29 Ekim 2010 Cuma

Kimlik Kardeşliği


islam doğmak başka bir şey islam olmak başka bir şey. bunu en iyi eşcinsel olmak durumunda kalanlar, "artık anlıyorum ki ben eşcinselmişim" diyebilenler bilir.

eşcinsel doğup tüm çevresi onu destekleyenler başkadır. bin savaş atlatıp yaralar içinde kendini kabul edip yıkılacak kadar yorgunluğa rağmen ayakta durmak bambaşkadır. bunu da ancak islam olmak endişesi taşıyanlar anlayabilir.

her asır bir başka sınavın ateşinden geçmiş. yaşadığımız dönem ise kendine özgü başka bir atmosferi bize sunuyor. güzellikleri ve tehlikeleri ile hiç başka çağlara benzemeyen bambaşka bir atmosferi soluyoruz. medeniyet nimetleri tümüyle önümüzde açılıp ayaklarımız altına serilirken, hiç başka çağlarda görülmemiş vahşetlerin tehlikeleri de ardımızda beliriyor.

kitlesel ve toplumsal hareketler eriyip ufalanırken, birey daha öne çıkıyor. kişilik özellikleri kıymetleniyor. insan kendini tanıyor ve sorguluyor. dünya mirası onunla değerini buluyor. insanlığın muhasebesini tartacak bir bireysel bilgi zenginliği her arzu edenin eline geçiyor. genel kurallar ve kanunlar kayboluyor, özgürlükler ve sorumlulukar keskinleşiyor. kendi hürriyetinden daha müsamahasız ve konuşmayı ve iletişimi güç kabul eden bir çağın rüzgarı esiyor.

insanların karşısındakini tanımak için kullandığı kimlikler çeşitleniyor, sivriliyor, uzmanlaşıyor. ait olmak olmamak bir tarafa artık bilmemek bile çok büyük bir çağdışılık muamelesi görüyor. bu kadar değişime rağmen değişmeyen şey ise insanın kendisi... zaafları ile acizliği ile ihtiyaçları ile öylece bu asrın kapısında duruyor. içerideki renkler onu cezbederken tehlikelerin pek azını sezebiliyor. korunmaya çalışırken, kendisinin de bir canavara dönüşebileceğini unutuyor. kendi kıymetlerini, maddi manevi birikimin oluştururken nimetlerden yararlanırken en vahşi çağların insanları gibi olabiliyor.

en son gelen kuşakların bu ağır imtihanları onların hakkında bir vicdansızlık değil. çünkü yetenekleri bunu kaldırabilecek şekilde donanımlılar ve hassaslar... tüm insanlığa neticesi tarafından bakabilmek tartabilmek, elbette büyük getirileri ile beraber riskleri de taşıyor. hemen her kimlik için aynı zor adımlar atılıyor. bacaklarının varlığını hisseden bebeğin yürüme iştahı ve gayretleri, onu ayağa kaldırmaya yetebiliyor. uğraşı ve emek ağrı ve kramplara karışıyor. başarı adımları geldikçe adımlar hızlanıyor. insan koşuyor. gariptir cani de hırsız da koşuyor, doktor da polis de koşuyor. koşmak var, koşmak var... hayra koşmak ve iyiliğe koşmak, ayaktan beklenen fiildir. kötü örnek, örnek sayılmaz. o sebeple insanlığı yürümeye teşvik her zaman esastır. onlarca engele rağmen insan yürür. yürümelidir. yürüyebilmelidir. asıl yürümek ise adımları o ayağı veren namına kullanıp bu değerli cihazın hakkını verebilmek ve şükredebilmektir. kimi hakkını veremeyenler ahirette ebedi ayaksız olarak kalır, kimi bu dünyada yürüyemeyenler sarsılmaz itimatları ile ebedi ayaklara kavuşurlar. mantık bunu gerektirdiği gibi, dünyanın ve ebdiyetin kanunu koyan da böyle ilan etmiştir.

işte primitif ve basit örnekte ve yürümek bahsinde bir çizgiye geliveren insan daha zor sorularda çuvallamaya hazır bir öğrenci haline gelir. temel hayat bilgilerinde ayrışmaya başlar, hayat algısı farklılaşır. sıralamalar değişir. gelenekler ve bilim, atadan gelen islam anlayışı ile islam olmak derdi, kabuller ve analizler, korkular ve cesaret tüm karaktere yön verir. bazıları peşpeşe eklenen küçük böcekler gibi öndekine eklenip daha rahat edeceğini düşünür. bu bakış bu çağın sınavında işe yaramayacak bir kopya çekme şeklidir. kalabalık çağımızın içinde kendi yalnız kalabilen, kendi içindeki kalabalığı keşfedip, kendisi ile yüzleşen, acizliğini ve fakirliğini idrak edenler için ise büyük bir fırsat kapısı önlerinde açılır. bu sınavın sebebini ve sınavda yapmaları gerekeni sorabilenler, kendi kolaycılıklarından vazgeçerler. sığındıkları bir makamın kudreti ve zenginliği onlara kefil olur. onunla irtibat kurabilenler huzur hali ile bu bağın devamını dilerler. bu bağın gereği olan tek değer yalnızca kıymeti bu bağa vermektir. onun dışında hiç bir güvenceleri kalmaz. gariptir ki, güvencesi olanların ötesine geçerler. güvence olarak dünyaya sarılanın ümitleri yoka koşan bir dünyada kalır. başta hiç hoş gelmeyen lakin iritbat kurdukça imanın kıymetini anlayanların ümitleri, ebede onlarla beraber gider.
bu ince sırları dışarıdan bakanların deli diyeceği bir defineci gibi dağ başlarında ve mağralarda arayanlar tarihte yaşamışlar. günümüzde ise her çağdakinden çokturlar. çünkü yüksek idrak insanı ortak akla sevkeder. bu ortak akıl ise geçmişi ve geleceği aydınlatır hatta uzakta kabirden ötesini de gösterir...

bunca telaşeler arasında madem ki senin kimliğin bu o zaman sen bu idrakten yararlanamazsın demek hiç kimsenin haddi değildir ve olmamış. zaten soruları zor bir sınavda herkes birbirine bakarken sınıf arkadaşına dışarı çıkması gerektiğini çünkü layık olmadığını söyleyen talebe edebi aşmış olur.

islamla imtihan olmak, islama muhatab olmak, ebede muhatab olmaktır. islamın muhatabı ehl-i sünneti alevisi vahabisi ile, erkeği kadını eşcinseli travestisi ve transseksüeli ile, beyazı zencisi, hintlisi ve çingenesi ile, teisti deisti ateisti ve agnostiği ile tüm insanlıktır. çünkü sınav birdir. sınava giren insanlık birdir. sınava girilen yer birdir ve sınava girilen zaman birdir. bu bilinci yaygınlaştırmak bir araya gelmek ve konuşmak paylaşmakla olur. ne olursa olsun irtibatı kesmemek ve küsmemek ile olur. bu çağın kuralına uymakla olur.

evet çok acayip şeyler "o" insanlardan görüyoruz. çok garip şeyler "öteki" hakkında duyuyoruz. hatta "diğeri"nin yaptıklarına tahammül edemiyoruz. hele "başkası" sanki bu asırda yaşamıyorcasına inatla kendi geleneğini getirip bize dayıyor. işte tüm bu öteki diğeri ve başkasının bizce abesliğine rağmen konuşmak ve dostluk yapmak irtibat kumak zorundayız. illaki ondan alacağımız bir şey olacaktır. her yeni bakış açısı bizi önyargılarımızdan kurtarırken, köşelerimizi biraz daha yumuşatırken, hayata tahammülümüzü ve sınava karşı tavrımızı güzelleştirecektir. çağı çözüp, dinamiklerinden yararlanıp yükselenler hem islama hem ebediyete muhatab olabilirler.

24 Ekim 2010 Pazar

Bağdaştırmaca

eşcinsellik ve müslümanlık aynı bedende nasıl barındığına hayret eden yorumları inceliyorum. hakaretli olanları siliyorum. farklı kimliklerden olanları inciteceklerini düşündüklerimi okuyorum, buraya koymuyorum. nasıl diye soranlar her iki kesimden de varlar.

inananlar nasıl diyorlar?

nasıl islam gibi güzelliği eşcinsellik gibi ahlaksız bir fiille yanyana getirebiliyorsunuz?

diğer yazılarımızı da okuyup aslında o durum ile bu fiili aynı anda zaten kimsenin yapmadığını, meselenin bu olmadığını, sorunun onların dahi tanıdıkları içinde varolan eşcinselleri susturmakla hallolmadığını, yalan perdeler arkasında, saçılıp dökülene kadar devam ettiğini, bir gün "ele güne karşı" korkulanın ortaya çıktığını bu sebeple baştan baskıdan vazgeçilmesi gerektiğini anlatıyorum. insafı varsa düşmanlığı bıraktığı gibi toplum içinde eşcinseller için rol modeller ve toplumun ahengine katkı sağlayacak örnekler bulunması gerektiğine kanaat getiriyorlar.

inaçsızlar nasıl diyorlar?

nasıl eşcinsellik gibi elit, başkaldırıcı ve herşeye tepkisel yaklaşan bir durumu islamla yanyana getirebiliyorsunuz?

yine aynı şekilde diğer yazılarımızda da detayları anlatıldığı gibi eşcinsel hem hassas hem dikkatlidir. içinde bulunduğu yeri inceler. bu kadar hassas yapılmış, intizamlı mekanın elbette bir mimarı, yapıcısı ve sanatkarı olduğunu görür. binayı gören mimarı inkar edemez. çünkü o bina bir dil ile kendini, bin dil ile ustasını tarif eder. bu dünya binasında, o, kıymet verilmiş bir misafir olarak izlenmektedir. çünkü başta hatıraları olmak üzere her yere kayıtları düşülmekte, hücrelerine varana dek kayıtları alınmaktadır. hem herşeyden istifade etmekte çok düzgün işleyen bir sistemden faydalanmakta ve bazen de ortamı karıştırmaktadır. öyleyse sistemin sahibine karşı sorumlu olması kaçınılmazdır. faydalandıklarından ötürü teşekkürünü iletebileceği merci, elbette o hassas dengeyi ona verendir. eğer başarabilirse yalnız kendisini değil tüm düşünebildiklerini teşekkürüne dahil edip, onları teşekküründe temsil edebilir. hem ölüme karşı varlığı ile zayıf ve fakir olarak beklemektedir. ona ebediyeti satın aldıracak bir zenginliği, hüznüne karşı ebedi yanında olacak sevdiklerini arayıp bulmaya muhtaçtır. bunu talep etmeli ve samimi isteyip sabretmelidir. gerçeğin gelip gözü önünde açılması ile o kapıdan geçilir. işte buna eşcinselin ihtiyacı herkesten fazladır. itilmiş ve yalnız olmak onu bu kavramı aramaya iter. ya araştırır yada bu ihyiacı susturmak için eğlenceye sarhoşluğa kaçar. lakin ona bakmayınca, ölüm onu görmüyor değil! düşünmeden yaşayınca vicdan onu sormuyor değil! tüm sevdiklerimizi ilgilendiren ebediyet meselesi onu da yakalar. kimi zaman da birikmiş borcunu peşin alır. bunu görüyoruz. öyleyse ölüme karşı, nimetlere karşı, dostlara sevdiklere karşı duruşumuzda islam bizim için vazgeçilmezdir.

bu kesimlerden eşcinsel olmayan ve kötü örneklere takılıp kanaati kötü olanlara diyecek bir şey yok. ne zamanki hayatlarına eşcinsel birisi girer ve onu gerçekten tanırlar, o zaman durum değişir.

hem eşcinsel olup hem de eşcinsel nefreti onu kötülüğe itenler için durum daha zordur. kalın kalkanlar altında o hassas eşcinselliğini korumak için klişe tepkilerle kendini korur. kendini korumak için eşcinselliğe hakaret eder. eşcinsel kimliğin toplum içinde ortaya çıkışına bile düşmandır. zaman tüm bu zeka oyunlarını ters yüz eder. kişiyi kendisi ile yüzleştirir. işte o an artık taklit ettiği kesime ait olmadığını, eşcinsel ve yalnız olduğunu idrak eder. intihar bu yalnızlığı bitirmek için ilk çözüm haline gelebilir. kayıtlara "sıkıntısı varmış, bunalımdaymış" diye geçen ifadeler aslında sonradan farkına varılan bir kimlikten haber verir, rol yaparak geçmiş bir hayattan haber verir.

kimliklerine korkmadan bakıp onların yüzlerini güzele hayra ve uyuma çevirebilmek, hem hayatı yaşanır kılar, hem ölümü çekilir kılar, hem sevgiyi ve doğruluğu tam kılar...

5 Ekim 2010 Salı

Muhafazakarlık

muhafazakar demek töreye uyan demek. töre ve gelenek ise insan felsefesi karışmış bir kavram. öyle ki çocukları neslini devam ettirirken, töresi de onun şahsiyetini devam ettiriyor gibi görünüyor. töre, "ele güne karşı" her seviyede topluluğu koruyor.

nasıl ki insanı büyütüverseniz, mensubu olduğu cemiyet ortaya çıkar ve cemiyeti küçültseniz, bir insan gibi tasvir edilebileceği düşünülür. mensupları cemiyetin ortalamasına yakın dururlar. lakin bu ortak payda dinin ilahi düzgünlüğüne her zaman yaklaşamayabilir, felsefenin klişelerine uyamayabilir. bu bulanıklık dahilinde zaman gelir işlemini yapar ve içindeki niyetini fiiline çıkarır. işte o zaman o fiil niyetine mutabık, uygun ise cemiyet de devam eder, o duygu birliği ve payda da devam eder. değil ise tarih yapraklarında bir hatıra olur. bu cemiyet en küçüğünden bir aile bir mahalle bir semt de olabilir, bir devlet bir din bir millet bir ideolojinin mensupları da olabilir. bu oldukça geniş uygulama ve belirsizlik kaideleri kesin hatlar haline ancak tarih bilminin terazisinde tartılmakla gelebilir.

muhafazakar eylemler ardında muhafazakar kimlikleri çağrıştırır. genelde muhafazakar olmayana göre bağnazca ve yeniye kapalı bir duruş gösterir. yenilikten ve farklılıktan korkmak ve endişe duymayı ortaya çıkarır. onun olası zararlarına karşı ona tedbir almak hatta bazen müdahele etmek tavırlarına girer. bu kimlik bazen siyasi kimliklerden de bir şekilde destek bulur. gariptir tarihte çılgınlıkları ile namlı türk kimliği yada değişkenliği ve hürriyet anlayışı hayret içinde bırakan islam kimliği bazen muhafazakarlığa basamak ve alet olur.

muhafazakarlık bazen bu müdahelesine kalkışırken bunu aileden başlayarak tüm cemiyetleri korumak namına yaptığını söyler. oysa koruduğu şey mevcut tüm varolan kendi öz halidir. bu halin içindeki gayr-i dini ve gayr-i milli olmayanı muhasebe etmeden tüm kötürümlüğü ve eksikliği ile beraber tüm mevcut sistemi yokoluştan korumak adı altında her cemiyetten yardım talep eder.

muhafazakarlığın bu durumu o yenilik ve yıkıcılık olarak gördüğü nokta kendinde olmadığı için değildir. yenilik ve yıkıcılığın aleni ilan edilişi onun içindeki tüm taşları yerinden oynatacak gibi ona heyecan verdiği içindir.

gerçekten o taşlar yerinden oynar mı? elbette hayır. din bu kadar değişim geçirdiği halde kulların değil, hala Allahın dinidir. milliyet genetiğine kadar bu kadar farklılaştığı halde korunan değil aidiyet hissedilen bir kimliktir. cemiyetlerin varlıkları korundukları için değil, Allah böyle dilediği için devam eder. hepsinde de ibretli dersler vardır. mensuplarına da ancak Allahtan af dilemek ve niyeten doğru olsalar bile mükemmel ve Allahın rızasına uygun hareket etmekteki endişeden dolayı yine Allahtan yardım dilemek durumundırlar. "e sen koruma bakalım ortada kalır mı?" gibi çiğ bir ifade Allahın fiilleri yanına konulamaz. tüm kainattaki tasarufunda Allah yardımcı kabul etmez.

itiraz edilen ve müdahele edilen noktanın aslında muhafazakar olarak bilinen çevrede zaten varolması ilginç bir durumdur. o konu genellikle yere bakılarak geçiştirilir. bu tavır, bu sistemi devralacak gençlere de bu şekilde aktarılıp bir ahlak haline gelmesi istenir. bu durum ne gariptir ki, hakkı savunanlarda görünmezken, hak paygamberlerin geleceğini bildiği halde onları sırf geleneklerine uymadığı için inkar edenlerde görülür.

bunu bilerek yapmak ise tam bir cinayettir. artık muhafazkarlık etiketi masum duruşlu (hatta mazlum) kanaatkar anadolu adamı profilinden uzaklaşıp, istibdatı, cuntayı hatta cinayeti bile ahlak için kabul edebilen, sırf töresi değişmesin diye sesi çıkan peygamber, sahabe, havari, keşiş, veli, çocuk genç ihtiyar, kadın, eşcinsel farketmeden susturabilen bir canavara dönüşür.

tüm bu duruma karşı eldeki teselli ise gerçekten kuvvetlidir. Allah tüm kalplerin sahibidir. tüm kalpleri çeviren O dur. bu denli değişime dirençli ve katılaşmış yapılar içinden yumuşacık hürriyeti akıtır, insanlara mecralar açar. kayalardan akan şelaleri gösterir. o ilk damlayı beklenmedik zamanda ve yerden çıkarır, gerisini de peşine takar.

bu değişimi izlemek herşeyden daha keyifli meraklı ve hayacanlı olsa gerek ki, bunu görmek en çok dileyen Hz. Hızır A.S.'ın bu duası kabul olmuş ve kendisine izin verilmiş. bizler de bunu doğru tarihi anlatan eserlerin penceresinden izleyebiliyoruz.

olayın yada akıntının içindeyken tersini düşünmenin imkansız olduğu nice haller vardır ki, dönemi kapandıktan sonra nasıl da varolabildiği tartışılır. zaman hükmünü icra eder. ilahi irade altında tüm kainat erimiş demir gibi şekillenir, su gibi mecrasını bulur. bu değişim ve direnç arasındaki ince değerde duruşunu güzel değerlendiren kar eder. Allahtan medet dileyen nasibini bulur, içinde yaşayıp ondan doğru hareket tarzı dileyen afv olunur. kimbilir bu ince sır yüzünden belki ehl-i cennet olduğu müjdelenen sahabeler sadece Allahtan mağfiret dilemişlerdir.

olaylar hükmünü icra edip tarih sayfasında yerini aldığında ortada kimse kalmaz. artık zalimler ve mazlumlar olarak iki uca ayrılırlar. tüm kimlikler kabir kapısında sona erip, iman tek kıymet olarak geride kalırken, bu iki kimlik ebedi olarak insanın eline verilir. böylece dünya kendinden bekleneni vermiş olur. herkes hakkettiğini eliyle ve diliyle hazırlamış olur.

14 Eylül 2010 Salı

Uzman Gözüyle Eşcinsellik 3

"Eşcinselliğin, biseksüellik ve heteroseksüellik gibi insanda tanımlanan üç yönelimden biridir. Her şeyden önce bir hastalık değil, yönelim farklılığıdır. Eşcinselliğin bir hastalık olduğu yaklaşımı 40 yıl önce terk edilmiş ve psikiyatrik hastalık tanı listelerinden çıkarılmıştır. Uluslararası ve ulusal hekim örgütlerince eşcinsellik, heteroseksüellik gibi sağlıklı bir durum olarak kabul edilmektedir"
Türkiye Psikiyatri Derneği

"Cinsellik hakkında yetkin olmayan kişilerce basına yanlış bilgiler verilmesi ülkemizde ciddi bir sorundur. Bu konu ile de ilgili olarak uzman kisvesi altında bilimsel gerçeklere aykırı bir şekilde eşcinselliğin hastalık olduğu yönünde demeçler verilmekte, onarıcı terapi gibi yıllar önce terk edilen bazı tedavi yöntemleri bilimsel veriymiş gibi sunulmaktadır. Bu açıdan özellikle kamuoyunun yanlış bilgilenmesinin engellenmesi için basınımızı uzman görüşü alırken alanında yetkin hekim örgütlerini tercih etmeleri konusunda duyarlı olmaya çağırıyoruz.
Sonuç olarak eşcinsellik bir hastalık değil toplumun çoğunluğunu oluşturan heteroseksüellik gibi bir yönelimdir. Aksi yönde düşünce ancak kişisel inanış olabilir. Kişisel inanış toplum ile paylaşıldığı andan itibaren bazı sorumlulukları doğurmaktadır. Kamu görevlisi olan ve devlet erkini temsil eden bireylerin açıklamaları ise sonuçları açısından çok daha hassas bir zeminde değerlendirilmelidir. Ayrımcılığa uğradığı bilinen eşcinseller ile ilgili onların hasta oldukları şeklinde bir ifade sonuçları ciddi hak kayıplarına neden olabilecek uygulamaları doğurabilir."
Doç. Dr. Doğan Yeşilbursa
Türkiye Psikiyatri Derneği
Merkez Yönetim Kurulu Adına
Genel Başkan

Dr. Ejder Akgün Yıldırm
Türkiye Psikiyatri Derneği
Cinsellik ve Cinsel sorunlar
Bilimsel Çalışma Birimi koordinatörü

Prof. Dr. Doğan Şahin
İnsan Hakları ve Etik
Bilimsel Çalışma Birimi Koordinatörü

Dr. Nesrin Yetkin
Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği (CETAD)
Yönetim Kurulu Adına
kaynak

“Bütün dünya, hem Amerikan Psikiyatri Birliği hem de psikoloji birlikleri eşcinselliği 40 senedir hastalık olarak kabul etmiyor. Eşcinselliğin bir hastalık olduğuna dair kanıtlanabilmiş bir şey yok. Dolayısıyla tedavi edilebilir bir şey değildir. Heteroseksüellik neyse eşcinsellik de o. Arasında hiçbir fark yok. İkisi de aynı normallikte.İnsanların neden eşcinsel olduğu konusunda bilimsel bir saptama da yok. Tek yumurta ikizlerinde bile farklı olabilen bir şeyden bahsediyoruz. Ama toplum daima azınlıkta olanı dışlama, kötüleme eğilimindedir.”
Cinsel Eğitim, Tedavi ve Araştırma Derneği (ÇETAD) Başkanı Psikiyatr Dr. Nesrin Yetkin

2 Eylül 2010 Perşembe

insanlığa Anne olmak



kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir demişler. himmeti, şefkatinin dairesi ne denli geniş ise insan o kadar büyüktür. büyüklüğü oranında da şefkat gerekir. zaten kendisinden büyük kelimeler ve ataklardan ziyade büyük şefkat beklenir. eli nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniş bir şefkat dairesini insanlığa açabilen Allahın rahmet arşına bakabilir. buna bazen sıradışı ferdler bazen de sıradışı olaylar sebep olur. doğru yerde doğru anda bulunan o neticeye tanık olur. neyin küçük neyin önemsiz olduğu kaybolur. çünkü bir an o ebedi şefkatin parlak ışığı altına giren artık kainatı şefkat güneşinin nasıl aydınlattığını görmüş olur. dayanağı kalmamış, iç titreyerek sığınan kulların çaresizliklerine bir çare olmak, onlara ümit olmak yeri gelir tüm hazları geride bırakır.

bu güzelliği incelemek ve cezbedici tadına varmak için insan olmak kafidir. o sebeple en beklenmeyen dinlerden milletlerden ve kimliklerden o hamiyeti gösteren örnekler çıkabilmektedir. tüm hamiyet sahipleri içinde en büyüğü, hamiyetini dünya rahatlarından öte insanlığın ebedi geleceği için harcayan, bütün mahlukatı içine alan bir şefkatle onları temsil edebilen, onların gelecekleri hakkındaki üzüntü ve endişelerini kainatın sahibine ifade edebilen Peygamberimizdir(A.S.M). bu muazzam ibadet haline deniz gibi bir rububiyet ile cevap veren, kelamı ile müşerref eden Kainatın Sahibidir. birbirine karışmayan iki deniz gibi kendisini hep ibadet tarafında edeb ile tutabilen hayatındaki kaliteyi, şık tavrı göstermiş olur.

baktığında, temsil ettiği kullar olarak, vahdetin umumi emirlerinden ızdırap duyanları, genel yargı ifadelerine uymayan ve bu sebeple ortama uyamayanları, şefkatten ayrı düşmüş, bahtı yaver gitmemişleri görür. eğer küçümserse o dünyalık macera orada kapanır, eğer yaptığının doğruluğuna inanırsa, kalplerin sahibi Allah, kendi razı olduğunu insanları dahi ondan razı ederek gösterir.

bu vatanda hayatın darbesini yemiş dini kimlikler vardır. kendini ifade edememiş, hak tanınmamış, etiketlenip, itham edilmiş, kötü muameleye hedef olmuş bu kimliklere bir muhatap lazımdır.

bu vatanda itilip kakılmış milli kimlikler vardır. uzun uzadıya şikayetlerini dinleyecek, anlatırken ağlayacak, içini dökünce dinleyeni kendisi gibi bilecek bu kimliklere bir sığınak lazımdır.

bu vatanda kendisine hakk-ı hayat bile verilmemiş, aşağılanmış, cahil bırakılmış, hep ayıplanmış cinsel kimlikler vardır. cinsel kelimesi bile geçince onlar hem mahzun hem mahçup olurken, onları itham edenler saldırganlıklarına sebep olarak onların o çekingenliklerini söylemek edebsizliğini gösterirler. sürekli taciz altında neyin doğru neyin yanlış olduğu kaybolurken kendi ahlak paydasını bile oluşturmasına müsaade edilmeden hayat çarkında öğütülür kullanılır, tüketilir ve yeniden varedilirler. bazen bir şeyi ümid edebilmek bile bir hedef ve kalite anlayışını ortaya koyar. bazıları ise o denli acizleştirilir ki, artık ümid etmeyi unuturlar. o tükenmişlikleri içinde bebek masumiyetine geri dönerler.

işte bu bebeklere, yaralı evlatlara şefkat edecek, ümit verecek, şakağını okşayıp, gözyaşını silecek, iç çekişini dinleyip ona sarılacak bir anneye ihtiyaç var. adımlar küçük olsa da onları bir Seyreden var. işin kıymeti ağlayandan değil, şefkat edenden değil, bir İzleyenden geliyor. şefkatin ışığı parladığında orada olmaya ihtiyaç var.

zenci beyaz ayırmadan, sünni alevi ayrıştırmadan, türkü kürde kıyaslamadan, kızı "diğeri" ;eşcinseli "öteki" yapmadan hepsine sarılmaya ihtiyaç var.

insanlığa Anne olmaya ihtiyaç var...

20 Ağustos 2010 Cuma

Eşcinselliğin Topluma Anlatılması

haberi eski olsa da paylaşmak istedim. çünkü içinde güzel noktalar var:
DR. ACIMIŞ:
''KONUYU, EŞCİNSELLİĞİ UYGARCA GÖRÜNÜR KILMA VE TOPLUM SAĞLIĞI AÇISINDAN ELE ALIYORUM''
''DİNİMİZDE HOŞGÖRÜ VAR, DİN BİLGİNLERİNDEN EŞCİNSELLİĞİ TOPLUMA ANLATMAK İÇİN DESTEK BEKLİYORUM''
Denizli Devlet Hastanesi Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Nurhan Meydan Acımış, eşcinsellik üzerine bir çalışma başlattığını, dinin hoşgörüsü ışığı altında eşcinselliği topluma anlatmayı ve toplum sağlığına katkıda bulunmayı hedeflediğini söyledi.
Dr. Nurhan Meydan Acımış, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2001 yılında Hacettepe Üniversitesinde halk sağlığı asistanlığı yaparken, homoseksüellik ve homoseksüel yapı üzerine çalışma yaptığını, eşcinselliğe Türkiye'de birçok kurum, sağlık kuruluşu ve tıp eğitiminde yer verilmediği için bu konuyu ele aldığını bildirdi.

Halk sağlığı uzmanı olarak eşcinsellik üzerine Türkiye'de neden bir çalışma yapılmadığı noktasından harekete geçtiğini belirten Dr. Acımış, Türkiye'de eşcinsel hareket dinamiklerini irdelediğini ve halk sağlığı, sağlık planlaması yaparken, sağlık hizmeti sunarken bu gruplara da dikkat edilmesi gerektiğini söyledi. Çalışmasının bu konuya da katkı sağlayacağını belirten Dr. Acımış, şunları söyledi: ''Araştırma, eşcinselliği uygarca görünür kılma ve hedeflenen topluma ulaşma idealiyle başladı ve eşcinselliğe nasıl hoşgörüyle yaklaşılır boyutuna çevrildi. Tasavvuf edebiyatını bilen ve Mevlana'ya çok samimi duygular ve bilimsel anlamda katılan bir kadın, çevreci, halk sağlıkçı olarak dinin hoşgörü zemini yaratmada en iyi araç olacağını düşündüm. Din ve eşcinsellik çalışması başlattım. Çalışma kapsamında yapacağım araştırmanın, Türkiye'de toplumsal hoşgörü, sivil halk temelli yaklaşım ve sivil örgütlenmenin önünü açacağını ve halk sağlığında ilerici bir adım olacağını düşünüyorum. Çabam bu yönde devam edecek. Eşcinsel gruplar da toplumun sağlığını geliştirmek için sağlık hizmeti götürmek ve bunun planlamasını yaparak veri tabanı oluşturmak amacındayım.''

Dr. Acımış, eşcinselliğin, toplumun mikrobu olarak görülmemesi, varlıklarının kabul edilmesi gerektiğini, onların da bu toplumda yaşadığını, toplum sağlığı açısından onların da toplumun bir parçası olduğunun kabullenilmesi gerektiğini dile getirdi. Eşcinselliğin en iyi din ışığı altında anlatılabileceğini düşündüğünü belirten Dr. Nurhan Meydan Acımış, din bilginlerinden ve sosyal toplum bilimcilerden bu konuda destek ve yardım beklediğini söyledi. Amacının baş kaldırmak veya toplumun değer yargılarına karşı gelmek olmadığını belirten Dr. Acımış, kendini doğru anlatması durumunda toplumun kendisine destek vereceğine inandığını vurguladı. Dr. Acımış, ''Dinimizde hoşgörü var, din bilginlerinden eşcinselliği topluma anlatmak için destek bekliyorum'' dedi.

Çalışmasından dolayı tepki alacağını, özellikle radikal grupların hedefi olabileceğini belirten Dr. Acımış, şöyle devam etti: ''Özellikle ilk yıllarda eşcinselliği görünür kılmak ve eşcinselliğe hoşgörü konusunda din temelinde tutunarak ilerleme konusunda bazı kaygılarım devam ediyor. Radikal gruplar, çalışmaların içeriğini bilmeden, kavramadan bazı tehditlere veya beni korkutmak ve yıldırmak adına eylemlere girebilirler. Ama korkmak bir kaçış. Eğer kaçarsak, yarattığımız bu değişimin devamı gelemeyebilir. Toplumun kaygısını oluşturan unsur genel ön yargılardır. Ön yargılar açılmaya ve dağılmaya başladığında korkuların azalacağına inanıyorum. Yaratacağım değişim ve toplum sağlığına yaptığım katkı uluslararası değerler ve katma değerleri düşündüğümde korkuları dikkate almak istemiyorum. Toplum, doğru sunulduğu sürece, vicdanını yaralamıyorsa benim yanımda olur, bunan inanıyorum.'' Dr. Nurhan Meydan Acımış, daha önceki yıllarda yaptığı ''Türkiye'de medya, yazılı basında politik içeriklerine göre cinselliğe bakış ve eşcinsellik sorgulaması'' araştırmasının da çalışmalarına ışık tutacağını sözlerine ekledi. (AA) Tarih : 2008-12-11"

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Kimliğini Satmamak


karakterimiz sadece bize has ve özel bir imza gibidir. imzamız ise bizim karakterimizi ortaya koyar ve bizi temsil eder. imzaları türlere ayırmak, şekillerine göre gruplandırmak, çağa uygun olup olmadığını kritik etmek şu imzanın kıymetini değiştirmez.

kişiliğimizin de psikolojik ve sosyolojik olarak toplumun hangi kesimine girdiğini belirlemek onun değerini düşürmez. bu kritikler o toplumu tanımak için yapılır kişiyi değil. çünkü kişisel bu özelliklerin odağında olan bu insan, her şeyi ile benzersizdir. sanatkarı olan Allahın samediyetine en güzel bir aynadır. herkesin aynası başka parlar.

bu güzel pırıltıları sınıflayıp kimlikler şeklinde ifade etmek bilimlerin ortak dili olmuş. dini milli ve cinsel kimlikler ve daha pek çok çeşit tanımlamaların gözlüğü ile bu aynaya bakmak mümkün hale gelmiş. kimliklerin hem kişiyi tanımayı hem de kişinin kendini ifade etmesini kolaylaştırmış.

insanların dini kimlikleri onların geleceği nasıl anladıklarını ve hayatı nasıl algıladıklarını gösteren çok önemli bir bilgidir. lakin bugün kendi kimliğini tam bilmeyenler, tam bildiklerinin aslında belirttikleri kimlikleri ile alakası olmadığını farkedemeyenler çoğalınca kişinin o tek kelime ile algısını anlmak zorlaşmıştır. oysa ister din ister mezhep ister tarikat usül ve edebinden bahsedelim hepsinin bir başı bir sonu bir hududu, bu kimliğin geçerli olduğu bir alan vardır. bu kimliği taşımanın onuru vardır. bu kimliği geliştirmek ve daha güzel kullanmak o kişiyi kimliğinden etmez. o sebeple, namaza başlamış bir aleviye "tebrik ederim sunni olup doğruyu bulmuşsun" gibi edep dışı bir ifade kullanılamaz. yada bir sünninin alevi edebinin kaynağı olan eserlerden yararlanıyor olması o kaynakları sunnileştirmez. istikameti islam tarihi ile ortada olan ehl-i sünnet için için sahip olduğu kimliği yaşamanın ve geliştirmenin hazzı ve rahatlığı netice olarak yeter. ayrıca bu kimliği kazanç yada prestij yada statü olarak beklemek sadece bu kimliğe zarar verir. kıblesi bir olan gönül saraylarında Allah sevgisini birbirine aktarabilenler kazanırlar. dini kimliğini bir şekilde para kazanma aracı yapanlar da hem dünyada hem ahirette "riyakar" damgası yemeğe hedef olurlar. kendisini aklasın aklayamasın, kader onu bu damga ile itham eder.

insanların milli kimlikleri onların geçmişi nasıl algıladıklarını ve kendilerini nereye koyduklarını ifade eder. tüm insanlık içinde onlara düşen çok şeyler bulabilirler. birbirlerini tanıyıp "biz"i keşfeder, diğerlerine bakıp "onları" anlarlar. birbirleri ile tanışıp aralarında yardımlaşmak için bu kimlik gereklidir. sosyal hayatta bugün bu kimlik olmadan hareket etmek çok zordur. sosyal hayat ticaret hayatı ile iç içe olunca bir şekilde milli kimliğinde bir ederi ortaya çıkmaktadır. bu ise bazı zayıf iradeliler için cezbedici olur. bir şekilde milli kimliğinden para kazanmak kapısı açılır. işe alırken yada ihale alırken veya pek çok durumda milli kimlik kazançlı hale gelebilir. etik açıdan çok yanlış ve hata bu tavır asla tasvip edilmemelidir.

insanların cinsel kimlikleri onların şu anı nasıl algıladıklarını ve tepkilerini reflekslerini, bilinçaltlarına kadar varan derinlikte şu ana nasıl baktıklarını tarif eder. bilinçli eğitimden uzak nesil bolluğu yaşayan yurdumda çoğunluk kendini bilse de, azımsanmayacak bir oranda kafası karışıklar da vardır. evlendirilmiş gözü dışarda eşcinseller, kendini hast asanan lezbiyenler, kendini eşcinsel sanan travestiler bir tarafa, kendini tanımlayamayanlar da bir o kadar ortalardadır. bunu aşmak okumak paylaşmak gibi kişisel görevlerle ve bir o kadar önemlisi milli eğitim seferberliği gibi ciddi atılımlarla olur. cinsel kimliğin tarifsiz ve bulanık kaldığı her toplum, cahilliğin bedelini öder. bu bazen töre cinayeti olur, bazen fuhuş cinayeti olur, kimisi ona fail-i meçhul der, kimisi bunun bu ülkeye neye malolduğunu feraseti ile görür, dehşetinden titrer. cinsel kimliğin para karşılığı satılması ise diğer kimlikleri satmak kadar ahlaksızca ve toplumu derinden sarsan bir yaradır. kimliklerin tanınması ve toplum içinde hür bulunmaları onları kendi özelliklerini ortaya çıkarmaya ve toplumla irtibat kurmaya zorlar. bu onurlu olmaktır. bunun getirisi ise kendi evladına değer veren bir ülke olmaktır. kendi evladına kıymet veren geleceğine kıymet verir. kendi evladını iyi yetiştiren geleceğine en güzel mirası bırakır.

kendini nasıl tarif ederse etsin dini, milli ve cinsel kimlikleri ile onurlu yaşayan, bu kimlikleri ile değil, yetenekleri ile dünyalığını elde edip onurunu koruyan bireyler ve bu bireylerden oluşan toplumlar hem kaliteli yaşar, hem dünyaya örnek olurlar. bu güzel hedefe bizi götüren yolları elde etmek ise varlığını farketmek ile olur. gözden perdenin kalkıp arkasını görmek ile olur. bu ise hidayettir. bu sebeple en çok edilen dualarda talep edilen hidayet olmuştur.

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Berat Kandili




قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰىۤ اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ

اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ


Zaman hızla ilerliyor, ömür ise adım adım tükeniyor. 3 ayların başlangıcı Recep ayını noktalamış ve Şaban ayının yarısına ulaşmış bulunuyoruz. 26 Temmuz pazartesi gecesi Şaban ayının 15’ i olan mübarek Berat Kandilidir.

Berat borç ve cezadan kurtulmak demektir. Dini bir terim olarak ise günahlardan temizlenmek, Allah ‘ın affına, rahmetine mazhar olup kurtuluşa ermek demektir.

Kandil geceleri af ve merhametin yoğunlaştığı günler olması yanında özel anlamlar ifade etmektedir Berat Kandili artık Ramazan ayının yaklaştığını müjdeleyen bir kandildir.

Berat Kandili gerçek anlamda Allah’a yönelen kulların af belgesini alacağı, beratına kavuşacağı bir gecedir.

Berat Kandili Kuran’ı Kerim’in Levhi Mahfuzdan dünya semasına indirildiği gecedir.

Berat Kandili yüce Rabbimizin 1 yıl içinde o kul için rızıkların , ecelin, olacak her türlü işin meleklere bildirildiği gecedir.

Berat Kandili namaz kılarken yöneldiğimiz kıblemizin Kabe olarak değiştirildiği gecedir.

Peygamber efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor; ‘Şaban ayının 15. gecesi geldiği zaman o geceyi ibadetle ihya ediniz. Gündüzünü ise oruçla geçiriniz. Zira Cenabı Hak o gece şafak sökünceye kadar dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve şöyle buyurur;
-Yokmu istiğfar eden onu mağfiret edeyim.
- Yokmu rızık isteyen ona rızık vereyim.
- Yok mu bir hastalık veya musibete uğrayan ona derman vereyim.
Bu hitap sabaha kadar devam eder.

Diğer bir hadisi şeriflerinde ise peygamberimiz; ‘Şaban ayının 15. gecesinde Allah’u Teala hazretleri dünya semasına tecelli eder ve Beni kelb Kabilesi’nin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda insanı affeder’ buyurmuştur.

Böyle mübarek geceler Allah’ın tevbe ve istiğfarları çok daha fazla kabul ettiği gecelerdir. baştaki ayeti kerimede yüce rabbimiz; “De ki ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümitı kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o çok bağışlayan çok esirgeyendir” buyuruyor. O nedenle bu Berat Kandilini fırsat bilelim. Hatamız, günahımız ne kadar çok olsa da Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyelim. Tekrar aynı günahlara dönmemek koşuluyla Allah’a içten yönelip ondan af dileyelim. Geçen sene kandilde aramızda bulunup da sonra vefat etmiş bugüne ulaşamamış yakınlarımızı, komşularımızı düşünüp bizimde yarına çıkacağımızın garantisi olmadığını bilelim. Berat Kandilini Namazla, Kuranla, Duayla, hayır hasenatla, gündüzünde Oruç tutarak değerlendirelim. Yakınlarımızı, akrabalarımızı ziyaret edelim. Eğer mümkün değilse en azından bir telefon edip “Kandiliniz Mübarek Olsun” diyelim. Böyle mübarek günler vesilesiyle mutlaka aramızdaki küslükleri ortadan kaldıralım. Peygamber efendimiz gibi uzun uzun secdelere varıp, orada gözyaşı döküp dualar edelim.

Şimdiden Kandilinizi kutluyor yüce rabbimizden bu gece hepimizin beratını alan kullarından eylemesini niyaz ediyorum.

Kaynak

Eşitliği Sindirememek


bu dünyaya aynı yoldan gelip aynı yoldan gidiyoruz. bu dünyada yeteneklerimizi keşfetmeye ve ahireti kazanmaya çalışıyoruz. çevremizi tanıyor, birbirimize tarif ediyor, yaşam kalitemizi artırmaya çalışıyoruz. tüm bunlar arasında bazen istemeden birbirimizi incitiyoruz ve hakkımız geçiyor. biraraya gelip tekrar gülümsemek ve arkadaşlığa başlangıç yapmak için bayramları vesile ediyoruz. buraya kadar bakınca şu cennet vatan bize, vatan-ı asli için bir gecelik güzel bir konaklama oluyor.

lakin iş burada kalmıyor. birbirimizi tarif için kullandığımız kimlikler birbirimize husumet bahanemiz olmaya başlıyor. çok eskiden şehrin eski merkezinde cumbalı evler ve arnavut kaldırımlar arasında pek çok komşuluk yaşanırdı. "tatar cennet" teyze, "kürt hasan" amcaya herkes hitap eder alınganlık olmazdı. gelen misafirlerine kendi ata dilleri ile mahatap olur, gelenekleri renkleri ile mahalleye karışırdı. ne zaman ki onların isimleri kaybolup torunları çoğalıp artık onlar da mahalle oldu, işte o zaman onların konuştukları dil konuşulmasın istendi, gelenekleri demode görüldü, farklılıkların sokağa taşınması mahalleyi rahatsız etti. gerçi onlar kızılbaşlardan da rahatsızdılar. bastığı yeri kırk kat kazmak gerektiği gibi abartılı bir nefreti ekenler vardı. buna bakkal önü kuyruklarının, karne ile alışverişin ve maddi yoklukların çağı eklenip insanlara kendilerini ve ailelerini korumaları gerektiği telkin edilince mahalle kayboldu. kapılar kapandı. herkes kopuk ve sessiz yaşamaya diğerinin mahalleye yakışmadığına hükmetti.

şehrin en eski aileleri bunalıp istanbula göçtü. sermaye sahipleri ufaldı. zengin ama tayine bağlı memurların yaptıkları da zamanla kayıtlı kaldı. kültürün gelişim zinciri kırıldı. aileyi muhafaza etmek kasdı ile başlayan hareket mahafaza edeceği hiç bir şeyi bulamadı.

işte kimliksiz görülen 80leri hazırlayan bu oldu. toplumsal kimlik kaybolmadı sadece dönüştü. diğer kimlikler için de normal olan yerini aldı. şimdi artık geçmişe bağını milli kimlikle geleceğe bakışını dini kimlikle bu anın algısını cinsel kimliği ile ortaya koyabilen daha büyümüş bir kuşak yerini aldı. bu büyük adım büyük dalgalar oluşturdu. hala kötüye kullananlar olsa da, artık kültür yeni evresini tamamlıyordu.

eskiden normal olan şeyler artık kayboldu. arada tek tük geçmişi hatırlatsa da, sadece medyatik haber oluyor. işçi olduğu için aşağılamak, aklı kısa (!) kadına ev işini öğretmek, yumuşak (!) memurla dalga geçmek sadece kabalık olarak görülüyor.

kadın dediğin evinde otutup çocuğunu büyütmek ve kocasına hizmet etmek için değil insani yaratılış maksadını tekrar keşfediyor.

eşcinsel demek erkek delisi ve gece skoru peşinde kadın adam arası bir mahluk değil, son derece entellektüel ve topluma örnek hatta onu şekillendiren bir anlama geliyor.

kızılbaşlar, dürziler, kadınlar, eşcinseller, kürtler ve tüm diğerleri ile beraber herkes artık birinci sınıf vatandaş oluyor. ortaya kocaman vatan büyüklüğünde bir mahalle çıkıyor. bu mahallede başka yere kovmak yok. mahalleye ahenk ve neşe ile katılmak var.

lakin birileri yine zamanın bozulduğunu ve her zaman olduğu gibi ahlaksızlığın arttığını, buna karşı tedbirler ve kısıtlamalar gerektiğini söylüyorlar. fısıltılar güçlenip konuşmalara dönüşüyor. kendi içindeki bozuklukla uğraşmayıp, kendi gerçek kimliği ile yüzleşmeyip, ortamı gererek kendine meşgale bulanlara zemin hazırlanıyor. toplumdaki kimlikleri hayat algısı değil, kendi varoldukları tahkim ordusu içindeki bölüğünü tarif ettiğini düşünüyor. kendini hayali bir savaşa hazırlıyor. kendisini o denli motive ediyor ki bazen korku gözünü döndürüyor. iktidarı elde etmek için o denli hayati bir gayretle çabalıyorlar ki, herkese eşit bakan ve kimlikler konusunda rahat birisinin onların önüne geçmesine imkan yok. bu aşırılık yalnızca toplumsal bir uzlaşma ile sınırlı tutulabilir gibi görünüyor. adı ister hürriyet olsun, ister kadın hakları ister eşcinsellere özgürlük, bir şekilde tüm bireylere ulaşılması gerekiyor.

hergün onlarca acıklı haberi dinlemek bizleri sadece üzüyor. dini milli yada cinsel kimliği farklı diye öldürülmek, haklarından caydırılmak, baskı uygulamak, konuşmasına bile tahammül edememek çok çirkin, gayri ahlaki ve Kuran dışı görülmeyi bırakana kadar çalışmaya, anlatmaya, ifade etmeye gayret etmek gerekiyor.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Ahlakın yeniden yeşermesi


bu güzel yaz günlerinde en çok dikkat çeken çiçeklerin gülümseyen renkleri olsa gerek. parklardan evlerin bahçelerine kadar her yerde bir neşe görünüyor. hepsi Rablerinden aldıkları şevki yine ona göstermek için çalışıyor.

birbirlerini incitmeden sarılarak ve birbirleri ile yarışarak Allahın isimlerinin üzerlerinde parlamasına çalışıyorlar. adeta her biri içinde barındırdığı tohumları ve gayreti ile elinden gelse tüm yeryüzüne kendi milletinin bayrağını dikmek istiyor, tavrından okunuyor.

bu güzellik toplum hayatında da görünüyor. tüm dini milli ve cinsel kimlikler, insanlık bahçesinin renkleri olarak kendilerinde parlayan esma-i ilahiyeyi her tarafta ilan etmek istiyorlar. hayvanların eserlerine ihtiyar karıştığı için bitkiler kadar eserleri mükemmel olamadığı gibi, insanların da nefis heva heves ve şeytanları yüzünden eserlerinde temiz şevk bazen görünemiyor. kimi zaman hedefine koşarken birbirini hiçe sayan ezen manzaralar, özellikle insanlık alemi içinden bakanlar için hayal kırıklığına sebep olabiliyor. siyasi manzaraları anlık takip etmek o sebeple insanı ümitsizliğe atabiliyor. oysa akibette muvaffakiyet her zaman hikmet ve rahmetten yana oluyor.

kişisel hayatımızda bize öğretilenlerle başlayan ömrümüz ne çok tersi muameleye muhatap oluyor. iyi insan olmaya çalışmak hedefi ile başlayıp tüm başımıza gelenlerde adeta kötü olmak daha iyi olacak gibi geliyor. gerek kişisel gerek toplumsal olarak problemler ve bizi rahatsız edenlere takılıp kaldıkça daha büyük bir iç boğuşma başlıyor. sonrasında ise kıyas ile niye benim bunlar başıma geliyor sorgusu ile yalnız kalıyoruz. niçin onun değil de benim?...

hased önce hasidi ezermiş. biz de yalnızlığımıza cevap ararken içine düştüğümüz hased ile daha da zarara uğruyor ve kendimizle meşgul oluyoruz. yüzümüzü toprağa döndürdükçe ve güneşten ümidi kestikçe daha da kararıyoruz.

burada durup bu kısır döngüyü kesmemiz gerekiyor. yüzümüzü yine yukarıya olumlu hayata çevirmek ve hayata hareket getirmek gerekiyor. bunu başarabilenler artık daha büyümüş, kamil, hayattaki önceliklerini sıralamış görünüyorlar. onlar yine hayata pozitif bakmak gereğini vurguluyorlar. lakin bu pozitiflik ümitsizliği tanıyan bilen, tehlikenin farkında olan, bireyi kazanmanın ona teselli vermekle başladığını idrak eden bir durum olarak ortaya çıkıyor.

birbirini desteklerken, onu sinsiliğe ve kendi özelliklerini inkar etmeye zemin hazırlamayan, ne de hayatı tedbirsizce değiştirmeye çalışırken tehlikelere açık hale getiren adımlardan kaçınarak, yanında onurlu bir duruş göstermek gerektiği ortaya çıkmaktadır.

birbirinin özeline saygılı, kişisel mahremiyete kıymet veren ama bu mesafenin uzak durmak algılanmadığı, disiplinli bir duruş gerekmektedir.

birbiri ile başına gelen negatifliklerden çok pozitiflikleri paylaşan, toplum paydasına bir şeyler koyabilmeyi onur sayan bir duruş gerekmektedir.

bu gereklilikler için en temel zemin doğruluktur. doğruluk hayatın varlığının en temel gereğidir. çünkü iman sıdktır, doğruluktur. o olmadan bireysel toplumsal hayatın sağlığından bahsedilemez.

tüm kimliklerin akıl ve erdem sahibi bireyleri zaten bunu görüyorlar. böyle hareket ediyorlar. ben buraya yazıyorum. yeni bir şey olduğu için değil... rol model bulamamış, kendisini sıkıntıda gören ve hayatına verilmiş kıymetleri göremeyenlere yeni bir nefes olsun diye...

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Eşcinsellik ve Ahlaki Değerler

eşcinseller haksızlığa uğramaktadırlar. ellerine haklarını alamıyorlar. tanınmıyorlar. tanınmak ve varlıklarını ortaya koymak için bir araya gelirler. tüm dünyada yürüyüşler yaparlar.

bizim ülkemizde de yürüyüş yapıyorlar. fakat eşcinsel hakları ile toplumun değer yargıları arasındaki ince çizgiyi, bu ülkedeki çoğu eşcinsel hakları savunucusu ayıredebilmiş değil. eşcinsel olmak, bir üst kimlik değildir. eşcinsellikten önce, bizi biz yapan değerler vardır. maalesef çoğumuz bu değerlerin farkında değiliz. eşcinsel haklarını savunurken, inandığımız ve bizi ayakta tutan tüm manevi değerleri yok sayarak, eşcinsel haklarında da hiç bir ilerleme kaydedemiyeceğimizi ne zaman anlayacağız?

savunduğumuz eşcinsel hakları içersinde ahlaki değerler var mıdır? varsa bunun ölçüsü ve kriterleri nedir? bunu ne zaman tartışacağız? esasında toplumun genelinde eşcinselliğe karşı olan tüm negatif duyguların temelinde bu husus yatmaktadır. yani toplum, gerçekte eşcinsel insana mı, yoksa onun topluma malolan dışa yansımış olumsuz eylem ve fiillerine mi karşı bir duruş sergilemektedir?

ne zaman eşcinsel haklarından bahsedilse maalesef bizim toplumumuzda varolan ve çözümü de yakın zamanda mümkün görünmeyen, fuhuş meselesi önümüze getirilmektedir. zira, hala tam olarak heteroseksüel topluma eşcinselliğin ne olduğunu anlatabilmiş değiliz. bu konuda özeleştiri yaparak kendimizi sorgulamamız ve yıllardır mücadelesini verdiğimiz eşcinsel haklarının ana kriterlerini tam olarak ortaya koyabilmemiz gerekmektedir.

ne zaman eşcinsellik adına açıklama yapılacak olsa, konu bir şekilde gerek hetero gerekse eşcinsel kesimin ortak sorunu olan fuhuş meselesine indirgenmektedir. bizce bu konunun sadece eşcinselleri değil, tüm toplumu ilgilendiren sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları bulunmaktadır. bu konu, toplumun geneli tarafından değerlendirilip, çözüm yolları hepbirlikte aranmalıdır. artık fuhuş meselesini bir tarafa bırakarak, sadece ve sadece, eşcinsel haklarından bahsetmenin zamanı gelmiştir. fuhuşla ilgili konulara sürüklenmeyip, homofobik düşünceleri haklı çıkartacak, tüm polemiklerden ve tartışmalardan uzak duracağız. biz eşcinseliz, biz müslümanız, biz bu ülkenin vergi ödeyen askere giden ve derdini çeken vatandaşıyız. biz onların kardeşleri evlatları yani kısaca bu toprakların çocuklarıyız. onlar ne derse desin, kendimizi asla bu ülkeyi ayakta tutan değer yargılarından soyutlamayacağız, onları yani eşcinselliğe karşı olan insanları haklı çıkartmayacağız.

9 Temmuz 2010 Cuma

İslam Endişesi


bir endişedir gidiyor... herkeste bir islam için ürperme hali...

dinsiz çevrelerin endişesini bir derece anlamak mümkün. "öteki" dedikleri, anadolu işi, güya dogmatik olan manevi değerlerin yükselmesi onların sorumsuz ve rahat yaşamlarını daraltıyor. psikologlara terapi için başvurularda "ölüm endişesi"nin çokluğundan anlaşlıyor ki, ahiret ve ölüm sonrasına itikatsızlığın bu dünyada dahi zararları var, hayatı zindana çevirmeye yetiyor.

peki kendini müslüman olarak tarif edenlerin endişesi ne için? herkesden ve her yerden tehdit ediliyormuşçasına bir tedirginlik taşımaları ne için? öyle ki, ahlaksızlığı dünyanın öteki ucunda değil hemen yanıbaşlarında aramaları, hatta çocukları için endişeleri yüzünden birbirlerine bile mesafeli durmaları, sıkan hatta boğan bir anaçlıkla çocuklarının üzerlerine düşmeleri ne için?

adeta Allahın verdiği emanetin teklif değil de islam olduğunu algılıyorlar. devasa camiiler, büyük vakıflar, deniz gibi cemaatler ve ilmi deniz gibi kanaat önderlerinin islam için kalkan olduğundan endişe duyuyorlar. sürekli "ahlaksızlık"tan bahsediliyor. giderek yeni neslin bozulması için oluşan şartlardan bahsediliyor.

gelenekleri temsil eden aşiretler arasında gençliğini geçirmiş Said Nursi de Münazarat'ında bu durumdan bahseder. evet, aşiretler soruyor:

"...
Sual - Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Cevap - İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir; göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, mağlûp biçare bir reise yahut müdahin memurlara veyahut mantıksız bir kısım zabitlere itimat edilirse ve dinin himayesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir; yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslâmiyenin mâdeni olan, herkesin kalbindeki şefkat-i imâniye olan envâr-ı İlâhînin lemeâtının içtimalarından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerârât-ı neyyirânesinin imtizacından hasıl olan amûd-u nuranînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir, siz muhakeme ediniz.

...
S - Efkârı teşviş eden, hürriyet ve meşrutiyeti takdir etmeyen kimlerdir?
C - Cehalet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklit hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde insan milletinden menba-ı saadetimiz olan meşvereti inciten bir cemiyettir. Benî beşerde ona intisap eden, bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatine fedâ etmeyen, hem de menfaatini ızrar-ı nâsta gören, hem de muvazenesiz, muhakemesiz mânâ veren, hem de meyl-i intikam ve garaz-ı şahsîsini feda etmediği halde mağrurane millete ruhunu feda etmek dâvâsında bulunan, hem de beylik veya tavâif-i mülûk mukaddemesi olan muhtariyet veya istibdad-ı mutlak mânâsıyla bir cumhuriyet gibi gayr-ı mâkul fikirlerde bulunan, hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyet ve meşrutiyetin birinci ihsanı olan af ve istirahat-i umumiyeyi fikr-i intikamına yediremediğinden, herkesin âsabına dokundurmakla, tâ heyecana gelip terbiye görmekle teşeffi isteyenlerdir.

S - Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki hayırhâhımız gibi görünüyorlar.
C - Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim. Veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyleyse, her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elnde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalbde saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.

...
S - İfrat ediyorsun, hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak.
C - Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:
Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tâhir'ler, Yûsuf'lar, Ahmed'ler, ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır."


evet her yeni kuşakla yeni bir dünya kurulur ve yeni algılar ve üslup doğar. Kur'an tazelenerek her asra baktığı gibi o yeni kuşakla da muhatap olur. bu değişimden ürkenler dışlamakla kendi rahatlarını koruyacaklarını düşünürler. halbuki problem yeni nesilde değil zamanın geçmesindedir.

peki bu ürkmek ne için? kendini zayıf görmek ne için? tevekkül, Allaha itimat yeterince büyük bir güç değil mi? gereğinde bir günahkarın omzunda bile bu islamı yükseltebilen bir Allah kendi dininden endişelenmediğini söylemiyor mu? islamdan Allah endişelenmezken, islamların endişe duyması garip değil mi?
"Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçâre insan!
Rahmet ne kadar kıymettar bir vesîle ve ne kadar makbûl bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki: O Rahmet, öyle bir Sultân-ı Zülcelâle vesiledir ki, yıldızlarla zerrât beraber olarak Kemâl-i intizam ve itaatle -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. Ve O Zât-ı Zülcelâl'in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin istiğnâ-yi zâtî'si var. Ve istiğnâ-yi mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcûdâta ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i ale'l-ıtlak 'tır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve iradesinde ve heybet ve âzameti altında nihayet itâatte, Celâline karşı tezellüldedir. İşte Rahmet seni, ey insan! O Müstağni-i Alelıtlakın ve Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır ve ona dost yapar ve ona muhatâb eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl sen Güneşe yetişemiyorsun; çok uzaksın; hiçbir cihetle yanaşamıyorsun; fakat Güneşin ziyâsı Güneşin aksini, cilvesini, senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de: O Zât-ı Akdese ve O Şems-i ezel ve ebed'e biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat onun ziyâ-yi rahmeti onu bize yakın ediyor.

İşte ey insan! Bu Rahmeti bulan, ebedî tü kenmez bir hazîne-i nur buluyor. O hazîneyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o Rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve Rahmeten li'l-âlemîn ünvânıyla Kur'anda tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmetenlil-âlemîn olan Rahmet-i mücessemeye vesîle ise: salavâttır.
Evet Salâvatın mânâsı Rahmettir. Ve o zîhayat mücessem Rahmete rahmet duası olan Salâvat ise, o Rahmetenlil-âlemînin vüsûlüne vesiledir. Öyle ise sen Salâvatı kendine, o Rahmetenlil-âlemîne vesile yap ve o Zâtı da Rahmet-i Rahman'a vesîle ittihaz et. Umum ümmetin Rahmetenlil-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle Rahmet mânâsiyla Salâvat getirmeleri, Rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir Sûrette isbat eder.Elhâsıl: Hazîne-i Rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediyye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi: "Bismillahirrahmânirrahîm"dir. Ve en kolay bir anahtarı da Salavattır."

besmelenin tarifinden doğan bu hakikat aslında rahmetin ne denli büyük bir güç olduğunu, güce dayanmak olduğunu, huzur bulmak olduğunu da gösteriyor. rahmet ismini tam anlayamayınca o rahmet köprüsünden uzak kalmış oluruz. bu ise bizi endişeli yapar. her hadiseye karşı kendimizi yalnız ve çaresiz buluruz. rahmeti anlamak ise ihtiyaçlara karşı bir servet ve korkulana karşı kudreti bulmak anlamına gelir.

öyleyse eşcinsellikten yada eşcinsel evlat sahibi olmaktan endişelenmeye gerek yoktur. Ahlaksızlığı, eşcinseller değil, yalan konuşanlar hazırlar; terapi olduğunu söyleyenler ve artık değiştim deyip, gizliden hevesinin peşinde koşanlar hazırlarlar; kendinden emin ve kendini tanımış, hayattan beklentisini bilenler değil, fantazileri uğruna insanları üzenler hazırlarlar; tecvidsiz usülsüz yarımyamalak dini bilgisi ile dua tavsiye edenler hazırlarlar...