28 Haziran 2011 Salı
Mi'raç la hayatımıza girenler...
11 Mayıs 2011 Çarşamba
Birlik Olma Sırları 3

Birlik olmak bizim için hayati değerde bir zorunluluk olmasına rağmen birbirimizi ötekileştiriyoruz. uzak duruyor ve görmezden geliyoruz. saygı duymak zorunda kalmamak için üstünü örtüyoruz. şiddeti ve gerilimi sever hale geliyoruz. iman kimliğini, azınlık kimliğini yada eşcinsel kimliğini taşıyanlar en ziyade ötekileştirilmenin acısını bildikleri halde onlar dahi ortama uymaya başlıyor. şiddete şiddetle cevap vermek bizi vahşileştiriyor. Rise-i Nurda bu bahse ilişkin şöyle bir bölüm var :
"Mü'minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.
Şu hakikatin gayet çok vücuhundan altı veçhini beyan ederiz.
Birinci Vecih
Hakikat nazarında zulümdür.
Ey mü'mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.
Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü'minin vücudunda, İmân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.
İkinci Vecih
Hem hikmet nazarında dahi zulümdür.
Zira malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem olamazlar.
Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, "Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe'den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan İmân ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı İmân ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.
Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.
Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.
Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir.
Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.
Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.
...."
28 Mart 2011 Pazartesi
Sosyoloji Notları 2

22 Mart 2011 Salı
Yakın ufuklar

22 Şubat 2011 Salı
Eziyet

7 Aralık 2010 Salı
Değişen Anadolu 2

30 Kasım 2010 Salı
Sosyoloji Notları 1
28 Kasım 2010 Pazar
Uzun Dönem İlişkinin Esasları 4

15 Kasım 2010 Pazartesi
Başı apaçık örtülü
29 Ekim 2010 Cuma
Kimlik Kardeşliği

24 Ekim 2010 Pazar
Bağdaştırmaca
5 Ekim 2010 Salı
Muhafazakarlık
nasıl ki insanı büyütüverseniz, mensubu olduğu cemiyet ortaya çıkar ve cemiyeti küçültseniz, bir insan gibi tasvir edilebileceği düşünülür. mensupları cemiyetin ortalamasına yakın dururlar. lakin bu ortak payda dinin ilahi düzgünlüğüne her zaman yaklaşamayabilir, felsefenin klişelerine uyamayabilir. bu bulanıklık dahilinde zaman gelir işlemini yapar ve içindeki niyetini fiiline çıkarır. işte o zaman o fiil niyetine mutabık, uygun ise cemiyet de devam eder, o duygu birliği ve payda da devam eder. değil ise tarih yapraklarında bir hatıra olur. bu cemiyet en küçüğünden bir aile bir mahalle bir semt de olabilir, bir devlet bir din bir millet bir ideolojinin mensupları da olabilir. bu oldukça geniş uygulama ve belirsizlik kaideleri kesin hatlar haline ancak tarih bilminin terazisinde tartılmakla gelebilir.
muhafazakar eylemler ardında muhafazakar kimlikleri çağrıştırır. genelde muhafazakar olmayana göre bağnazca ve yeniye kapalı bir duruş gösterir. yenilikten ve farklılıktan korkmak ve endişe duymayı ortaya çıkarır. onun olası zararlarına karşı ona tedbir almak hatta bazen müdahele etmek tavırlarına girer. bu kimlik bazen siyasi kimliklerden de bir şekilde destek bulur. gariptir tarihte çılgınlıkları ile namlı türk kimliği yada değişkenliği ve hürriyet anlayışı hayret içinde bırakan islam kimliği bazen muhafazakarlığa basamak ve alet olur.
muhafazakarlık bazen bu müdahelesine kalkışırken bunu aileden başlayarak tüm cemiyetleri korumak namına yaptığını söyler. oysa koruduğu şey mevcut tüm varolan kendi öz halidir. bu halin içindeki gayr-i dini ve gayr-i milli olmayanı muhasebe etmeden tüm kötürümlüğü ve eksikliği ile beraber tüm mevcut sistemi yokoluştan korumak adı altında her cemiyetten yardım talep eder.
muhafazakarlığın bu durumu o yenilik ve yıkıcılık olarak gördüğü nokta kendinde olmadığı için değildir. yenilik ve yıkıcılığın aleni ilan edilişi onun içindeki tüm taşları yerinden oynatacak gibi ona heyecan verdiği içindir.
gerçekten o taşlar yerinden oynar mı? elbette hayır. din bu kadar değişim geçirdiği halde kulların değil, hala Allahın dinidir. milliyet genetiğine kadar bu kadar farklılaştığı halde korunan değil aidiyet hissedilen bir kimliktir. cemiyetlerin varlıkları korundukları için değil, Allah böyle dilediği için devam eder. hepsinde de ibretli dersler vardır. mensuplarına da ancak Allahtan af dilemek ve niyeten doğru olsalar bile mükemmel ve Allahın rızasına uygun hareket etmekteki endişeden dolayı yine Allahtan yardım dilemek durumundırlar. "e sen koruma bakalım ortada kalır mı?" gibi çiğ bir ifade Allahın fiilleri yanına konulamaz. tüm kainattaki tasarufunda Allah yardımcı kabul etmez.
itiraz edilen ve müdahele edilen noktanın aslında muhafazakar olarak bilinen çevrede zaten varolması ilginç bir durumdur. o konu genellikle yere bakılarak geçiştirilir. bu tavır, bu sistemi devralacak gençlere de bu şekilde aktarılıp bir ahlak haline gelmesi istenir. bu durum ne gariptir ki, hakkı savunanlarda görünmezken, hak paygamberlerin geleceğini bildiği halde onları sırf geleneklerine uymadığı için inkar edenlerde görülür.
bunu bilerek yapmak ise tam bir cinayettir. artık muhafazkarlık etiketi masum duruşlu (hatta mazlum) kanaatkar anadolu adamı profilinden uzaklaşıp, istibdatı, cuntayı hatta cinayeti bile ahlak için kabul edebilen, sırf töresi değişmesin diye sesi çıkan peygamber, sahabe, havari, keşiş, veli, çocuk genç ihtiyar, kadın, eşcinsel farketmeden susturabilen bir canavara dönüşür.
tüm bu duruma karşı eldeki teselli ise gerçekten kuvvetlidir. Allah tüm kalplerin sahibidir. tüm kalpleri çeviren O dur. bu denli değişime dirençli ve katılaşmış yapılar içinden yumuşacık hürriyeti akıtır, insanlara mecralar açar. kayalardan akan şelaleri gösterir. o ilk damlayı beklenmedik zamanda ve yerden çıkarır, gerisini de peşine takar.
bu değişimi izlemek herşeyden daha keyifli meraklı ve hayacanlı olsa gerek ki, bunu görmek en çok dileyen Hz. Hızır A.S.'ın bu duası kabul olmuş ve kendisine izin verilmiş. bizler de bunu doğru tarihi anlatan eserlerin penceresinden izleyebiliyoruz.
olayın yada akıntının içindeyken tersini düşünmenin imkansız olduğu nice haller vardır ki, dönemi kapandıktan sonra nasıl da varolabildiği tartışılır. zaman hükmünü icra eder. ilahi irade altında tüm kainat erimiş demir gibi şekillenir, su gibi mecrasını bulur. bu değişim ve direnç arasındaki ince değerde duruşunu güzel değerlendiren kar eder. Allahtan medet dileyen nasibini bulur, içinde yaşayıp ondan doğru hareket tarzı dileyen afv olunur. kimbilir bu ince sır yüzünden belki ehl-i cennet olduğu müjdelenen sahabeler sadece Allahtan mağfiret dilemişlerdir.
olaylar hükmünü icra edip tarih sayfasında yerini aldığında ortada kimse kalmaz. artık zalimler ve mazlumlar olarak iki uca ayrılırlar. tüm kimlikler kabir kapısında sona erip, iman tek kıymet olarak geride kalırken, bu iki kimlik ebedi olarak insanın eline verilir. böylece dünya kendinden bekleneni vermiş olur. herkes hakkettiğini eliyle ve diliyle hazırlamış olur.