20 Ağustos 2010 Cuma

Eşcinselliğin Topluma Anlatılması

haberi eski olsa da paylaşmak istedim. çünkü içinde güzel noktalar var:
DR. ACIMIŞ:
''KONUYU, EŞCİNSELLİĞİ UYGARCA GÖRÜNÜR KILMA VE TOPLUM SAĞLIĞI AÇISINDAN ELE ALIYORUM''
''DİNİMİZDE HOŞGÖRÜ VAR, DİN BİLGİNLERİNDEN EŞCİNSELLİĞİ TOPLUMA ANLATMAK İÇİN DESTEK BEKLİYORUM''
Denizli Devlet Hastanesi Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Nurhan Meydan Acımış, eşcinsellik üzerine bir çalışma başlattığını, dinin hoşgörüsü ışığı altında eşcinselliği topluma anlatmayı ve toplum sağlığına katkıda bulunmayı hedeflediğini söyledi.
Dr. Nurhan Meydan Acımış, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2001 yılında Hacettepe Üniversitesinde halk sağlığı asistanlığı yaparken, homoseksüellik ve homoseksüel yapı üzerine çalışma yaptığını, eşcinselliğe Türkiye'de birçok kurum, sağlık kuruluşu ve tıp eğitiminde yer verilmediği için bu konuyu ele aldığını bildirdi.

Halk sağlığı uzmanı olarak eşcinsellik üzerine Türkiye'de neden bir çalışma yapılmadığı noktasından harekete geçtiğini belirten Dr. Acımış, Türkiye'de eşcinsel hareket dinamiklerini irdelediğini ve halk sağlığı, sağlık planlaması yaparken, sağlık hizmeti sunarken bu gruplara da dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Çalışmasının bu konuya da katkı sağlayacağını belirten Dr. Acımış, şunları söyledi: ''Araştırma, eşcinselliği uygarca görünür kılma ve hedeflenen topluma ulaşma idealiyle başladı ve eşcinselliğe nasıl hoşgörüyle yaklaşılır boyutuna çevrildi. Tasavvuf edebiyatını bilen ve Mevlana'ya çok samimi duygular ve bilimsel anlamda katılan bir kadın, çevreci, halk sağlıkçı olarak dinin hoşgörü zemini yaratmada en iyi araç olacağını düşündüm. Din ve eşcinsellik çalışması başlattım. Çalışma kapsamında yapacağım araştırmanın, Türkiye'de toplumsal hoşgörü, sivil halk temelli yaklaşım ve sivil örgütlenmenin önünü açacağını ve halk sağlığında ilerici bir adım olacağını düşünüyorum. Çabam bu yönde devam edecek. Eşcinsel gruplar da toplumun sağlığını geliştirmek için sağlık hizmeti götürmek ve bunun planlamasını yaparak veri tabanı oluşturmak amacındayım.''

Dr. Acımış, eşcinselliğin, toplumun mikrobu olarak görülmemesi, varlıklarının kabul edilmesi gerektiğini, onların da bu toplumda yaşadığını, toplum sağlığı açısından onların da toplumun bir parçası olduğunun kabullenilmesi gerektiğini dile getirdi. Eşcinselliğin en iyi din ışığı altında anlatılabileceğini düşündüğünü belirten Dr. Nurhan Meydan Acımış, din bilginlerinden ve sosyal toplum bilimcilerden bu konuda destek ve yardım beklediğini söyledi. Amacının baş kaldırmak veya toplumun değer yargılarına karşı gelmek olmadığını belirten Dr. Acımış, kendini doğru anlatması durumunda toplumun kendisine destek vereceğine inandığını vurguladı. Dr. Acımış, ''Dinimizde hoşgörü var, din bilginlerinden eşcinselliği topluma anlatmak için destek bekliyorum'' dedi.

Çalışmasından dolayı tepki alacağını, özellikle radikal grupların hedefi olabileceğini belirten Dr. Acımış, şöyle devam etti: ''Özellikle ilk yıllarda eşcinselliği görünür kılmak ve eşcinselliğe hoşgörü konusunda din temelinde tutunarak ilerleme konusunda bazı kaygılarım devam ediyor. Radikal gruplar, çalışmaların içeriğini bilmeden, kavramadan bazı tehditlere veya beni korkutmak ve yıldırmak adına eylemlere girebilirler. Ama korkmak bir kaçış. Eğer kaçarsak, yarattığımız bu değişimin devamı gelemeyebilir. Toplumun kaygısını oluşturan unsur genel ön yargılardır. Ön yargılar açılmaya ve dağılmaya başladığında korkuların azalacağına inanıyorum. Yaratacağım değişim ve toplum sağlığına yaptığım katkı uluslararası değerler ve katma değerleri düşündüğümde korkuları dikkate almak istemiyorum. Toplum, doğru sunulduğu sürece, vicdanını yaralamıyorsa benim yanımda olur, bunan inanıyorum.'' Dr. Nurhan Meydan Acımış, daha önceki yıllarda yaptığı ''Türkiye'de medya, yazılı basında politik içeriklerine göre cinselliğe bakış ve eşcinsellik sorgulaması'' araştırmasının da çalışmalarına ışık tutacağını sözlerine ekledi. (AA) Tarih : 2008-12-11"

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Kimliğini Satmamak


karakterimiz sadece bize has ve özel bir imza gibidir. imzamız ise bizim karakterimizi ortaya koyar ve bizi temsil eder. imzaları türlere ayırmak, şekillerine göre gruplandırmak, çağa uygun olup olmadığını kritik etmek şu imzanın kıymetini değiştirmez.

kişiliğimizin de psikolojik ve sosyolojik olarak toplumun hangi kesimine girdiğini belirlemek onun değerini düşürmez. bu kritikler o toplumu tanımak için yapılır kişiyi değil. çünkü kişisel bu özelliklerin odağında olan bu insan, her şeyi ile benzersizdir. sanatkarı olan Allahın samediyetine en güzel bir aynadır. herkesin aynası başka parlar.

bu güzel pırıltıları sınıflayıp kimlikler şeklinde ifade etmek bilimlerin ortak dili olmuş. dini milli ve cinsel kimlikler ve daha pek çok çeşit tanımlamaların gözlüğü ile bu aynaya bakmak mümkün hale gelmiş. kimliklerin hem kişiyi tanımayı hem de kişinin kendini ifade etmesini kolaylaştırmış.

insanların dini kimlikleri onların geleceği nasıl anladıklarını ve hayatı nasıl algıladıklarını gösteren çok önemli bir bilgidir. lakin bugün kendi kimliğini tam bilmeyenler, tam bildiklerinin aslında belirttikleri kimlikleri ile alakası olmadığını farkedemeyenler çoğalınca kişinin o tek kelime ile algısını anlmak zorlaşmıştır. oysa ister din ister mezhep ister tarikat usül ve edebinden bahsedelim hepsinin bir başı bir sonu bir hududu, bu kimliğin geçerli olduğu bir alan vardır. bu kimliği taşımanın onuru vardır. bu kimliği geliştirmek ve daha güzel kullanmak o kişiyi kimliğinden etmez. o sebeple, namaza başlamış bir aleviye "tebrik ederim sunni olup doğruyu bulmuşsun" gibi edep dışı bir ifade kullanılamaz. yada bir sünninin alevi edebinin kaynağı olan eserlerden yararlanıyor olması o kaynakları sunnileştirmez. istikameti islam tarihi ile ortada olan ehl-i sünnet için için sahip olduğu kimliği yaşamanın ve geliştirmenin hazzı ve rahatlığı netice olarak yeter. ayrıca bu kimliği kazanç yada prestij yada statü olarak beklemek sadece bu kimliğe zarar verir. kıblesi bir olan gönül saraylarında Allah sevgisini birbirine aktarabilenler kazanırlar. dini kimliğini bir şekilde para kazanma aracı yapanlar da hem dünyada hem ahirette "riyakar" damgası yemeğe hedef olurlar. kendisini aklasın aklayamasın, kader onu bu damga ile itham eder.

insanların milli kimlikleri onların geçmişi nasıl algıladıklarını ve kendilerini nereye koyduklarını ifade eder. tüm insanlık içinde onlara düşen çok şeyler bulabilirler. birbirlerini tanıyıp "biz"i keşfeder, diğerlerine bakıp "onları" anlarlar. birbirleri ile tanışıp aralarında yardımlaşmak için bu kimlik gereklidir. sosyal hayatta bugün bu kimlik olmadan hareket etmek çok zordur. sosyal hayat ticaret hayatı ile iç içe olunca bir şekilde milli kimliğinde bir ederi ortaya çıkmaktadır. bu ise bazı zayıf iradeliler için cezbedici olur. bir şekilde milli kimliğinden para kazanmak kapısı açılır. işe alırken yada ihale alırken veya pek çok durumda milli kimlik kazançlı hale gelebilir. etik açıdan çok yanlış ve hata bu tavır asla tasvip edilmemelidir.

insanların cinsel kimlikleri onların şu anı nasıl algıladıklarını ve tepkilerini reflekslerini, bilinçaltlarına kadar varan derinlikte şu ana nasıl baktıklarını tarif eder. bilinçli eğitimden uzak nesil bolluğu yaşayan yurdumda çoğunluk kendini bilse de, azımsanmayacak bir oranda kafası karışıklar da vardır. evlendirilmiş gözü dışarda eşcinseller, kendini hast asanan lezbiyenler, kendini eşcinsel sanan travestiler bir tarafa, kendini tanımlayamayanlar da bir o kadar ortalardadır. bunu aşmak okumak paylaşmak gibi kişisel görevlerle ve bir o kadar önemlisi milli eğitim seferberliği gibi ciddi atılımlarla olur. cinsel kimliğin tarifsiz ve bulanık kaldığı her toplum, cahilliğin bedelini öder. bu bazen töre cinayeti olur, bazen fuhuş cinayeti olur, kimisi ona fail-i meçhul der, kimisi bunun bu ülkeye neye malolduğunu feraseti ile görür, dehşetinden titrer. cinsel kimliğin para karşılığı satılması ise diğer kimlikleri satmak kadar ahlaksızca ve toplumu derinden sarsan bir yaradır. kimliklerin tanınması ve toplum içinde hür bulunmaları onları kendi özelliklerini ortaya çıkarmaya ve toplumla irtibat kurmaya zorlar. bu onurlu olmaktır. bunun getirisi ise kendi evladına değer veren bir ülke olmaktır. kendi evladına kıymet veren geleceğine kıymet verir. kendi evladını iyi yetiştiren geleceğine en güzel mirası bırakır.

kendini nasıl tarif ederse etsin dini, milli ve cinsel kimlikleri ile onurlu yaşayan, bu kimlikleri ile değil, yetenekleri ile dünyalığını elde edip onurunu koruyan bireyler ve bu bireylerden oluşan toplumlar hem kaliteli yaşar, hem dünyaya örnek olurlar. bu güzel hedefe bizi götüren yolları elde etmek ise varlığını farketmek ile olur. gözden perdenin kalkıp arkasını görmek ile olur. bu ise hidayettir. bu sebeple en çok edilen dualarda talep edilen hidayet olmuştur.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Berat Kandili




قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰىۤ اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ

اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ


Zaman hızla ilerliyor, ömür ise adım adım tükeniyor. 3 ayların başlangıcı Recep ayını noktalamış ve Şaban ayının yarısına ulaşmış bulunuyoruz. 26 Temmuz pazartesi gecesi Şaban ayının 15’ i olan mübarek Berat Kandilidir.

Berat borç ve cezadan kurtulmak demektir. Dini bir terim olarak ise günahlardan temizlenmek, Allah ‘ın affına, rahmetine mazhar olup kurtuluşa ermek demektir.

Kandil geceleri af ve merhametin yoğunlaştığı günler olması yanında özel anlamlar ifade etmektedir Berat Kandili artık Ramazan ayının yaklaştığını müjdeleyen bir kandildir.

Berat Kandili gerçek anlamda Allah’a yönelen kulların af belgesini alacağı, beratına kavuşacağı bir gecedir.

Berat Kandili Kuran’ı Kerim’in Levhi Mahfuzdan dünya semasına indirildiği gecedir.

Berat Kandili yüce Rabbimizin 1 yıl içinde o kul için rızıkların , ecelin, olacak her türlü işin meleklere bildirildiği gecedir.

Berat Kandili namaz kılarken yöneldiğimiz kıblemizin Kabe olarak değiştirildiği gecedir.

Peygamber efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor; ‘Şaban ayının 15. gecesi geldiği zaman o geceyi ibadetle ihya ediniz. Gündüzünü ise oruçla geçiriniz. Zira Cenabı Hak o gece şafak sökünceye kadar dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve şöyle buyurur;
-Yokmu istiğfar eden onu mağfiret edeyim.
- Yokmu rızık isteyen ona rızık vereyim.
- Yok mu bir hastalık veya musibete uğrayan ona derman vereyim.
Bu hitap sabaha kadar devam eder.

Diğer bir hadisi şeriflerinde ise peygamberimiz; ‘Şaban ayının 15. gecesinde Allah’u Teala hazretleri dünya semasına tecelli eder ve Beni kelb Kabilesi’nin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda insanı affeder’ buyurmuştur.

Böyle mübarek geceler Allah’ın tevbe ve istiğfarları çok daha fazla kabul ettiği gecelerdir. baştaki ayeti kerimede yüce rabbimiz; “De ki ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümitı kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o çok bağışlayan çok esirgeyendir” buyuruyor. O nedenle bu Berat Kandilini fırsat bilelim. Hatamız, günahımız ne kadar çok olsa da Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyelim. Tekrar aynı günahlara dönmemek koşuluyla Allah’a içten yönelip ondan af dileyelim. Geçen sene kandilde aramızda bulunup da sonra vefat etmiş bugüne ulaşamamış yakınlarımızı, komşularımızı düşünüp bizimde yarına çıkacağımızın garantisi olmadığını bilelim. Berat Kandilini Namazla, Kuranla, Duayla, hayır hasenatla, gündüzünde Oruç tutarak değerlendirelim. Yakınlarımızı, akrabalarımızı ziyaret edelim. Eğer mümkün değilse en azından bir telefon edip “Kandiliniz Mübarek Olsun” diyelim. Böyle mübarek günler vesilesiyle mutlaka aramızdaki küslükleri ortadan kaldıralım. Peygamber efendimiz gibi uzun uzun secdelere varıp, orada gözyaşı döküp dualar edelim.

Şimdiden Kandilinizi kutluyor yüce rabbimizden bu gece hepimizin beratını alan kullarından eylemesini niyaz ediyorum.

Kaynak

Eşitliği Sindirememek


bu dünyaya aynı yoldan gelip aynı yoldan gidiyoruz. bu dünyada yeteneklerimizi keşfetmeye ve ahireti kazanmaya çalışıyoruz. çevremizi tanıyor, birbirimize tarif ediyor, yaşam kalitemizi artırmaya çalışıyoruz. tüm bunlar arasında bazen istemeden birbirimizi incitiyoruz ve hakkımız geçiyor. biraraya gelip tekrar gülümsemek ve arkadaşlığa başlangıç yapmak için bayramları vesile ediyoruz. buraya kadar bakınca şu cennet vatan bize, vatan-ı asli için bir gecelik güzel bir konaklama oluyor.

lakin iş burada kalmıyor. birbirimizi tarif için kullandığımız kimlikler birbirimize husumet bahanemiz olmaya başlıyor. çok eskiden şehrin eski merkezinde cumbalı evler ve arnavut kaldırımlar arasında pek çok komşuluk yaşanırdı. "tatar cennet" teyze, "kürt hasan" amcaya herkes hitap eder alınganlık olmazdı. gelen misafirlerine kendi ata dilleri ile mahatap olur, gelenekleri renkleri ile mahalleye karışırdı. ne zaman ki onların isimleri kaybolup torunları çoğalıp artık onlar da mahalle oldu, işte o zaman onların konuştukları dil konuşulmasın istendi, gelenekleri demode görüldü, farklılıkların sokağa taşınması mahalleyi rahatsız etti. gerçi onlar kızılbaşlardan da rahatsızdılar. bastığı yeri kırk kat kazmak gerektiği gibi abartılı bir nefreti ekenler vardı. buna bakkal önü kuyruklarının, karne ile alışverişin ve maddi yoklukların çağı eklenip insanlara kendilerini ve ailelerini korumaları gerektiği telkin edilince mahalle kayboldu. kapılar kapandı. herkes kopuk ve sessiz yaşamaya diğerinin mahalleye yakışmadığına hükmetti.

şehrin en eski aileleri bunalıp istanbula göçtü. sermaye sahipleri ufaldı. zengin ama tayine bağlı memurların yaptıkları da zamanla kayıtlı kaldı. kültürün gelişim zinciri kırıldı. aileyi muhafaza etmek kasdı ile başlayan hareket mahafaza edeceği hiç bir şeyi bulamadı.

işte kimliksiz görülen 80leri hazırlayan bu oldu. toplumsal kimlik kaybolmadı sadece dönüştü. diğer kimlikler için de normal olan yerini aldı. şimdi artık geçmişe bağını milli kimlikle geleceğe bakışını dini kimlikle bu anın algısını cinsel kimliği ile ortaya koyabilen daha büyümüş bir kuşak yerini aldı. bu büyük adım büyük dalgalar oluşturdu. hala kötüye kullananlar olsa da, artık kültür yeni evresini tamamlıyordu.

eskiden normal olan şeyler artık kayboldu. arada tek tük geçmişi hatırlatsa da, sadece medyatik haber oluyor. işçi olduğu için aşağılamak, aklı kısa (!) kadına ev işini öğretmek, yumuşak (!) memurla dalga geçmek sadece kabalık olarak görülüyor.

kadın dediğin evinde otutup çocuğunu büyütmek ve kocasına hizmet etmek için değil insani yaratılış maksadını tekrar keşfediyor.

eşcinsel demek erkek delisi ve gece skoru peşinde kadın adam arası bir mahluk değil, son derece entellektüel ve topluma örnek hatta onu şekillendiren bir anlama geliyor.

kızılbaşlar, dürziler, kadınlar, eşcinseller, kürtler ve tüm diğerleri ile beraber herkes artık birinci sınıf vatandaş oluyor. ortaya kocaman vatan büyüklüğünde bir mahalle çıkıyor. bu mahallede başka yere kovmak yok. mahalleye ahenk ve neşe ile katılmak var.

lakin birileri yine zamanın bozulduğunu ve her zaman olduğu gibi ahlaksızlığın arttığını, buna karşı tedbirler ve kısıtlamalar gerektiğini söylüyorlar. fısıltılar güçlenip konuşmalara dönüşüyor. kendi içindeki bozuklukla uğraşmayıp, kendi gerçek kimliği ile yüzleşmeyip, ortamı gererek kendine meşgale bulanlara zemin hazırlanıyor. toplumdaki kimlikleri hayat algısı değil, kendi varoldukları tahkim ordusu içindeki bölüğünü tarif ettiğini düşünüyor. kendini hayali bir savaşa hazırlıyor. kendisini o denli motive ediyor ki bazen korku gözünü döndürüyor. iktidarı elde etmek için o denli hayati bir gayretle çabalıyorlar ki, herkese eşit bakan ve kimlikler konusunda rahat birisinin onların önüne geçmesine imkan yok. bu aşırılık yalnızca toplumsal bir uzlaşma ile sınırlı tutulabilir gibi görünüyor. adı ister hürriyet olsun, ister kadın hakları ister eşcinsellere özgürlük, bir şekilde tüm bireylere ulaşılması gerekiyor.

hergün onlarca acıklı haberi dinlemek bizleri sadece üzüyor. dini milli yada cinsel kimliği farklı diye öldürülmek, haklarından caydırılmak, baskı uygulamak, konuşmasına bile tahammül edememek çok çirkin, gayri ahlaki ve Kuran dışı görülmeyi bırakana kadar çalışmaya, anlatmaya, ifade etmeye gayret etmek gerekiyor.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Ahlakın yeniden yeşermesi


bu güzel yaz günlerinde en çok dikkat çeken çiçeklerin gülümseyen renkleri olsa gerek. parklardan evlerin bahçelerine kadar her yerde bir neşe görünüyor. hepsi Rablerinden aldıkları şevki yine ona göstermek için çalışıyor.

birbirlerini incitmeden sarılarak ve birbirleri ile yarışarak Allahın isimlerinin üzerlerinde parlamasına çalışıyorlar. adeta her biri içinde barındırdığı tohumları ve gayreti ile elinden gelse tüm yeryüzüne kendi milletinin bayrağını dikmek istiyor, tavrından okunuyor.

bu güzellik toplum hayatında da görünüyor. tüm dini milli ve cinsel kimlikler, insanlık bahçesinin renkleri olarak kendilerinde parlayan esma-i ilahiyeyi her tarafta ilan etmek istiyorlar. hayvanların eserlerine ihtiyar karıştığı için bitkiler kadar eserleri mükemmel olamadığı gibi, insanların da nefis heva heves ve şeytanları yüzünden eserlerinde temiz şevk bazen görünemiyor. kimi zaman hedefine koşarken birbirini hiçe sayan ezen manzaralar, özellikle insanlık alemi içinden bakanlar için hayal kırıklığına sebep olabiliyor. siyasi manzaraları anlık takip etmek o sebeple insanı ümitsizliğe atabiliyor. oysa akibette muvaffakiyet her zaman hikmet ve rahmetten yana oluyor.

kişisel hayatımızda bize öğretilenlerle başlayan ömrümüz ne çok tersi muameleye muhatap oluyor. iyi insan olmaya çalışmak hedefi ile başlayıp tüm başımıza gelenlerde adeta kötü olmak daha iyi olacak gibi geliyor. gerek kişisel gerek toplumsal olarak problemler ve bizi rahatsız edenlere takılıp kaldıkça daha büyük bir iç boğuşma başlıyor. sonrasında ise kıyas ile niye benim bunlar başıma geliyor sorgusu ile yalnız kalıyoruz. niçin onun değil de benim?...

hased önce hasidi ezermiş. biz de yalnızlığımıza cevap ararken içine düştüğümüz hased ile daha da zarara uğruyor ve kendimizle meşgul oluyoruz. yüzümüzü toprağa döndürdükçe ve güneşten ümidi kestikçe daha da kararıyoruz.

burada durup bu kısır döngüyü kesmemiz gerekiyor. yüzümüzü yine yukarıya olumlu hayata çevirmek ve hayata hareket getirmek gerekiyor. bunu başarabilenler artık daha büyümüş, kamil, hayattaki önceliklerini sıralamış görünüyorlar. onlar yine hayata pozitif bakmak gereğini vurguluyorlar. lakin bu pozitiflik ümitsizliği tanıyan bilen, tehlikenin farkında olan, bireyi kazanmanın ona teselli vermekle başladığını idrak eden bir durum olarak ortaya çıkıyor.

birbirini desteklerken, onu sinsiliğe ve kendi özelliklerini inkar etmeye zemin hazırlamayan, ne de hayatı tedbirsizce değiştirmeye çalışırken tehlikelere açık hale getiren adımlardan kaçınarak, yanında onurlu bir duruş göstermek gerektiği ortaya çıkmaktadır.

birbirinin özeline saygılı, kişisel mahremiyete kıymet veren ama bu mesafenin uzak durmak algılanmadığı, disiplinli bir duruş gerekmektedir.

birbiri ile başına gelen negatifliklerden çok pozitiflikleri paylaşan, toplum paydasına bir şeyler koyabilmeyi onur sayan bir duruş gerekmektedir.

bu gereklilikler için en temel zemin doğruluktur. doğruluk hayatın varlığının en temel gereğidir. çünkü iman sıdktır, doğruluktur. o olmadan bireysel toplumsal hayatın sağlığından bahsedilemez.

tüm kimliklerin akıl ve erdem sahibi bireyleri zaten bunu görüyorlar. böyle hareket ediyorlar. ben buraya yazıyorum. yeni bir şey olduğu için değil... rol model bulamamış, kendisini sıkıntıda gören ve hayatına verilmiş kıymetleri göremeyenlere yeni bir nefes olsun diye...

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Eşcinsellik ve Ahlaki Değerler

eşcinseller haksızlığa uğramaktadırlar. ellerine haklarını alamıyorlar. tanınmıyorlar. tanınmak ve varlıklarını ortaya koymak için bir araya gelirler. tüm dünyada yürüyüşler yaparlar.

bizim ülkemizde de yürüyüş yapıyorlar. fakat eşcinsel hakları ile toplumun değer yargıları arasındaki ince çizgiyi, bu ülkedeki çoğu eşcinsel hakları savunucusu ayıredebilmiş değil. eşcinsel olmak, bir üst kimlik değildir. eşcinsellikten önce, bizi biz yapan değerler vardır. maalesef çoğumuz bu değerlerin farkında değiliz. eşcinsel haklarını savunurken, inandığımız ve bizi ayakta tutan tüm manevi değerleri yok sayarak, eşcinsel haklarında da hiç bir ilerleme kaydedemiyeceğimizi ne zaman anlayacağız?

savunduğumuz eşcinsel hakları içersinde ahlaki değerler var mıdır? varsa bunun ölçüsü ve kriterleri nedir? bunu ne zaman tartışacağız? esasında toplumun genelinde eşcinselliğe karşı olan tüm negatif duyguların temelinde bu husus yatmaktadır. yani toplum, gerçekte eşcinsel insana mı, yoksa onun topluma malolan dışa yansımış olumsuz eylem ve fiillerine mi karşı bir duruş sergilemektedir?

ne zaman eşcinsel haklarından bahsedilse maalesef bizim toplumumuzda varolan ve çözümü de yakın zamanda mümkün görünmeyen, fuhuş meselesi önümüze getirilmektedir. zira, hala tam olarak heteroseksüel topluma eşcinselliğin ne olduğunu anlatabilmiş değiliz. bu konuda özeleştiri yaparak kendimizi sorgulamamız ve yıllardır mücadelesini verdiğimiz eşcinsel haklarının ana kriterlerini tam olarak ortaya koyabilmemiz gerekmektedir.

ne zaman eşcinsellik adına açıklama yapılacak olsa, konu bir şekilde gerek hetero gerekse eşcinsel kesimin ortak sorunu olan fuhuş meselesine indirgenmektedir. bizce bu konunun sadece eşcinselleri değil, tüm toplumu ilgilendiren sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları bulunmaktadır. bu konu, toplumun geneli tarafından değerlendirilip, çözüm yolları hepbirlikte aranmalıdır. artık fuhuş meselesini bir tarafa bırakarak, sadece ve sadece, eşcinsel haklarından bahsetmenin zamanı gelmiştir. fuhuşla ilgili konulara sürüklenmeyip, homofobik düşünceleri haklı çıkartacak, tüm polemiklerden ve tartışmalardan uzak duracağız. biz eşcinseliz, biz müslümanız, biz bu ülkenin vergi ödeyen askere giden ve derdini çeken vatandaşıyız. biz onların kardeşleri evlatları yani kısaca bu toprakların çocuklarıyız. onlar ne derse desin, kendimizi asla bu ülkeyi ayakta tutan değer yargılarından soyutlamayacağız, onları yani eşcinselliğe karşı olan insanları haklı çıkartmayacağız.

9 Temmuz 2010 Cuma

İslam Endişesi


bir endişedir gidiyor... herkeste bir islam için ürperme hali...

dinsiz çevrelerin endişesini bir derece anlamak mümkün. "öteki" dedikleri, anadolu işi, güya dogmatik olan manevi değerlerin yükselmesi onların sorumsuz ve rahat yaşamlarını daraltıyor. psikologlara terapi için başvurularda "ölüm endişesi"nin çokluğundan anlaşlıyor ki, ahiret ve ölüm sonrasına itikatsızlığın bu dünyada dahi zararları var, hayatı zindana çevirmeye yetiyor.

peki kendini müslüman olarak tarif edenlerin endişesi ne için? herkesden ve her yerden tehdit ediliyormuşçasına bir tedirginlik taşımaları ne için? öyle ki, ahlaksızlığı dünyanın öteki ucunda değil hemen yanıbaşlarında aramaları, hatta çocukları için endişeleri yüzünden birbirlerine bile mesafeli durmaları, sıkan hatta boğan bir anaçlıkla çocuklarının üzerlerine düşmeleri ne için?

adeta Allahın verdiği emanetin teklif değil de islam olduğunu algılıyorlar. devasa camiiler, büyük vakıflar, deniz gibi cemaatler ve ilmi deniz gibi kanaat önderlerinin islam için kalkan olduğundan endişe duyuyorlar. sürekli "ahlaksızlık"tan bahsediliyor. giderek yeni neslin bozulması için oluşan şartlardan bahsediliyor.

gelenekleri temsil eden aşiretler arasında gençliğini geçirmiş Said Nursi de Münazarat'ında bu durumdan bahseder. evet, aşiretler soruyor:

"...
Sual - Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Cevap - İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir; göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, mağlûp biçare bir reise yahut müdahin memurlara veyahut mantıksız bir kısım zabitlere itimat edilirse ve dinin himayesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir; yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslâmiyenin mâdeni olan, herkesin kalbindeki şefkat-i imâniye olan envâr-ı İlâhînin lemeâtının içtimalarından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerârât-ı neyyirânesinin imtizacından hasıl olan amûd-u nuranînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir, siz muhakeme ediniz.

...
S - Efkârı teşviş eden, hürriyet ve meşrutiyeti takdir etmeyen kimlerdir?
C - Cehalet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde insan milletinden menba-ı saadetimiz olan meşvereti inciten bir cemiyettir. Benî beşerde ona intisap eden, bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatine fedâ etmeyen, hem de menfaatini ızrar-ı nâsta gören, hem de muvazenesiz, muhakemesiz mânâ veren, hem de meyl-i intikam ve garaz-ı şahsîsini feda etmediği halde mağrurane millete ruhunu feda etmek dâvâsında bulunan, hem de beylik veya tavâif-i mülûk mukaddemesi olan muhtariyet veya istibdad-ı mutlak mânâsıyla bir cumhuriyet gibi gayr-ı mâkul fikirlerde bulunan, hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyet ve meşrutiyetin birinci ihsanı olan af ve istirahat-i umumiyeyi fikr-i intikamına yediremediğinden, herkesin âsabına dokundurmakla, tâ heyecana gelip terbiye görmekle teşeffi isteyenlerdir.

S - Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar.
C - Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elnde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

...
S - İfrat ediyorsun, hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak.
C - Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:
Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tâhir'ler, Yûsuf'lar, Ahmed'ler, ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır."


evet her yeni kuşakla yeni bir dünya kurulur ve yeni algılar ve üslup doğar. Kur'an tazelenerek her asra baktığı gibi o yeni kuşakla da muhatap olur. bu değişimden ürkenler dışlamakla kendi rahatlarını koruyacaklarını düşünürler. halbuki problem yeni nesilde değil zamanın geçmesindedir.

peki bu ürkmek ne için? kendini zayıf görmek ne için? tevekkül, Allaha itimat yeterince büyük bir güç değil mi? gereğinde bir günahkarın omzunda bile bu islamı yükseltebilen bir Allah kendi dininden endişelenmediğini söylemiyor mu? islamdan Allah endişelenmezken, islamların endişe duyması garip değil mi?
"Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçâre insan!
Rahmet ne kadar kıymettar bir vesîle ve ne kadar makbûl bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki: O Rahmet, öyle bir Sultân-ı Zülcelâle vesiledir ki, yıldızlarla zerrât beraber olarak Kemâl-i intizam ve itaatle -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. Ve O Zât-ı Zülcelâl'in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin istiğnâ-yi zâtî'si var. Ve istiğnâ-yi mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcûdâta ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i ale'l-ıtlak 'tır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve iradesinde ve heybet ve âzameti altında nihayet itâatte, Celâline karşı tezellüldedir. İşte Rahmet seni, ey insan! O Müstağni-i Alelıtlakın ve Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatâb eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl sen Güneşe yetişemiyorsun; çok uzaksın; hiçbir cihetle yanaşamıyorsun; fakat Güneşin ziyâsı Güneşin aksini, cilvesini, senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de: O Zât-ı Akdese ve O Şems-i ezel ve ebed'e biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziyâ-yi rahmeti onu bize yakın ediyor.

İşte ey insan! Bu Rahmeti bulan, ebedî tü kenmez bir hazîne-i nur buluyor. O hazîneyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o Rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve Rahmeten li'l-âlemîn ünvânıyla Kur'anda tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmetenlil-âlemîn olan Rahmet-i mücessemeye vesîle ise: salavâttır.
Evet Salâvatın mânâsı Rahmettir. Ve o zîhayat mücessem Rahmete rahmet duası olan Salâvat ise, o Rahmetenlil-âlemînin vüsûlüne vesiledir. Öyle ise sen Salâvatı kendine, o Rahmetenlil-âlemîne vesile yap ve o Zâtı da Rahmet-i Rahman'a vesîle ittihaz et. Umum ümmetin Rahmetenlil-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle Rahmet mânâsiyla Salâvat getirmeleri, Rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir Sûrette isbat eder.Elhâsıl: Hazîne-i Rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediyye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi: "Bismillahirrahmânirrahîm"dir. Ve en kolay bir anahtarı da Salavattır."

besmelenin tarifinden doğan bu hakikat aslında rahmetin ne denli büyük bir güç olduğunu, güce dayanmak olduğunu, huzur bulmak olduğunu da gösteriyor. rahmet ismini tam anlayamayınca o rahmet köprüsünden uzak kalmış oluruz. bu ise bizi endişeli yapar. her hadiseye karşı kendimizi yalnız ve çaresiz buluruz. rahmeti anlamak ise ihtiyaçlara karşı bir servet ve korkulana karşı kudreti bulmak anlamına gelir.

öyleyse eşcinsellikten yada eşcinsel evlat sahibi olmaktan endişelenmeye gerek yoktur. Ahlaksızlığı, eşcinseller değil, yalan konuşanlar hazırlar; terapi olduğunu söyleyenler ve artık değiştim deyip, gizliden hevesinin peşinde koşanlar hazırlarlar; kendinden emin ve kendini tanımış, hayattan beklentisini bilenler değil, fantazileri uğruna insanları üzenler hazırlarlar; tecvidsiz usülsüz yarımyamalak dini bilgisi ile dua tavsiye edenler hazırlarlar...

8 Temmuz 2010 Perşembe

Mi'raç




Mâdem,
Şu kâinat ve mevcudât var ve içinde ef'âl ve icad var.
Hem mâdem muntazam bir fiil fâilsiz olmaz, mânidar bir kitap kâtipsiz olmaz, san'atlı bir nakış nakkaşsız olmaz.
Elbette, şu kâinatı dolduran ef'âl-i hakîmânenin bir fâili ve yeryüzünün mevsim bemevsim tazelenen hayretfezâ nukuşlarının, mânidar mektubâtının bir kâtibi, bir nakkaşı vardır.

Hem mâdem bir işte iki hâkimin bulunması o işin intizamını bozuyor.
Hem mâdem sinek kanadından tâ semâvât kandiline kadar mükemmel bir intizam var.
Öyle ise o Hâkim birdir.


Bir olmazsa-çünkü herşeyde san'at ve hikmet o derece acîbdir ki, o şeyin Sânii, herbir şeye muktedir olacak, herbir işi bilecek bir derecede Kadîr-i Mutlak olmak lâzım gelir; öyle ise, bir olmazsa-mevcudât adedince ilâhların bulunması lâzım gelir. O ilâhlar hem birbirine zıd, hem birbirine misil olacaklar; ve o halde şu acîb intizam bozulmamak yüz bin defa muhâldir.


Hem mâdem şu mevcudâtın tabakâtı, bir ordudan bin defa daha muntazam bir emir ile hareket ettiği bilbedâhe görünüyor. Yıldızların, güneş ve kamerin muntazaman hareketlerinden tut, tâ bâdem çiçeklerine kadar herbir tâife o kadar muntazam, o kadar mükemmel bir sûrette Kadîr-i Ezelînin o tâifeye verdiği nişanları, formaları, güzel libasları ve tâyin ettiği harekâtı, bin defa ordudan daha muntazam bir tarzda izhâr ediyor. Öyle ise, şu kâinatın, mevcudâtı Onun emrine bakar ve imtisâl eder, perde-i gayb arkasında bir Hâkim-i Mutlakı vardır.


Hem mâdem o Hâkim, bütün yaptığı icraat-ı hakîmâne şehâdetiyle, hem gösterdiği âsâr-ı haşmetle, bir Sultan-ı Zülcelâldir.

Hem gösterdiği ihsanât ile gayet Rahîm bir Rabdir, hem izhâr ettiği güzel san'atlarıyla san'atperver ve sanatını çok sever bir Sâni'dir. Hem gösterdiği tezyinât ve merakâver sanatlarıyla zîşuurların nazar-ı istihsanını âsârına celb etmek isteyen bir Hâlık-ı Hakîmdir.

Hem hilkat-i âlemde gösterdiği muhayyirü'l-ukûl tezyinâtın ne demek olduğunu ve mahlûkat nereden gelip nereye gideceğini, rubûbiyetinin hikmetiyle zîşuura bildirmek istediği anlaşılıyor. Elbete bu Hâkim-i Hakîm ve Sâni-i Alîm, rubûbiyetini göstermek ister.


Hem mâdem bu kadar gösterdiği âsâr-ı lûtuf ve merhamet ve garâib-i san'at ile zîşuura kendini tanıttırmak ve sevdirmek ister; elbette zîşuurlardan arzularını ve onlardaki marziyâtı ne olduğunu bir mübelliğ vâsıtasıyla bildirecektir.

Öyle ise, zîşuurlardan birisini tâyin edip onun ile o rubûbiyetini ilân edecektir.


Ve sevdiği san'atlarını teşhir için, bir dellâlı kurb-u huzuruna müşerref edip teşhire vâsıta edecektir.
Ve o ulvî makâsıdını sâir zîşuurlara bildirmekle kemâlâtını izhâr etmek için, birisini muallim tâyin edecektir.
Ve şu kâinatta derc ettiği tılsımı ve şu mevcudâtta gizlediği muammâ-i rubûbiyeti mânâsız kalmamak için, her halde bir rehber tâyin edecektir.
Ve gösterdiği ve enzârın temâşâsına neşrettiği mehâsin-i san'at faydasız ve abes kalmamak için, onlardaki makâsıdı ders verecek bir rehber tâyin edecektir.


Hem marziyâtını zîşuurlara tebliğ etmek için, birisini bütün zîşuurların fevkınde bir makama çıkaracak ve marziyâtını ona bildirecek, onlara gönderecektir.

Mâdem hakikat ve hikmet böyle iktizâ ediyor.
Ve şu vezâife en elyâk Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır.
Çünkü, bilfiil, en mükemmel bir sûrette o vazifeleri yapmıştır. Teşkil ettiği âlem-i İslâm ve gösterdiği nur-u İslâmiyet bir şâhid-i âdil ve sâdıktır.

Öyle ise, o zât, doğrudan doğruya bütün kâinatın fevkıne çıkıp, bütün mevcudâttan geçip, bir makama girmek lâzımdır ki, bütün mahlûkatın Hâlıkı ile umumi, ulvî, küllî bir sohbet etsin.

İşte, Mi'rac dahi bu hakikati ifade ediyor.


Elhâsıl: Mâdem
şu azîm kâinatı mezkûr maksadlar gibi çok azîm makâsıd ve çok büyük gâyeler için şu sûrette teşkil, tertib ve tezyin etmiştir.
Hem mâdem şu mevcudât içinde şu umumi rubûbiyeti bütün dekâikı ile, şu azîm saltanat-ı ulûhiyeti bütün hakâikı ile görecek insan nevi vardır.
Elbette o Hâkim-i Mutlak o insan ile konuşacaktır, makâsıdını bildirecektir.


Mâdem her insan cüz'iyetten ve süfliyetten tecerrüd edip en yüksek bir makam-ı küllîye çıkamıyor, o Hâkimin küllî hitâbına bizzat muhatap olamıyor; elbette, o insanlar içinde bâzı efrâd-ı mahsusa, o vazife ile muvazzaf olacaklar.

Tâ iki cihetle münâsebeti bulunsun: hem insan olmalı, tâ insanlara muallim olsun; hem ruhen gayet ulvî olmalı ki, tâ doğrudan doğruya hitâba mazhar olsun.


Şimdi, mâdem şu insanlar içinde, şu kâinat Sâniinin makâsıdını en mükemmel bir sûrette bildiren ve şu kâinat tılsımını keşfeden ve hilkatin muammâsını açan ve rubûbiyetin mehâsin-i saltanatına en mükemmel tarzda dellâllık eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır; elbette, bütün efrâd-ı insaniye içinde öyle bir mânevî seyr ü sülûku olacaktır ki, cismânî âlemde seyr ü seyahat sûretinde bir Mi'racı olacaktır. Yetmiş bin perde tâbir olunan berzah-ı esmâ ve tecellî-i sıfât ve ef'âl ve tabakât-ı mevcudâtın arkasına kadar kat-ı merâtib edecektir.


İşte Mi'rac budur.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Eşcinsel Kimliğe Saldırmak


bu bloga gönderilen yorumlardan ümitsizlik verenleri burada yayınlamıyorum. hakaret içerenleri dikkate almıyorum. bir kısmını da değerli arkadaşlarımla paylaşıyorum. bir arkadaşım, bu yorumlardan oluşan duygularını şöyle ifade etmiş:


UTANIN KENDİNİZDEN

Anlaşılamayınca üzülüyor insan; son dönemde gayislam.bloga yapılan yorumlarda beni bu şekilde üzdü. Bu blog inançlı eşcinsellerin yazı yazabildiği, yazılanları okuyup bir nebze olsun dini ile yeniden bağ kurabildiği bir blogtur. Heteroseksüel Müslümanlara yönelik olarak eşcinselliği kabul ettirme ya da dayatma gibi bir amacı yoktur.

Eflatoon kaç zamandır intihara kalkışan ve intihar düşüncesinin yoğun bir şekilde kendini gösterdiği eşcinsellerle ilgilenmekte. Peki bu eşcinselleri intihara sevk eden nedir? Aile reddi, toplumsal yaşamın dışına itiliş, yaşam boyu rol model olabilecek gay profillerin yokluğu, aşağılanma vs vs vs.

Yorum sahipleri, el insaf!

Bu blogta yayınlanan ve yayınlanmayan birçok yorumunuzda eşcinselliği meşrulaştırmaya çalışmamızdan yakınıyorsunuz! El insaf! Sadece bu kimliğimiz yüzünden diğer tüm yapıp etmelerimiz ve kimliklerimiz hiçe sayılıyor. Allah aşkına, azıcık utanın! Biz yaşamımızı bu kimlik bağlamında kurma meraklısı değiliz ve eşcinselliğin aslında çok önemsiz bir hal olduğunu düşünüyoruz. Fakat bugünlerde önem kazanıyor ve bu konuda yazıp çiziyorsak, bunun nedeni sizin öfkeniz ve sırf bu durum yüzünden bizleri Müslüman cemaatinin dışında görmenizdir. Karşımıza intihara kalkışan bir delikanlı getirildiğinde, ailesi tarafından reddedilen bir glbtt karşısında, gizlenmek amacıyla sürekli yalan söylemek zorunda bırakılan bir glbtt sizlerin umurunda olmasa da bizim umurumuzdadır. Onlara söyleyecek sözümüz vardır. Çünkü biz Rahman ve Rahim olan Allah’ın kullarıyız.

Şunu açık bir şekilde söyleyeyim; eşcinsellik livata değildir! Siz kötü yorum sahiplerinin tüm argümanları aslında livata üzerine olan dini hükümler üzerine kuruludur. Ne kadın eşcinselliği üzerine düşünebiliyorsunuz ne de çift cinsiyetlilik üzerine… eğer bu konular üzerinde azıcık düşünseniz eşcinsellik karşıtı düşüncelerinizi livata üzerine oturtmazdınız.

Sizlere şunu da söyleyeyim; livatanın meşruluğu tartışması da dini değil politik bir tartışmadır ve kökeni tarihsel olarak Sünnilerle Şiiler arasındaki iktidar mücadelesinin halk indinde bir propaganda aracı olarak kullanılmasıdır. Günümüzdeyse bu hadisleri eşcinselliğe karşı kullanıyorsunuz. Bende size ısrarla soruyorum; kadın eşcinselliği ne olacak? Çift cinsiyetlilerin durumu ne olacak? Çünkü bambaşka bir tartışmanın kavramlarını, delillerini vs. alakasız bir konuya monte etmeye çalışıyorsunuz.

Gerçi buna da bir çözüm yolu bulmaya çalıştınız. Ayetin neshi tartışmaları içindeki Nisa suresi 15. Ve 16. Ayetlerini günümüz meallerinde direk eşcinsellere yönelik ayetlermişçesine çeviriyorsunuz. Yalan olduğunu bile bile… homofobi gözünüzü öyle bir şekilde örtüyor ki ayetleri dahi “DEĞİŞTİRİYORSUNUZ”.

Sizin gibiler ayetlerdeki kelimeleri dahi değiştirirken, müsaade edin bizimde söyleyeceklerimiz olsun.

Şunu unutmayın, bizler alışkınız; kalplerimizin mühürlü olduğunun bize söylenmesine… Maşallah göğsümüzü yarıp içindekileri okuyabiliyorsunuz! Keşke okurken biraz daha dikkatli davransanız! O kalpte Allah ve Resulünün sevgisi de var çünkü. Bu sevgi olmasaydı bu blogta olmazdı. Ama yok sizlere göre bizler art niyetliyiz. Sizlerde zaten kalplerimizden geçenleri dahi bilirsiniz. Bakıyorum da şah damarımızdan dahi bize yakınsınız.

Siz ısrarla bizlere küfür ithamında bulunarak yorum yapanlar! Utanın kendinizden ve artık kabul edin, sizin derdiniz içinizdeki homofobidir. Siz aslında bir eşcinselin “ben bir müslümanım” demesine tahammül edemiyorsunuz. Siz bir eşcinselin “Ben Allah ve Resulünü seviyorum” demesine tahammül edemiyorsunuz. Siz bir eşcinselin Müslüman kimliğiyle konuşmasını, yazıp çizmesini İslam’a karşı bir saldırı olarak telakki ediyorsunuz. Neden? Çünkü bizden (eşcinsellerden) tiksiniyorsunuz.

Ama bunun adı İslam değil, homofobidir. Homofobinizi din olarak telakki etmeyin!

Dönüp durup söyleyegeldiğiniz tek bir söz var: Eşcinselliği meşrulaştırıyorsunuz…

Efendiler!

Biz bu toprakların gayrimeşru çocukları değiliz!

Ve evet, İslam Dininde bizim yaptığımız fiilin meşru olduğunu söyleyen mezheplerde olmuştur! Sünni Zahiriye mezhebi gibi! Yaptığımız fiilin kadın erkek zinasından daha düşük bir ceza gerektirdiğini de söyleyenler çıkmıştır. İmam-ı Azam gibi!

Bizden şunu dememizi bekliyorsunuz: Bu günahtır ve ben suçluyum, “düzelmek” için gayret sarf ediyorum.

Hayır bu sözü söylemeyeceğiz!

İslam dini içinde bize bir yer vardır. Sünni Zahiriye mezhebi bunu söyler. Bizi fiziksel çift cinsiyetliler gibi biyolojik yönden yeniden değerlendirip “meşru” olduğumuzu söyleyen günümüz Müslüman Alimler de vardır. Bize Allah’ın dininde yer vardır. Umuyoruz ki Peygamberin (s.a.v) şefaatinde de bizlere yer olacaktır.

Elinize kan bulaşmasa da ağzınızdan tükürdüğünüz hep kan! İntihar eden nice eşcinselin kanı dudaklarınızda. Nice eşcinseli nefretinizle öldürdünüz! Nicesi “ben Allah ve Resulünü seviyorum” diyordu. Ama sizler homofobinizin nefretine dayandınız. Homofobinizi din telakki ettiniz ve hala utanmadan konuşuyorsunuz.

Hz. Lut (a.s) gönderildiği kavim eşcinsel bir kavim değildi. Öğrenin artık. O kavmin erkekleri tecavüzcü, yağmacı heteroseksüellerden müteşekkildi. Eğer sorun eşcinsellik olsaydı lezbiyenlik açısından da değerlendirme yapılırdı. Eğer sorun eşcinsellik olsaydı bu kıssa Kuranda geçerken cezai müeyyidesi de belirtilirdi. Ama tecavüzün, yağmacılığın müeyyidesi Kuran ve sünnetle ortaya konmuştur. Eşcinselliğin değil. Kuranda eşcinselliğe bir ceza tayin edilmemiştir. Sizin tahrif etmeye kalktığınız Nisa suresinin ayetleri dışında!

Tarih öyle enteresan ki; Kuranın tahrifine karşı şu blog ayakta duruyor! Çünkü homofobi karşısında anlı şanlı İslam Alimleri susuyor. Sonunda bunu da başardınız. Homofobi ile ayet tahrifatına başladınız!

Utanın kendinizden!

Kuranda homofobinize dayanak ayet aramaktasınız.

Gayderviş

9 Haziran 2010 Çarşamba

Homofobi ve İman 2

insan kendi alemine dışarıdan gelen dürtüleri mesajları ve bilgileri yorumlar. bu yorumu yaparken kendi iç kabullerini ve önceden sınayıp kabul ettiği şablonlar ile yapar. eğer şablon ve ölçüsü yoksa o zaman gelen mesaja cevap ve tepki de ölçüsüz olacaktır.

dini kimliği ile dini bilgileri yorumlamak göreceli olarak kolaydır. eğer cahilse o zaman tepkileri fanatikçe olur. milli kimliği olan birisi milliyetçiliğini, diğer milletlerin onun güzelliğini tamamladığı, insanlık içindeki en güzel renk olarak görüyor ve yaşıyorsa yorumu tüm dünya kardeşliğini içine alır. eğer tek gerçeğin kendi milli değerleri olduğunu ve dışındakilerin çirkinliğine hükmetmiş ise artık o faşisttir. cinsel kimlik de bu formüle uyar. sahip olduğu kimliğin karar taşlarını oluşturan değerler tüm "diğerlerini" tanıyarak kendi güzelliğini tabir ediyor ise sağlıklı bir cinsel kimlikten bahsedilir. yoksa artık bu homofobidir.

insan basit bir teknik cihaz gibi olmadığı için bu hatalı düşüncenin teknik tamiri de kolay değildir. fanatism, faşism yada homofobi çok derin ve zor bir tedavi yöntemi ve bilgilendirme ister. çünkü yanlış parça bilincin ne kadar derininde, hayatın ne kadar erkeninde ise o denli kemikleşmiş ve değişmesi o denli zor hale gelmiştir.

çoğu kere bu hatalı durum, kişiler bir cinayet sonucu mahkemeye yada bir şikayet sonucu muayenehaneye geldiğinde farkedilir. ya gelemeyenler? ya ortada hala gezinenler? ya hala bize bir kimliğimizden ötürü nefretle bakan bakışlar?

yanlış eylemin çapı büyüdükçe basının ilgi odağı olur. kendini çoğunluk zanneden ve azınlıktan herhangibirine sırf o kimliği onda zannettiği için şiddet uygulayan ve güya kendine gelebilecek bir tehditi savmak için karşısındakinin canına kasteden bu problemli bireyler için artık hem hukuki bir ceza hem psikolojik bir terapi hem ciddi bir bilgilendirme gerekmektedir.

insanlar ise tüm detaylardan arınmış ve artık özü uçmuş bir haber olarak sanki birbiri ile ortak metni yokmuşçasına haberdar olup toplumlarındaki oluşan hadiselere hayret ederler. oysa bir yerlerde arşivler aynı dili konuşmakta, birileri aynı hastalığa işaret etmektedirler.

öfkeli saldırının alt metninde karşısındakini yoketme isteği onu görür görmez çıkmaz. bu istek karşıdakini izlemeye engellenemez bir istek duyup, takip edip, güya hasım kabul ettiği o kimlikten insaniyeti görmeye başladığı, aslında onun da kendi gibi olduğunu hatta kendinde ondan da çok şeyler olduğunu farketmeye başlaması ile çıkar. önceden aldığı yanlış bilgiler bunun büyük bir pislik olarak şimdi ona da bulaştığı alarmını verir. artık kaynağı kurutmak gerekmektedir. halbuki kendinde gördüğü bulaşma değil, zaten baştan beri varolan karakteridir. bu karakteri edeplendirmek ve prensipleri olan bilgi ile hareket eden bir şahsiyet haline getirmek maalesef o ortamda kişinin kendisinin görebileceği bir durum değildir. eğer diler ve ister ise o bedenin sahibi onu o erdemli seviyeye yöneltir. bunu talep etmek birinci adımdır. neticesini ise islam "iman" olarak tanımlar. gerçekten de sad-ı taftazani'ye göre iman, kişinin kendi cüz-i ihtiyarisini, gayretini, gösterdikten sonra, Allahın dilediği kulunun kalbine ilka ettiği bir nurdur. bu nur, bu ışık baktığı heryeri aydınlatıp manzaranın tekil olduğunu ve o bütünlüğün içinde, bütünlüğün sahibinin kontrolü altında emniyet duymayı netice verir. imandan gelen huzur halinin bir manası da budur. bu ışık her nereye bakıyor ise orada bütünlük vardır. ister dini milli ister cinsel kimlikler, ruhlar yada eşya farketmez. birey bu büyük ordu içinde görevini bilen ve ahenk ile hareket eden bir er gibi yerini alır. tüm ahenkten doğan şereften ve neşeden payını alır. bunu bilir, hisseder ve yaşar. bu ahengte olan yüz kişiyi ihtar ederek dikkate sevketmek, bu şuuru taşımayan on adama şuur kazandırıp uyumlu hale getirmekten daha kolaydır.

sosyal hayatın ahengini isteyenler kur'anın mesajlarını dikkatle algılamak zorundadır. başı ağrıyanın ilaca ihtiyacı daha fazla olduğu gibi, kimliklerinden ötürü canı acıyanın da bu mesajlara ihtiyacı herkesten fazladır.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Cinsellik Cahillik Uçurumları


evlat bu dünyada insanın yüzünün tebessümüdür. ilk doğduğu andan itibaren cazibe merkezidir. hatta en bebek sevmeyen çoğu annelerin hissettiği gibi onlara bedenlerinden gönderilen en tatlı besin olan sütle beraber, kalplerinde açılan şefkat ile kendilerine hayret eder tarzda değişip tam anne tavrına girerler. babalar ellerine aldıkları ilk anda o duygu fırtınası, kalplerini geri dönülmez bir biçimde değiştirir. artık o baba kimseyi kendinden daha iyi görmek istemez, evladı dışında... bu biyolojik ve psikolojik değişim büyük bir heyecanla yaşanır ve aileye ayrı bir hava getirir. birbirine perçinler. artık ebeynin tüm yaşamsal öncelikleri arkada kalır ve başköşeye, kudret tahtına, en kudretten yoksun oturur. meyilleri emir kabul edilir, tebessümü bayram olur.

kendini sevdirmeyi bilen küçük kızlar ile sevilmesi gereken afacan oğlanlar artık ailenin övüncü ve ilgi merkezidir. her yaş aldıkça sevimlilikle ve hareket hızları artar. geliştikçe güzelleşirler. sonra bir gün yüzlerine yetişkinliğin rengi gelir. daha kendileri farketmeden, ebeveyni olan annesi babası farkeder.

ebeveynin yıllar boyunca onun etrafında ördükleri muhafaza kabuklarını tınmadan yine çocukça kendi grup oyunlarına yönelirler. lakin ters bir tepki ile dışarı çıkmaları yasaklanır. halbuki onlara yasaklanmak yerine grubu seçme ve grubu analiz edebilme yeteneği kazandırması gereken aile zamanını tembellikle geçirmiş, kendi yemediğini yedirerek karnını tok tutarken, tecrübesini aktarmayarak kalbini ve aklını aç bırakmışlardır. şimdi de desteklemek yerine kösteklerler. oysa ilahi kanun o çocukların önce sosyalleşmesini sonra o sosyal yapı içinden ideal eşini seçip onunla hayatı paylaşmasını istemektedir. bu şiddetli kanunu her kuşak ahlaksızlaşmak olarak algılayıp cahilcesine engellemeye çalışır. sonunda o küçük cennet çatırdamaya, damı ve kapısı dağılmaya başlıyor zannederler. oysa ebeveynlerin kendilerine hiç kimse bu küçük dünya cennetinin sabit olacağına dair söz vermemiştir. eflatundan beri binlerce yıldır tarihe hep "yeni nesil de amma bozuldu" diye yazmaktan geri kalmazlar, kendi gençliklerini unuturlar...

gençler birer bireydir. tecrübesiz de olsalar danışacak ve destekleyecek büyüklere hep ihtiyaç duyarlar. en dik başlı bile uygun ve münasip bir şekilde kendi ruhuna yakın meseleleri dinlerken uysal ve sevimli görünür. evet Kur'anı candan dinleyenleri yüzlerinden tanırsınız. bilmedikleri hayatın güzelliklerini keşfetmek kadar heyecanını bilenlerle paylaşmak çok keyiflidir. lakin ebeveynlerin gergin bakışları onları da ortamı da artık germektedir.

sonunda gerilim nefrete, nefret düşmanlığa, düşmanlık savaşa dönüşür. en korkulan olur: genç ve güzel kızın ahlaksızlığı kapalı tutulduğu odalarda geçmemiş, okutulan efsunlarla, götürüldüğü psikologlarla terapi görmemiş, şimdi bu azgın (!) hakkında ailesine bir leke bulaştırmadan halli için hüküm verilmiştir. o edepli ve Kur'anın sesini dinleyerek yuva kuran aileden, Kur'andan önceki karanlığın canavarları çıkmıştır.

burada iş fiile dökülmeden önce keşke ebeveynin içinde bulunduğu gergin durumda ona ulaşacak birileri olsa diyor insan... ona bağırsalar çağırsalar ağlasar ama sonraki adıma geçemeseler. ahlak hattı gibi onları cezbedecek bir hile bile olabilir, maksat o cahilliği caniliğe çevrilmeden engelleyebilmek...

Allahın dünya sınavını yaparken bizlerin ilmi dairesine giren kısımdan bizi sorguluyor olması çok güzel... bizi bizim gözlerimizden görüyor olması heyecan verici... iffeti konusunda derdi olmayan zaten zararı da olmayan genç kızın gözlerinden onu izleyip, dualarını en güzel şekilde cevaplayan, aynı anda ailesini izleyip onlara da yüzlerce küçük ihtarlarda bulunuyor. öfke gözlerini kör etmese görecekler...

kainata halife olarak gönderilmiş insanların kendi evladını kimliği yüzünden öldürdüklerini duymak çok yakışıksız. insanlığa hiç yakışmayan, islama yakışır mı? bu tertemiz küçük dünya cenneti aileyi niçin bu duruma düşmeden onlara ulaşamadık? Rabbimden bu hali bu ümmetten almasını diliyorum.

Kur'an gaybı malumla ders verir. yani bilmediğimizi bize öğretirken bildiklerimizden başlar. bu dersi alanlar yukarıdaki örneği okuyup sindirdiklerinde eşcinsel evlada sahip olmanın durumuna intikal ederler. dini milli ve cinsel tüm kimliklerle beraber düşünürler. kendi evlatlarını dinsiz, milliyetsiz, ahlaksız ilan edip damgalamadan ve onunla köprüleri yıkıp, savaş ilan etmeden yürekleri erir. ardındaki dehşeti görürler...

ebeveyn, evladının başına sümsük vurarak, döverek, odalarda kapalı tutarak değil; hal dili ile yaşayarak, sıcaklığını ve tecrübesini paylaşarak, sıkıntısında ilk adres kendisi olmasını sağlayarak evladına yararlı olur. onun düşmesini engelleyerek değil, düşünce kalkmasını sağlayan desteği vererek hayatı kolay eder. düşene vurulmaz, çünkü yerdeki kendi evladıdır. o evladını tanımayıp vuruyorsa, o zaman onun hukukunu kim koruyacaktır?

ilginç olan bir nokta da ebeveynin içinde gizli kalmış ve bastırdığı açlığının evladına miras kaldığıdır. çünkü o sebepsiz korkularla kaçındığı konuları hal dili ile evladına ders vermiş olur. rahat ve her konuda evladı ile dostane sohbet etmeyi başarabilenler evlatlarını kazanırlar.

artık bilgi çağına girdiğimiz bu günlerde evladına değil kötü muamele eden, onu ötekileştiren aile bile kalmamalı. ailenin korunması sanırım ailenin doğru analizinden başlayacaktır.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Nefretin Anatomisi

insanı dünyaya koyan sevgidir. kainatı var eden meylin, en büyük motivasyonu sevgi olduğu gibi...

sevgiyi görebilmek dikkat ister çünkü, bakılan yerde ya sevgi parlamış gitmiş, yada henüz parlayacaktır. sevginin o gülümseten ışıltısı her zaman görünmez. öte yandan tecrübe ile sabittir ki, her halin her tavrın her fiilin bir kemal hali, güzel hali, sevgiye layık bir seviyesi vardır. bunu tutturamayan ara basamaklar ise tarihe zenginlikler olarak geçer, alternatifler olarak geçer. geride hafızalarda tatlı hatıralar bırakır ve başka bir alemde yeniden hatırlanana dek tutulurlar.

nefret ise sevgi ışığını söndürmek isteyen bir karanlıktır. düşmanlık yapmak onun fiiller alemindeki adıdır. büyük alimler "düşmanlık"a düşman olmayı hayatlarının motosu kabul etmişler.

nefreti görebilmek için dikkate gerek yoktur. o parlayan sevginin arka fonundaki belirsiz siyahlıktır. insanı gülümseyişini yüzünde donduran o karanlık, kolayca heryeri işgal etmiş gibi görünebilir. bu sebeple gayrete gerek yoktur. nefretin içinde ataletten, tembellikten, vurdumduymazlıktan, cehaletten bolca sermaye bulunur. bu garip karışımla sevgiye ulaşma yollarında yürümüş de nihayete ulaşamamış tüm adımları zaptetmek ister. eğer sevginin o beyaz ışığı değilse, tüm gri geçişler de dahil her şey kendisinindir zanneder.

halbuki, tüm varlıklar, varolma kalitelerini sürekli daha yüksek bir basamağa taşımaya ittirilmekte, daha parlak olarak sevgiyi ışıldatmaya cezbedilmektedir.

her yaşam formu, tüm algıları ile hayatın şevki ile kemalat basamaklarını çıkar. her adımda hem çıkmaktan gelen o yükselişle kendi ferahlar ve sevgi ışığını gösterir hem de kendisi sevilmeye layık olur.

her idrak sahibi, kalbinde ekili binlerce gizli yeteneklerini başa gelen hadiselerle farkeder. kendisini okumaya ve kendisini izleyenlere okutmaya başlar. tanımak mertebeleri ilerledikçe sevginin de kıymetini anlar. ama hayatın içine karışmış gelen büyük bir sınava da yaklaşmaktadır. bu sınav onun nefretle savaşıdır. onunla savaşırken onun gibi olmak tehlikesini atlatabilmek ve sevgiye layık davranabilmek maalesef pek az insana nasip olur. çoğu o yolda yarım kalmış bir anı olurlar...

nefretle başa gelen bu hal bir musibet değildir. çünkü bazıları o sınavı doğru tavır göstererek atlatırlar. tüm izleyenlerin yüreklerine sevgi eker ve onları da parlatırlar. sevgi zorlukla yapılmış, en pahalı bir eser olarak o kazanılmış yüreklerde ışıldar.

bu en zor anın üzerinde durduğunuzda karanlığın her tarafı fırtınalı bir şekilde sardığı sönmek üzere olan o ışıkçık için durumun endişe verici olduğunu gözlemlersiniz. o anda ona verilecek en güzel kuvvet tesellidir.

gamlı yüreğe su serpmek tesellidir. hemen az bir zaman sonraki büyük aydınlanışa götürecek en büyük kuvvet tesellidir. kuvveti dağıtmayıp sabretmenin sırrı tesellidir. inayet ve yardımın yetişip, olayların tersine döndüğü ana taşıyacak en emin kurtarıcı tesellidir. İsa A.S.'a yüzünü yeryüzünden semaya çeviren, "ben gidiyorum, vakta ki tesellici gelsin" dedirten tesellidir. Peygamberimize A.S.M. "Allah indinde amellerin en faziletlisi (farzlardan sonra) Müslümanın kalbine sürur vermektir" dedirten tesellidir. teselli onun en büyük sıfatlarından birisi olmuştur.

teselli ile yarım kalan yollara devam takati gelir, yarım çıkılmış basamaklar kolaylaşır. bu ortaya konulan tembellikten sıyrılıştır, karanlıktan kurtuluştur. karanlık arkada kalırken artık tek hedef kemalatın aydınlığıdır.

insanın varlığını tanımlayan tüm özellikleri eğer başkaları ile de ortaklıklar içeriyor ise genel isimlerle adlandırılırlar. bu isimlere yakın olmak göreceli olsa da taşınan birer ünvan gibi olur. o ünvanlar o kişinin sıfatı haline gelir. sıfatlar başlıklar altında toplandığında ise kimlikler inşa edilmiş olur. dini kimliği onlarca alt metni ile tüm itikat alemi ifade eder. herkes farklı olduğu halde onu genel bir sınıfa sokar ve tabir eder. kimi zaman tavırlarına yön verir, kimi zaman hedeflerini ve önceliklerini düzenler. milli kimliği hayatın kolaylaşması için bir araya gelmekte ve gayretin ortaya çıkmasında onun iç dinamiklerini tarif eder. cinsel kimliği kemalat mertebelerini çıkarken teselli arayan gözlerinde ümidin parlamasını sağlayacak iletişimin kurulabilmesi için gerekli köprüyü açar.

bu arada karanlık da boş durmamaktadır. onu atalet karanlığına atabilmek için ümitsizliği, yolundan alıkoyabilmek için bezginliği ve sabırsızlığı, teselli köprülerini kesebilmek için ise nefreti kullanır.

nefret abes görmekle başlar. acayip karşılamak ve abes görmek aslında en son insana düşer. doğduğunda hayvanatın en muhtacı olan, yıllarca bakılmakla hayatı zar zor öğrenen, inada meyilli ve cahil olan insanın buna hakkı olmadığı halde kendisindeki emanet olan nefis ile kendini mükemmel görür, kendi dışındakileri abes görmeye meyl eder. acayip kabul etmek, durduk yerde hayal kırıklığına uğramak, sürekli bahar yağmuru gibi üzerine yağan, depresif hallerden hallere düşmek onu yorar. halbuki kendine biraz baksa kendindeki acizliği hissetse ve idrak etse, bu vicdani tavrı diğer insanlara uygulasa o zaman abes göreceği bir tavır kalmaz.

nefretin sonraki adımı ötekileştirmedir. insan insanı abes göre göre ötekileştirir. isim takar. onlar ve bizler bahsi hayatını işgal etmeye ve ruhunda siyahlık yayılmaya başlar. bu insana yapılacak en güzel tavır ise hediyeleşmektir. eskiler "el insanü abid ül ihsan" yani insan ikrama köledir demişler. henüz kökleşmeden onu doğru yönlendirmek böylece mümkün olur. eğer kendinde bu durumu hissediyor ise alacağı önlem tekrar etmektir. insan olduğunu, kul olduğunu tekrar etmektir. o tekrar ile tesbih etmektir. dilini kalbini varlığını tesbihat ile korumaktır.

nefretin sonraki adımı düşmanlıktır. eğer öteki ile bağlar hediye sevgileri ile tamir edilmezse, yönünü kemalattan, gözünün gördüğü ötekiye çevirir. ona en korkunç ismi takar yani ona "hasım" ve "düşman" olur. Sad-ı Şirazi "bu hayatın saadetini iki kelime kazandırır" der: "dostlarına karşı mürrüvetkarane muaşeret ve düşmanlarına karşı musalahakarane mudara". düşmana karşı, onu sıkıştırmadan barışçıl bir idare etme sanatını keşfetmek gerekir. eğer düşmanlığı kendimizde hissediyorsak, o zaman bir olmanın sırlarını tekrar keşfetmeli ve kalbimizdeki düşmanlığa düşmanlık etmeliyiz. bu da çok tefekkür ile başarılabilir.

çağımızda sevgi - nefret mücadelesi en son sınırına dayanmıştır. tüm kimlikler üzerinden ve bireysel toplumsal yada en geniş dairesi ile siyasal cephelerden büyük bir mücadele haline gelmişken bu dehşetin karşısında dini kimliğine hem muhtaç hem ürkek, milli kimliğine karşı hem sıkıntılı hem cahil, cinsel kimliğine karşı hem anlayışsız hem fanatik bir insanın durumu elbette çok zordur.

kısacık hayatımızda yazabildiğimiz küçük harflerden geriye sevgi kalabilmesi için, yol almaya çalıştığımız hayatta aydınlığa çıkabilmemiz için, birlikte yürüdüğümüz insanlardan teselli alabilmek ve teselli verebilmek için en hassas olmamız gereken nefretten uzak kalmaktır.

neferetten nefret eden ve sevgiyi seven bir yolda ilerlemeyi herkes için diliyorum.