZ, fahiş söz söylemez” (Tirmizi)

Hayır lanetli değilsin. Kalbinde Allah ve Resulüne sevgisi olanlar lanetli değildir.

****************************************************************

Meryem suresinden alıntıladığımız ayetteki “bağ” bir çok tefsirde “iman” olarak değerlendirilir. “iman” sahibi olan kişilerin hangi günahı işlerse işlesin, sonunda cennete gireceği Sünni inancında yerleşmiş bir anlayıştır.

Şefaat kelime olarak birinden başkası adına bir ricada bulunma, kusurlarının bağışlanmasını dileme, bir suçlu veya ihtiyaç sahibinin af ve iyiliğe kavuşması için diğeri tarafından vasıtalık etme, kayırma, iltimas, yardım etme anlamlarına gelir.


Burada kullanıldığı şekli ise hesapların görüldüğü günde “(Ey Muhammed) Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahının bağışlanmasını dile” (Muhammed Suresi 47. Ayet)i gereğince Hz. Muhammed’in (a.s) tüm müminlerin günahları için yapacağı af dilemesine işaret eder. Meryem suresi 87. Ayet bu af dilemenin hangi günahı işlerse işlesin imanlı tüm insanlara olacağını belirtir.


Ayrıca, dervişler genel olarak, kişi hiç günah işlemese ve günah işlemediği için kendine güvenerek cenneti kendinde bir hak gibi algılasa o kişinin hakkıyla bir kul olamayacağını ve Allah’ın rızasını kazanamayacağını dolayısıyla cehenneme gireceğini düşündükleri gibi; kişinin hangi günahı işlerse işlesin Allah’ı rahmet sahibi bilip kendisini rahmetiyle yargılamasını ve Allah’ın karşısında hangi günahı işlerse işlesin kusurlu bir kul olduğunun bilincinde olursa Allah’ın rızasını kazanabileceğini ve böylelikle cennete girebileceğini söylerler.


Müslüman eşcinseller için en büyük tehlike, Allah’ın kendilerini işlemiş oldukları hangi günah olursa olsun (alkol kullanma, cinayet işleme ve aklınıza gelebilecek her türlü günah) asla affetmeyeceğini düşünmeleridir. Bu tarz bir düşünce Allah’ın Rahman, Rahim, Tevvap, Afüv gibi isimlerinin inkarı gibi olur ki bu durum İslam’da Allah’ı inkar etmek olarak algılanır. Çünkü Allah’ın isimlerini inkar anlamına gelir.


Müslüman eşcinseller bir çok kez kendi cinslerden bir kişiye ilgi duymalarını ve yakınlaşmalarını asla affedilmez bir günah olarak algılamaktadır. Halbuki bu algı Allah korusun kişiyi dinden çıkartabilmektedir ve maalesef Müslüman eşcinseller bu durumun farkında değiller.


Oysaki sünni mezheplerden en yaygın ikincisinin isim sahibi İmam Şafii, bir kişinin zina sonucu doğan öz kızıyla nikah kıyabileceğine ilişkin bir fetva üzerinde dahi çalışmıştır. Fıkhın o dönemki geniş özgürlüğü yerini bugün tartışamayan bir ortama bırakmıştır.


Arkadan, anal yoldan cinsel ilişki üzerine birkaç “lanet” içeren hadis rivayet ederler. Yalnız bu hadisler her nedense tam da mezhep çatışmalarının olduğu dönemlerde şöhret bulmuştur. Çünkü Şiiler evli kadın-erkek arasında anal ilişkinin caiz olduğunu belirtmişlerdir. Bir nevi Sünnilerle Şiiler arasında propaganda konusu bir tartışma, günümüzde bağlamından kopup eşcinsellere karşı yöneltilmeye çalışılmaktadır ki bu durumda anal ilişkiye girmeyen Lezbiyenler açısından “lanetlemenin” yapılamayacağı, sadece erkek eşcinsellerin lanetlendiği gibi tuhaf bir durum ortaya çıkar!


Sonuç olarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Bir Müslüman eşcinsel kendi cinsine olan yakınlaşmasını asla affedilmez bir günah olarak telakki ederse Allah’ın Rahman, Rahim, Tevvap, Afüv gibi nice isimlerini inkar etmesi nedeniyle dinden çıkabilir ve bir Müslüman eşcinsel hangi günahı işlerse işlesin Allah ve Resulünü seviyorsa Hz. Muhammed’in (a.s) şefaatine nail olup Allah’ın rahmetini kazanabilir.

26 Mayıs 2009 Salı

Cennet İhtimali

Eşcinsel kimlik sahibi birisini mahzun eden bir konu ahiret konusudur. kendindeki farklılığı çoğu kez hayat boyu bastırır. örtmeye çalışır. sürekli çevresindeki belirlediği rol modelleri gibi yaparak ayıbını örtmeye çalışır. kendi cinsine takılan gözünü uzun süre sonra farkedip mahçubiyetle kaçırır. dalıp gidişlerle kendine gelişlerle geçen yıllar içinde gayet kalın bir kabuk geliştirir. izlemek dokunmak onu sürekli uyarır. bastırdıkça uçurumun kenarına daha çok yaklaştığını hisseder. bir patlayış olacağına ölmeyi ister. çevresine, özellikle ailesine karşı mahçup olmaktansa son nefesini vermek ona cazip gelir. dini konulara karşı duyarsız ve talepsiz bir duruşla adeta daha içine işlemesine ve derine yerleşmesine engel olmaya çalışır. ailesine, patronuna, komutanına, arkadaşlarına ve komşularına karşı oynadığı bu yorucu oyun onu yıpratır. asıl yıpratan ise vicdanıdır. hiç dindiremediği bir sesle dine yakın olmayı ister, ondan lanetlendiği endişesi ile uzak kalmayı ister. bu tuhaf kavga o kadar derindedir ve o kadar eskidir ki, açılsa bile, çevresi kabul gösterse bile izlerini tam silemeyebilir.

islamın genel sistematiğinde yaklaşımı çok pratiktir. ilk kaçınılması gerekenler affı mümkün olmayan günahlardır. 1. Allahı yok saymak, 2. Allaha ortak koşmak, 3. Allahtan ümit kesmek. üçüncüsü sanırım en çok bizim dünya sınavımıza bakıyor. sanki o 3. maddeye bulaşmasak dünya sınavımızı başaracakmışız gibi görünüyor. sonrasında gelen büyük günahlar ise mizan'a yani teraziye tabidir. onu karşılayabilecek amelini sağına koyabilen kendini afettirir. bu büyük günahlar ise, "Katl (öldürmek), zina, şarap, ukuk-u vâlideyn (ana babayı inkar etmek ve bağını koparmak), kumar, yalancı şehadetlik, dine zarar verecek bid'alara(hurafe ve uydurmalara) taraftar olmaktır". bu günahlar ise bu çağda etrafımızı kolayca çevreleyip sarıyorlar. özellikle anadoluda nefes alamayıp istanbula kaçan bir eşcinselin kendini korumazsa hedef olacağı zararlar işte bunlarla başlıyor.

bu tür ameller hayatımıza karıştığında ise daha tehlikelisi olan Allahtan ümidini kesmek maddesine yaklaşılmış oluyor. burada durup kontrolü ele almak mümkün. öncelikle "ben nasıl yaparım ki?" gibi bir ümitsizliği akıldan atmak lazım. bir şey tam yapamadık diye tümden vazgeçemeyiz. ne kadar hayatı güzel amellerle süsleyebilsek o kadar faydalı olur. solu ağır basan hallere karşı hemen güzel bir ameli işlemek Hz. Peygamberimin (A.S.M) tavsiyesidir. sürekli ve az da olsa inatla devam eden bir ibadet hali ahirette yüzünüzü ak edebilir. imam-ı Gazali özellikle farz ibadetlerin göstere göstere yapılmasını tavsiye eder. o yüzden "çevrem ne der" diye düşünmeyip rahatlıkla hem eşcinsel hem eşcinsel olmayan çevre içinde çok rahatlıkla, sağ tarafa ağır güzellikler eklenmelidir.

ilginç inceliklerden birisi de bu çağın şirketler çağı oluşudur. öyle de candan dostlarımızı da birbirinin amel defterine yardım eden manevi bir şirketin ortakları haline getirmek mümkündür. yapılan tatlı sohbetlerin ve güllümün bir kısmını Allahı razı edecek ifadelere ayırmak, onları güzele ve Allahın sanatlarını hayretle izlemeye teşvik etmek, olayların içinde Allahın şefkatini görmeye ve göstermeye çalışmak, hemen yapabileceğimiz ilk akla gelenlerdir. böyle devam ettikçe "bir ruhlu çok bedenli" ortak amelden istifade eden bir geçmişimiz olabilir. böylece hatalar sola bir bir yazılırken hayırlar sağa bin bin yazılabilir. eminim araştırdıkça, daha çok incelikler dikkatli eşcinselin gözünden kaçmaz...

ümit öyle bir ışığımız ki, elde tuttukça değil dünyamızı ta ebediyetimizi de aydınlatıyor. onunla lütfen geleceğinizi aydınlatın. unutmayın, kalbinizde varolan iman, ahirette gerçekten sizi bekleyen cennetinizin bir işareti olarak size verilmiştir.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Tevbe


Eşcinselliğin aktüel gündemde olması sebebi ile biraz ara vermiştim. bahsettiğimiz konunun moda olmadığını, rant yada traj malzemesi olmadığını göstermek ve temel insan hak ve özgürlüğü olduğunu ifade edebilmek için bunu gerekli görmüştüm.

Eşcinsel olmak kulluk bilincinde muafiyeti artıran değil sorumlulukları artıran bir unsurdur. insan kendine verilen her farklı nimeti hissedip şuur ettikçe yapması gereken, o hediyeye karşı teşekkür tavrını almaktır. o özel hediyenin kıymetini belirleyen sadece size verilmesi değil, sizin hayatınızda nerede olduğudur. hava ve su gibi zaten öteden beri hayatımızda olagelmiş nimetlere daha dikkatli bakmak gerekiyor. yada bazı nimetler de kalpte gömülü, açılmayı beklemektedir. ortaya çıkmaları yetmez, geliştirilmeleri gerekir. Kur'anın ışığında, iman toprağında, islam suyu ile en güzel ve olgun durumlarına kavuşurlar. eşcinsel bir kimliğin elbette hemen farkedilen veya detaylı bir inceleme ile farkedilen kendine has pek çok özelliği vardır. her özellik ayrı bir teşekkürü gerektirir. böylece bu kimlik yerinilen bir yara değil iftihar edilecek bir durum haline gelir.

Kulluk bilincinin bir başka açılımı da itaati gerektirir. kul yada köle, bugün artık bizim anladığımız bir hayat örneği olmaktan çıkmıştır. yalnız bir meslek var ki hala tevhidi ondan ders alabiliyoruz. asker olmak tam bir tabi olmayı gerektirir. emredileni yapmak ve emredilmeden yapmamak öyle bir seviyeye gelir ki, emredilmeden en adi ve normal bir hareketi dahi yapamaz, kolunu dahi kaldıramaz. yapıyor göründüğü her tavır için de özür diler bir tavırda bulunur. çünkü komutanı dilerse onu mesul edebileceğinin bilincindedir. askerin tanımını askerlik kitapları ayın sin kef ra dan oluşur diye tarif ederler. ayın: ulviyeti kalbiye(ki aynı maksada kalbi çarparak, tüm arkadaşları ile birlikte aynı heyecanı hissedebileceği yer asker ocağıdır) sin: selameti fikriye (ki düşüncesini berraklaştırıp odaklanır) kef: kerameti tabiye (ki yaradılışının inceliklerine vakıftır) ra: riyazat-ı bedeniye (ki bedeni ihtiyaçlarından arınabilir) bu tarif ilk sayfada yazsa da artık okunmayan bir askerlik yaptığımızdan ondan da tam yararlanamıyoruz. hele bu açıdan muvazzaf subayların hiç anlamadıkları meseleler hakkında bile emredildiğinde "emredersin!" demeleri, çok daha ilginç bir durumdur. tıpkı Allaha muvazzaf subay olan hava zerrelerinin tanımadıkları sesleri mükemmel iletmeleri, bu arada solunumda görev almaları gibi bin işi aynı anda yapmaları; muvazzaf subay olan toprak zerrelerinin programlarını hiç bilmedikleri bütün bitki çeşitlerine saksılık yapmaları gibi. bu tavır ve işleyiş kul manasını bize yaklaştırıyor ve çevremizi sarıyor.

Bu güzel atmosferde bilinçle tefekkür ettikten sonra güncel yaşamın toz duman kargaşasına dönünce yine şuursuz kul olmakla karşılaşıyoruz. sorduğumuzda tefekkür eden değil kendi hayatını kendi kazanan hatta yaratan hatta adeta Allaha rağmen(!) hayatta kalan insan manzaralarını izliyoruz. (evet bence de burada estağfrullah deyip affedilmeyi istemek lazım) Meleklere öyle fotoğraflar sunuyoruz ki, mahşerde hiç kimse iddia edemez ki, o karedeki imanlı bir kişidir! bu rezalete karşı alınabilcek tek ve yegane önlem henüz hayattayken bağışlanmayı dileyebilmektir. hatalarımızdan bağışlanmayı dilemektir. hatta hatasız olduğumuz işlerde onun Allah rızasına uygun olmadığı endişesine karşı bağışlanmayı dilemektir. bu ince sırrı çözen, uğruna Dünya ve Ukba yaratılan Peygamberimin (a.s.m), her gün çokca tevbe istiğfarının sırrını anlar.

Sonra yine dünyanın toz duman ve kargaşasında manşetler görünmeye başlar. eşcinsellik hakkında taraflar sonuna kadar çiçekler ve bombalarını sallarlar. sorduğumuzda tefekkür eden değil kendi kimliğinden gayet emin ve o kimliğin gereğini yapan insanları görürüz. adam heteroseksüeldir evlidir. öyle ya evlilik onun elindedir. çocuk yapmıştır. menemen yapar gibi biraz ondan biraz bundan... kendi hayatından emindir ve kendine ait olmayan hayatları tenkit etmektedir. kadın hem annedir çocuk doğurur, hem eştir evi idare eder, kendi kudret ve yeteneği ile yoktan aile yapar. farkettiği ve geliştirdiği yeteneklerini kullanarak Allaha rağmen(!) yaşamayı başarır... kendisi hayatından emindir, eşcinsellik hakkında ahkam kesebilir. bir de arada ezik eşcinsellerin hak hürriyet sesleri duyulur, kendilerine verilmeyen itibarın intikamını hayatlarını gecelik ilişkilere boğarak alırlar. travestiler de bedenleri kendi malları olduğu için elbette diledikleri tasarrufu yaparlar. transseksüeller zaten kalkanları ellerinde amazonlar gibi mahir olmuşlardır. herkes hasmına en sarsıcı darbesiyle atak yapmaktadır. sonra da melekler tüm bu rezaletin fotoğrafını çekerler. burada eksik olan en temel nokta hayatın manasının unutulmasıdır. hayat yerde bulunmuş değildir. tesadüfen alınmış değildir. eksik olan olan dünyanın imtihan meydanı olduğunun unutulmasıdır. başı boş bırakılıp da imar edilsin diye bizim zaptettiğimiz bir yer değildir. eksik olan bu dünyadaki bu hayatın her bir fiilinin tevbe ve istiğfar olmadan (ki normal kabul ettiklerimiz de dahil) ahirette bizi mes'ul edeceğidir.

Allahın kabul etmediği uzun bir evililik hayatının ahirette durumu nedir? Allahın razı olmadığı uzun bir ticaret hayatının ahiretteki karı nedir? bunu muhasebe edip, dünyadayken tevbe eden ve özür dileyen affa uğrar.

Hak talep edilirken doğru edilse bile o talebin kalpteki makamı ve yeri tümüyle neticeyi etkiler. bu sebeple geleneksel düşüncemiz ve hayat algımızı kontrol etmemiz gerekmektedir. bizler henüz dünyada hayattayken...

Hidayet ve tevfik Allahtan...

12 Mayıs 2009 Salı

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu'ndan...

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, 12-15 Mayıs tarihleri arasında, İstanbul Ceylan İnter Continental Otel’de yapılacak “Dinî bilginin kaynakları, üretimi ve yenileme yöntemleri” konulu toplantı öncesi açıklamada bulundu:


"Avrasya coğrafyası büyük bir tarihi mirası omuzlarında taşıyor. Yarına umutla bakan, özgüveni olan insan unsuruna sahip. Bizim için ayrı bir umut ve heyecan kaynağı..."

Bardakoğlu, yarın yapılacak İslam Şurası'na 42 üye ülkeden 80'e yakın dini liderin katılacağını hatırlatarak şunları söyledi:

"Bu sizin için de bizim için de büyük bir buluşma. Lütfen bu dini liderleri yalnız bırakmayın. Yakalayın konuşun konuşturun ve o ülkelerin birikimini sorunlarını onlardan dinleyin. Emin olun 70-80 önemli misafirin her birini dinlediğinizde zihninizde çok güzel bir Avrasya kültürü, birikimi umutları ve heyecanı oluşacaktır. Bu heyecanı umutları taşımassak şura sahipliğini bu kadar zevkle yapmayız. Bu şura ilk olarak 1995 yılında toplanmaya başladı. Farlı ülkelerde de toplandık ancak misafirlerimizİstanbul'da toplanmak istediklerini ısrarla belirtince son 3 toplantıyı da burada organize ettik. Bu şuranın amacı birbirimiz anlamak ve dinlemektir. Ortak aklı, ortak çözüm yolları aramaktır. Kimsenin iç işlerine, dini idaresine, din hizmetlerine müdahale etmesi, yön vermesi, şekil vermesi gibi bir düşünce asla söz konusu değil. 42 ülkenin dini lideri burada eşit dini idare mensupları olarak toplantıya katılacaktır. Hiçbirimizin diğerine ağabeylik yapmasına ihtiyaç da yoktur. Hepimizin ağabeyi bilgidir,ortak akıldır, ortak bağlarımızdır bizi bir araya getiren odur."


Şura'da bu yıl konuşacak konuların başında Dini bilginin kaynakları, üretilmesi, yenilenmesi ve paylaşılması olduğunu ifade eden Bardakoğlu, "Bizim özgüven kazanmamız, bu coğrafyanın tarihi kültürel bilgi zenginliğini fark etmemiz, hem bize özgüven kazandıracak hem de dış telkinlere, yönlendirmeler karşı daha direnç katacaktır. Bu durum tespiti yeterli değildir. Biz bunu bir adım ileri götürmek yeni bilgilere ulaşmak, üretmek ve biliyi yenilemek zorundayız. Bizde İhya ve tecdit vardır. Her şey bozuk, her şeyi yeniden inşa yoktur. Mevcudu sürekli yenileyerek, eksiklerini gidererek ileri gitme vardır. Sahip olduğumuz hazinenin farkına varıp, bu hazineden hareketle yeni çağa uygun yeni dini bilgiler üretmek, yeni metotları kullanıp yeni ufuklara koşmak zorundayız. Bunu yaparken bir rastgelelikten kurtulmalıyız. Dini bilginin rastgeleliği bizi birbirimize düşürür, din üzerinde yanlış planlı program toplumu rahatsız eder. Dini bilginin yönetilmesini, bilimin metodolojinin ışığında dini bilginin sağlıklı birşekilde üretilmesini kastediyoruz. Bu niçin önemli çünkü din biliminde metodolojiyi üreten bu coğrafyanın insanlarıdır. Kuran-ı hadiseleri anlamada hatta diğer dini bilimleri anlamada metodolojiyi bulan, geliştiren ve bir metot üzerine bunların olması gerektiğini dünyaya ispatlayan hep bu coğrafyanın insanları olmuştur" şeklinde konuştu.

Daha sonra basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Bardakoğlu, "Toplantının konusu belirlenirken özellikle Avrasya çoğrafyasında İslam bilincinin azaldığı konusunda bir tehdit mi sezildi" şeklindeki soruya, "Aslında dini bilgi, dinden uzaklaşmayı önleyen değil, din üzerinde düzgün düşünmeyi konuşmayı sağlayan bir alandır. Burada İslam'dan uzaklaşmayı önlemeden ziyade bu coğrafyadaki din üzerine din adına dinle ilgili konuşmaların bir metodunun zenginliğinin derli topluluğunun olması gerekiyor. Bilginin olmadığı yerde o boşluk duygu ile ve farklı amaçlarla çok kolay dolabilir. Bu gün Orta Asya'da çok kadim eski dini bilgisi okulları, medreseler var. Yeni açılmış okullar var. Din adına bu ülkelere verilen bilgilerin tartışılması lazım. Bilginin sakıncalısı ve yararlı şekilde ön yargı ve ayrım yapmaksızın öncelikle din adına ne biliyoruz, ne kadar sağlıklı biliyoruz bunları konuşmamız lazım. Ülkemizi ve birikimini önemsiyoruz. Biz sadece bu gün değil dün de dini bilgiyi önemsedik." şeklinde yanıt verdi.


“İslam dini sadece bu tür acılardan sonra birbirimize sabır, merhamet, metanet, başsağlığı dilemek için olmamalıdır. Din sadece cenaze namazını kıldırmak, acıyı paylaşma ve dua etmek olmamalıdır. Din biraz da bu tür acıların yaşanmasını önlemelidir. Toplumda bir merhamet eğitimine ihtiyaç var. Merhametin kaynağı yüce rabbimizdir. Bir yerlerde demek ki yanlış yapıyoruz. Hem imam kardeşimizin, hem de Mardin’de katliamda şehit olan kişilerin geride bıraktığı yetimlere ve insanlara sahip çıkmamız gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak da biz üzerimize düşenleri yapmayı amaçlıyoruz. Merhameti, karışlıklı sevgiyi, saygıyı, toplumda yaygınlaştırmamız gerekiyor. Kalplerimizin biraz yumuşaması, katılaşmış, taşlaşmış kalplerimizin yumuşaması gerekiyor. Bu feodal yapı, töre ile açıklanamaz. Benzer katliamı batıda hali vakti yerinde insanlardan da çıkıyor. Demek ki sorun iç dünyamızda, iç dünyamızı imar etmeden sözlerin ve binaların önemi kalmıyor. Dinin bir merhamet dini olduğunu anlatan insanlara ihtiyaç var.”

---------------------------------------------------

İslam dininin hükümlerini bu kadar metodolojik değerlendirebilen ve akademik kariyeri ile birlikte manevi makamını yürüten sayın diyanet işleri başkanının yukarıdaki ifadelerine bu vatanın eşcinsel vatandaşlarının ihtiyacı büyüktür. ifadelerindeki net tavır, bireysel hürriyet arayışı ve islama dost olmak konusunda çok güzel teselliler ve yürenklendiren bir şevk veriyor. Dileğim bu tavrı eşcinsellik kimliği ile ilgili şurada da sürdürsün...

15 Nisan 2009 Çarşamba

İslama dahil olmak

Sual: İnandığınız dinin sizin kimliğinizi kabul etmek ihtimali bu kadar uzak iken, din dairesinde kalmak ısrarınızı nasıl açıklıyorsunuz?

İnsanın bir dine inanmaksızın yaşayamayacağını düşündüğünüzden mi; siz din dairesinin dışına çıksanız da toplumun geneli değişmeyeceğiden dolayı sizin maruz kalacağınız şartların değişmeyeceğini düşündüğünüz için mi..Ya da benim aklıma gelmeyen başka sebepleri mi var..Samimi olarak hem merak ediyorum hem de anlamama yardımcı olacağını düşünüyorum. İstirham etsem beni biraz aydınlatır mısınız.

Cevap: İnandığım dinin benim kimliğimi kabul etmemek gibi bir iddiası olsa şu anda burada bu satırları yazmıyor olurdum. islamın dışladığı birinin islam dairesinden yararlanması düşünülemez. kalbi mühürlü içi başka dışı başka islam dairesinde yeri olmayan hiç kimse Kur'anın feyzinden yararlanamaz. oysa toplumun onda birinden fazla olan eşcinseller toplumsal baskı karşısında en fazla Allaha dayanarak ve dua ederek bu zulmü atlatıyor. onda dualarının cevabını buluyorlar.

tekrar soruyoruz: kendisine düşman edilmeye çalışılmış İslamda ne buluyorlar?
İslamda cevap buluyorlar. İslam onlara mesaj veriyor. muhatap alınmayacakları öğretildiği halde gayet güzel mesaj alabiliyorlar. bu mesaj onlara farkettikleri şeylerin islamda varolduğu gerçeğini söylüyor. biz eşcinseller istiyoruz ve diliyoruz, dilediklerimiz ve talep ettiklerimiz ummadığımız ve bilmediğimiz ve eli yetişmediğimiz yerden münasip vakitte veriliyor yani gönderiliyor. bunu tasdik eden vicdana sahibiz. yalnızlığımız içinde vicdanın sesi daha rahat duyuluyor.

Peygamberlerden güzel ders alıyoruz. onların hayatları eşcinsellerin taleplerine hitap ediyor. Hz. Lut (A.S.) haricinde 124000 Peygamberlerin hayatında hep onların şahıslarını incelerken, konu Hz. Lut (A.S.)'a gelince Hz. Lut (A.S.)'ın hayatı hakkında hiç bir şey bilmeyenler bile kavminin rezaletini bizim başımıza çarpıyor. oysa bu uyduruk etiket zaten vicdanen üzerimizde durmadığı için, içten içe ve samimi Peygamberlerin kendi zatlarına muhabbet besleyebiliyoruz. O acayip kavmin zulmü şu anda benzeri ile eşcinsellerin üzerinde zaten uygulanmaktadır. öldürülüyorlar, parçalanıyorlar, malları talan ediliyor, mirastan mahrum ediliyor, dedikodu ile etiketleniyor, yalnız bırakılıyor, sosyal hayatta ötekileştiriliyorlar. bunu yapanlar yakalanınca ceza indiriminden yararlanıyor. gizli kimlikleri biz eşcinselleri toplumdan koruyamıyor, dedikodu hepimiz hakkında var, yalnızca bir kısmımız duyarsız kalabiliyor. hepimizin ailesi hissediyor ama bir şekilde kondurmuyor. hepimizin çevresi farkında yalnızca yırtıp söylemiyor. bu dehşet verici hayatın fırtınasında kendimize en yakın hissettiğimiz insanların Peygamberler olması hem acıklı, hem ilginç, hem çok güzel...

Mukaddes Kitaplar olarak başta Kur'an'ın mesajı önce eşcinsellere hitap ediyor. çünkü algılamayı bilen ve hassas ve hassaslaştırılmış olan bir kalbin muhatabı en başta Kur'andır. herşeyin kayboluşunun ardındaki boşluğu doldurabilen Kur'an nurudur. Kur'an ifadelerinde istisna tuttuğu meseleleri gayet güzel ifade eder. mübhem bıraktığı konuların içindeki nice sırlar inceleyenleri kendine aşık eder. ifadelerinde tüm insanlara hitap eder. eşcinselleri müstesna bırakmaz. onlar hakkında "lanetli" gibi bir hüküm verip onları bir tarafa atmaz ve atmamıştır. Eşcinselleri, Kur'ana talebe görmek istemeyen, kendi istikbalinin hesabında, arkasında aile dekoru, önünde alel usul evlendirilip çoluk çocuğa karışmanın tablosu, kafasında toplum içindeki kariyerinin telaşı, alacağı mirasın ve gelirin detayları olan ve derinlerinde yatan eşcinselliği uyanıp tüm bu planları bozacak bir canavar gibi gören kendisinin farkına güya varmamış bir adamın dünyalık keyfi için 75 milyon vatanın en az 8 milyon eşcinsel evladına "lanet" damgası yapıştırılamaz.

İslamın dairesinde kalmayı bize ders veren, şu baharın yeşil sayfasını kışın ölü sayfasından sonra kolayca kısa zamanda çevirip gözümüz önüne seren kainatın kendisidir. en coşkulu ve en güzel sahnelerin düzgün ve uyumlu yapılıyor olması, bizlere de haz ve lezzet veriyor olması adeta bizleri de onun parçası olmaya davet ediyor. baharın neş'esini en iyi paylaşan kesim neşe konusunda iltimaslı eşcinsellerdir. baharın sahibi, nevruz bayramını ifade ederken, birbirinden ilginç mahluklar adeta resmi geçit yaparken, bu karnavalın eşcinselleri dışlaması düşünülemez. kışdan sonra getirilen baharla, dünyadan sonra getirilen ahiretin ders verildiği bir kainatta bu ders ancak biz eşcinsellerle tamam olur.

bu dört ayrı ders veren mümtaz öğretici diyorlarki, islam doğdunuz o zaman idrakınızla da islam olun. şuurla bakın ve nasıl size hitap ediyor muhatap olun. dünya zevki istiyorsanız islam olun, ahiret kazancı istiyorsanız islam olun. tüm bunları geçip de voroluşunuzla sizi varedeni razı etmek istiyorsanız islam olun. islam olma halini ve rengini hayatınıza yayın. bunu yaparken renginizi milletinizi inkar etmediğiniz gibi, kişisel yeteneklerinizi ihmal etmediğiniz gibi, tüm varolan karakteriniz ve kimliğinizle islam olun. islam olmak üzerine hayatınızı yazın. kainatın en müşerref mahluku olarak hayat eserinizi size islamı verene takdim edin. edin ki, hiç birini öldürmeden yüzlerini amacına döndürmüş olduğunuz istidatlarınız, kabiliyetleriniz ve özelliklerinizle, şerefiniz bir yüksek mecliste ilan edilsin.

ondört asırdır böyle bilinen ve uygulanan ve bilinmiş ve uygulanmış bir gerçeklik, soruyu değiştirip sormakla yada yok saymakla, susturmakla yada entrika ile elbette susturulmaz. toplum içinde ikiyüzlülüğü öğrenerek adapte olup dünyevi rahata ermiş, elinden dünyası alınacağı korkusuyla eşcinsellere hücum eden homofobikler olay çıkarmasın diye eşcinseller için mevcut duruma kanaat edilemez. çünkü bu durum sadece eşcinselin hayatına değil, maddi manevi herşeyine kastediyor...

24 Mart 2008 Pazartesi

İman ve islam olmak nedir?




İman ile İslâm arasındaki fark nedir?

Ulema-i İslâm ortasında “İslâm” ve “iman”ın farkları çok medar-ı bahis olmuş. Bir kısmı “İkisi birdir,” diğer kısmı “İkisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler.

Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet iltizamdır; iman iz’andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.

Acaba İslâmiyetsiz iman, medar-ı necat olabilir mi?

Elcevap: İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. Felillâhi’l-hamdü ve’l-minne Kur’ân’ın i’câz-ı mânevîsinin feyziyle, Risâle-i Nur mizanları, din-i İslâmın ve hakaik-i Kur’âniyenin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, taraftar olmamak kabil değil. Hem iman ve İslâmın delil ve bürhanlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr-ı müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir; gayr-ı müslim kaldığı halde iman eder. Evet, Sözler, tûbâ-i Cennetin meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslâmiyetin meyvelerini ve saadet-i dâreynin mehâsini gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslim hissini verir. Ve silsile-i mevcudat gibi kuvvetli ve zerrat gibi kesretli iman ve İslâmın bürhanlarını göstermişler ki, nihayetsiz bir iz’an ve kuvvet-i iman verirler.

Hattâ, bazı defa Evrâd-ı Şah-ı Nakşibendîde şehadet getirdiğim vakit, “Bu iman üzere yaşar, bu imanla ölür, bu imanla diriliriz” dediğim zaman nihayetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat-i imaniyeyi feda edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farz etmek bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, birtek hakaik-i imaniyenin vücut bulmasına bilâtereddüt vermesine nefsim itaat ediyor. “Peygamber olarak gönderdiğin kim varsa iman ettik; kitap olarak indirdiğin ne varsa iman ettik; ve bütün bunları tasdik ettik” dediğim vakit, nihayetsiz bir kuvvet-i iman hissediyorum. Hakaik-i imaniyenin herbirisinin aksini aklen muhal telâkki ediyorum. Ehl-i dalâleti nihayetsiz ebleh ve divane görüyorum.

Mektûbât, s. 38