26 Şubat 2009 Perşembe
uzman gözüyle eşcinsellik nedir?
54 dk lık program 6 parça olarak sunulmuştur. Eşcinselliğin bilimsel ve toplumsal görünümü, gerçeği ve sanılanı ile duruşu gündeme alınmıştır.
22 Ocak 2009 Perşembe
kimliğimize karar vermek
Dominic Davis, 25 yıllık psikiyatri uzmanlığını bizimle paylaşıyor. kişisel yaşamın pek çok evresinde cinsel kimlikler konusunda kişiler karışıklığa düşebilirler. bu konuda yardımcı olmak için bu açıklama yapılmıştır:
adım 1: Cinsel Kimlik Nedir?
Cinselliğin 3 öğesi vardır:
1. Kimlik
2. Arzu
3. Davranış
Kimliğiniz Heteroseksüel olduğu halde, arzu ve davranışlarınız başka vasfa sahip olabilir.
Heteroseksüel nedir?
yalnızca karşı cins tarafından çekilmek, bunu düşünmek ve buna meraklı olmak olarak tanımlanır.
Eşcinsel nedir?
aynı cinsin cazip gelmesidir.
Biseksüel nedir?
heriki cinse aynı anda yada farklı zamanlarda ilgi duymaktır.
adım 2: Sahip olduğunuz Kimlik
bu adım kendinizi "açığa çıkarmak" ve keşfetmektir. tüm insanlarda az yada çok tüm kimlikleri sorguladıkları anlar olur. cinsel fantazilerinizin konusu, cinsel rüyalarınız, kendi iç dünyanızla kaldığınızda meyilleriniz sizi size tarif ederler. kendi cinsinize ilgi duymak hem son derece normal hem de oldukça yaygın bir davranıştır.
karşı cins tarafından arzulanıyorsanız ama kendi cinsinize ilgi duymaya hayacanlıysanız "Curious : Meraklı" olarak isimlendirilirsiniz. Bu pek çok eşcinsel için ilk adımlardır. yine de bazı insanlar bu meyillerini baskılayabilir yada toplumsal örtü ile ortaya çıkarmayabilirler. özellikle ergenliğin başında kimlik karmaşası son derece normaldir ve gerekirse psikolojik destek alınabilir. %5-8 kadar erkek ve kadın kendi cinsleri tarafından cazip bulunurlar. diğer bir bu kadar ise biseksüel olarak kendini tanımlar.
adım 3: Araştırma
artık cinsellik üzerine çok büyük bir kaynak zenginliği vardır. şimdi kütüphanelerde Eşcinsel eserler ve media için özel bölümler vardır. diğer insanların kendilerini keşfediş tarzlarına ulaşabilirsiniz. internette bu konuda ciddi yazılar size sunabilecek binlerce site bulunmaktadır. Eşcinsel insanlarla konuşmak, tecrübelerini paylaşmak da yardımcı olmaktadır. yardım destek hatları ve haberleşme grupları da sıkça kullanılmaktadır.
adım 4: Kabul
kimliğinize karar vermekle artık kararsızlıkla onu değiştiremezsiniz. her ne kadar bazı insanlar hayatlarının değişik evrelerinde bunu yaptıklarını söyleseler de bu ne sizin ne de çevrenin zorlaması ile olamaz. Sağlıklı biçimde cinselliğinizi yaşamak için bu konuda yapılmış araştırmaları incelemelisiniz.
aldığınız kararda başarılar...
Dominic Davies
www.pinktherapy.com
29 Aralık 2008 Pazartesi
23 Aralık 2008 Salı
düğün yolunda eşcinsellik...
Cevap: arkadaş çevremle zaman zaman bir araya geliriz. dün akşam da konu eşcinsel olup gerek çevre baskısından sıyrılmak gerek çılgın bir macera ile içindeki ihtimale kulak vermek için evlilik kurumuna adım atmış bir kaç eski dostumuzu yadettik. şahıslarında gayet mümtaz ve istikametli olup benzeri sorunları çekmiş ve evlilik kurumuna girmişlerdi. onları korumak ve akıllarında bir seçenek olarak kalmamak ve onları aile kurumu dışında bir seçeneğe iştahlandırmakla Allah katında mes'ul olmamak için bağımızı kesmiştik.
evlilik kurumu devletin temel taşı olacak kadar önemli, hukukun başlangıç adımı olacak kadar kıymetli, Kur'anda bahsi geçecek kadar temel bir unsurdur. böyle bir kurumu oluşturan, eşler olduğu gibi hedefi, birbirine ahireti kazandırmak, dünyasını rahatlatmak, yeni nesilleri bizzat yetiştirmektir. bu kurumun destekçisi ise maddeten akrabalar ve komşular, manen de kanunlardır. pek çok avantajı maddi manevi size sağlarken, sizi pek çok konuda yükümlülük altına alır. bu yükümlülüklerden en önemlisi bizzat çocuk yetiştirme sorumluluğudur. çocuğu olabilen aileler için artık anne babanın özel hayatı sona erer, kişisel hevesleri biter, tüm gayret şevk neşe arzu ise çocuk etrafında toparlanır. toparlanmalıdır, zaten bu olmazsa, zaman, sizden uzun zaman sonra döner diyetini ister. toplumda ibret hikayeleri bunlarla doludur.
eşcinsel çevre ise içlerinden bu tamamen onlara zıt ve hayat hakkı vermeyen kuruma arkadaşlarının düşmesine üzülürler. dindar bir eşcinselin zaten yeterince aşması gereken problemi varken üzerine bir de bir bayanın hukuku eklenmesi hayatı çekilmez yapar. bu bir fada ve kendinden geçme olmadığı sürece dayanılamaz. öyle ise evlenmeyi, kendini bir çeşit feda ve feragat olarak görürse meselesi hallolur. Ashab-ı Suffanın ticarete ve evliliğe girmeyip kendini Kur'an hizmetine vakfetmesi gibi, evlilik müessesine girmiş bir eşcinsel de ailesine ebediyeti kazandırmak ve hayırlı evladına iman kazandırmak için kendisini aile kurumuna vakfedebilir. madem ki kaçınılmaz olmuş ve uzak durulması gereken ve bize en zıt bir olay başımıza gelmiş, mümkün olup da dönülememiş, öyle ise bu durumdan imanımızla yine netice almak mümkündür.
eşcinsel neye elini atsa en şık çözümü ile toplum içinde parlar. öyleyse bu kurumun içinde de ömür boyu Rabbimizin rızası doğrultusunda yaşamak lazım. ağır gelse Allahtan sabır dilemek lazım. eski çevre ile ve özellikle eşcinsel çevre ile temas etmemek lazım. eski hayata geri iştah duymayı sağlayacak herşeye karşı mesafeli olmak lazım. öte yandan bu uzaklaşma tepkisel bir tavırla homofobi haline asla gelmemeli. eşcinsellikle ilgili aile içi meselelerde muhatabınız anlayabilirse objektif olarak açıklamalı değilse susmalı. zaten evin reisi olmak demek susmak demektir, başarılı olduğu ile övünen o heteroseksüel aile reisleri yakın zaman size uzun uzun bunu anlatır. siz benzeyen bir taklit değil özgün ve Rabbinin rızasını gözeten bir aile kurmak için gayret etmelisiniz. tepkilerinizi zamana yaymalı ve asla standardınızdan feragat etmemelisiniz. başardığınıza inandığınız zaman asla eşcinsellere bunu tavsiye etmeyin. çünkü bu tüm yaşadıkları hayatı yalanlamak anlamına gelir. sizden başarı beklenmiyor ve bu işin bir neticesi yok, sadece yaşanırken bir şeylere vesile edilmesi var. o şey sizin için Hak rızası olsun. bunu ciddi talep etmeli, inayet ve yardım için eskisinden daha ciddi tefekkür ve ibadet etmelisiniz...
önünüzdeki zor ama imkansız olmayan hayatınızda Allahın yolundan ayrılmamanızı dilerim.
1 Aralık 2008 Pazartesi
1 Aralık Dünya AIDS günü
büyük bir kederin ve hastalığın şifa bulması için dileklerin toplandığı bir gün... keder çünkü hastalık yetmezmiş gibi hastalıktan daha öte bir itilmenin, atılmanın, uzaklaştırılmanın toplumdan arınması için büyük dua günü...
bu büyük musibete düşmüş herkes için bu musibetin onlara sabırları ile ahireti kazandıracak bir vesile olmasını temenni ederim... musibet hatayı temizler... bu dehşetli musibet ise dilerim doğru yaşama gayretini paylaşan, sevgi ve muhabbet çiçeğini yeşerten gönüllerin tüm hayatlarını temizleyip onları pırıl pırıl yapar...
"O kimseler ki, başlarına bir musibet geldiğinde 'Biz Allah'ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır' derler."
Bakara Sûresi, 2:156
"Beni yediren ve içiren Odur. Hastalandığımda bana şifa veren de Odur."
Şuarâ Sûresi, 26:79-80.
Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü'z-zünub (günahların keffareti) olduğu hadis-i sahihle sabittir. Hem hadiste vardır ki, "Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker."
Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için mânevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalıkla daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah'ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryad et. Çünkü, bütün dünyanın mevcudatıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır. Mütemadiyen firak ve zeval ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bahusus (özellikle) âhireti bilmediğin için, ölümü idam-ı ebedî tahayyül ettiğinden, adeta, güya yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var. İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük mânevî vücudun hadsiz hastalıklarına kat'î ilâç ve kat'î şifa verici bir tiryak olan iman ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini ve rahmetini tanımaktır.
Evet, Allah'ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen mânevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz'î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.
DOKUZUNCU DEVÂ
Ey Hâlıkını tanıyan hasta! Hastalıklardaki elem ve tevahhuş ve korkmak ise, hastalık bazan ölüme vesile olduğu cihetindendir. Ölüm, nazar-ı gaflet ve zâhirî cihetinde dehşetli olduğundan, ona vesile olabilen hastalıklar korkutuyor, telâş veriyor.
Evvelâ bil ve kat'î iman et ki, ecel mukadderdir, tagayyür etmez (değişmez) . Çok ağır hastaların başında ağlayanlar ve sıhhatleri yerinde olanlar ölmüşler, o ağır hastalar şifa bulup yaşamışlar.
Saniyen: Ölüm, sureten göründüğü gibi dehşetli değil. Çok risalelerde gayet kat'î, şeksiz, şüphesiz bir surette, Kur'ân-ı Hakîmin verdiği nurla ispat etmişiz ki, ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten (kulluktan) bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir davettir. Hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Madem ölümün mahiyeti hakikat noktasında budur; ona dehşetli bakmak değil, bilâkis rahmet ve saadetin bir mukaddemesi nazarıyla bakmak gerektir.
Hem ehlullahın bir kısmının ölümden korkmaları, ölümün dehşetinden değildir. Belki daha fazla hayır kazanacağım diye, vazife-i hayatın idamesinden kazanacakları hayrat içindir.
Evet, ehl-i iman için ölüm rahmet kapısıdır, ehl-i dalâlet için zulümat-ı ebediye kuyusudur.
YİRMİ ÜÇÜNCÜ DEVÂ
Ey kimsesiz, garip, biçare hasta! Hastalığınla beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı kalbleri rikkate getirirse ve nazar-ı şefkati celb ederse, acaba Kur'ân'ın bütün sûrelerinin başlarında kendini "Rahmânü'r-Rahîm" sıfatıyla bize takdim eden ve bir lem'a-i şefkatiyle umum yavrulara karşı umum valideleri, o harika şefkatiyle terbiye ettiren ve her baharda bir cilve-i rahmetiyle zemin yüzünü nimetlerle dolduran ve ebedî bir hayattaki Cennet, bütün mehâsiniyle bir cilve-i rahmeti olan senin Hâlık-ı Rahîmine imanla intisabın ve Onu tanıyıp hastalığın lisan-ı acziyle niyazın, elbette senin bu gurbetteki kimsesizlik hastalığın, herşeye bedel Onun nazar-ı rahmetini sana celb eder.
Madem O var, sana bakar; sana herşey var. Asıl gurbette, kimsesizlikte kalan odur ki, iman ve teslimiyetle Ona intisap etmesin veya intisabına ehemmiyet vermesin.
YİRMİ BEŞİNCİ DEVÂ
Ey hasta kardeşler! Siz gayet nâfi (faydalı) ve her derde devâ ve hakikî lezzetli kudsî bir tiryak (ilaç) isterseniz, imanınızı inkişaf ettiriniz. Yani, tevbe ve istiğfar ile ve namaz ve ubudiyetle, o tiryak-ı kudsî olan imanı ve imandan gelen ilâcı istimal ediniz.
Evet, dünyaya muhabbet ve alâka yüzünden, güya, adeta ehl-i gafletin dünya gibi büyük, hasta, mânevî bir vücudu vardır. İman ise, o dünya gibi zeval ve firak darbelerine, yara ve bere içinde olan o mânevî vücuduna birden şifa verip, yaralardan kurtarıp hakikî şifa verdiğini pek çok risalelerde kat'î ispat etmişiz. Başınızı ağrıtmamak için kısa kesiyorum.
İman ilâcı ise, ferâizi mümkün oldukça yerine getirmekle tesirini gösteriyor. Gaflet ve sefahet ve hevesât-ı nefsâniye ve lehviyât-ı gayr-ı meşrua, o tiryakın tesirini men eder. Hastalık madem gafleti kaldırıyor, iştahı kesiyor, gayr-ı meşru keyiflere gitmeye mâni oluyor; ondan istifade ediniz. Hakikî imanın kudsî ilâçlarından ve nurlarından, tevbe ve istiğfarla, dua ve niyazla istimal ediniz.
Cenâb-ı Hak sizlere şifa versin, hastalıklarınızı keffâretü'z-zünub yapsın. Âmin, âmin, âmin.
31 Ekim 2008 Cuma
Diyanet, Hukuk ve Eşcinsellik

İslam müesseseleri davranış olarak, danışman rehber gibidirler. nasıl ki, iki yolun başında bir adam bulunsa ve ondan sorulsa "hangi yol iyidir?" O dahi onlara dese ki: "Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır. Şimdi intihaptaki ihtiyar sizdedir." Yani yol bilgileri ve neticeleri alındıktan sonra yolun seçimi kişiye aittir. sonucunu hem dünyada hem akibette görür. sonuçta elde edilecek dünyalık netice ortada olduğundan ve vaadedilen netice, o neticeyi görebilmiş doğru Peygamberlerin şahitliği ile ilan edildiğinden, toplumsal bellekte bu kayıt, sonraki verilcek derse kuvvet olur. Tüm İbrahimi dinlerin Hz. İbrahimden sonra Yahudilik, Hristiyanlık ve Islamın ortak davranışı budur.
Hukuk bilminde de hükmetmek esasdır. böylece gerçek ortaya çıkmış olur. o gerçeğe bir isim verilmiş olur. o isimle ifade edilen durum ölçeklendirilmiş, vicdanda yeri belirlenmiş olur. eğer toplumsal değerlere uyuyorsa beraat eder. uymuyorsa, devlet eli ile icbar edilerek doğru ölçüsüne getirilir.
Eşcinsellik insan nüfusu artışı ile birlikte hiç olmadığı kadar yüksek bir sayıya ulaşmıştır. Özgürlük ve demokrasi anlayışının gelişmesi ile birlikte hiç olmadığı kadar sesini duyurur hale gelmiştir. gündemde bu kadar ortada olan bir kavramın elbette toplumun iki temel müessesi ile de ilişkisi olacaktır.
Eşcinsellik görünen ve görünmeyen hal davranış ve uygulamaları ile artık tek bir kelime tarafından ifade edilemeyecek kadar detaylanmıştır. Bu asır, bu kelimeyi olabildiğince çeşitlendirmiş, varolan çeşitlerini nüfuslandırmıştır. özgürce renklenirken karşısında kural olarak kendinden başkasını görmeyen bu ifade Din ve Hukuk içerisinde ele alınırken bir yandan da belli bir yöne doğru yönlenecektir. bu yönlenme elbette o topluma katkı sağlamalı, hayat görüşünü güçlendirmelidir. Buna bir yol bulamayanlar ise az bir müddet daha yok saymaya çalışıp, sadece kenarda durmaya çalışırlar. Gelişen Türkiyenin üzerine cesaretle gideceğini umduğum en önemli maddesi ise budur. bu konu hem iç çelişkileri ve bağlı pek çok problemi sona erdirecektir. hem sistemin güvenirliğini artıracaktır. Sisteminin evrensel olduğunu ve hayat algısının her soruya cevap üretebildiğini göstermiş olur.
Eşcinsellik açısından da böyle bir durumun getirisi her bireye kanuni bir kimlik verilmekten gelen özgürlük olduğu gibi götürüsü de, puslu havadan kar eden bir takım olayların sona ereceğidir. evet bugün sevgiye muhtaç ama sevgiyi tüketen, aşk arayan ama sex bulan, son derece gizli ama bir o kadar tehlikeli bir hayat tarzı olarak topluma ekleme gibi duran eşcinsellik sadece kötüye kullananların kar edebildiği, samimi olup insanca yaşamak isteyenlere acıdan başka bir şey vermeyen ruha kazınmış silinmez bir iz gibi durmaktadır. Bu bireysel bir zarardan çıkmış artık toplumsal bir acıya doğru dönüşmüştür.
Din ve Hukuk müesseselerinin elbette bu konu üzerine şefkatle eğileceğini, genel bir mecra verip, zamanla kişisel ve toplumsal yaşamda güzel bir tarif edici ve hak bir hüküm verici olacağına inanıyorum. Dünyayı etkileyen onlarca sonradan çıkma konu eğer bir şekilde yerlerini bulup bir usule kavuştular ise Eşcinsellik de aynı güzel neticeye kavuşacaktır.
20 Eylül 2008 Cumartesi
Hacc üzerine küçük bir söyleşi
Aa! Gittiniz mi? Yoksa?
Mekke.. o gizemli şehir ! O havayı solumak! Bu olay hayatınızı sizce değiştirirmiydi?
askerde "rahat hazırol dikkat!" diyerek içtima'a durulduğu gibi "essaf vessaf, i'tadilu, Allahü Ekber!" diyerek namaza ve vakfeye durmak muhteşem bir tecrübe...
herşeyden vazgeçip bir çadırcıkda kumlar içinde üzerinizde tek kat bir elbiseye kanaat edebileceğinizi görebilmek ayrı bir muhasebe...
gece milyonlar üzerlerinden battaniyelerini toprak atar gibi atıp sıyrılıp ayağa kalkarken nefes kesen o kalabalıkla mahşeri görmek ayrı bir ibret...
o havayı solumak öncelikle bir hak, bu hakkın sahipleri oranın Evsahibi (A.S.M) tarafından davet edilirler. rüyaları onları tasdik eder. aynı zamanda bir sorumluluk, bu büyük içtima'ada "lebbeyk: buyur!" deyip hazırola geçmenin azameti bambaşka...bu olay hayatımızı değiştirir, öncelikleriniz değişir, doğru yerlerine yerleşir, yolcu gideceği yeri, kul gideceği kabrini dikkate alır. hayatı oluşturan renklerden vazgeçmek değil sıralamaya sokmak ve kendini tanımak için yapılabilecek en verimli yolculuktur.
Hac'da Allaha yakarırken eşcinselliğinizi -bir günahkar olarak- sorgularmıydınız?
Bizi hac ayına, zil-hacceye , zilhicceye taşıyan en önemli ay olan Ramazan da geldi. ben de bu vesile ile hepinizi tebrik ederim. bu aydan güzel istifade edenler 2 ay sonra zilhicce ile 10 mübarek geceye ulaşır ve ardındaki kurban bayramını kutlarlar. arefe günü, arafat günü, cebel-i rahme, beyaz ve nurlu misafirlerine merhaba der.
6 Eylül 2008 Cumartesi
Uzun dönem ilişkinin esasları
28 Haziran 2008 Cumartesi
Dolaptan çıkış sıkıntıları

Uzun bir yol bu caddenin sağında solunda ışıklar, sonunu görmek mümkün değil, ayaklarım götürebileceği yere kadar götürmek istiyor bedenimi. Ama nereye ne için götürecek? Kaçtığım bu yalnızlık gittiğim yerde de peşimden gelmeyecek mi? Ordada tüm ruhumda hüküm sürmeyecek mi? İşte bir erkek yaklaşıyor uzaktan, kim bilir belki o da benim gibidir ya da her şeyin üzerine gelip boğulduğunu hisseden kendini dışarı atmış bir adam... Baba, kardeş, arkadaş olmalıydı tüm erkekler hayatımda, hislerim ve duygularımın önemi yoktu. Bir kız bulup onunla yaşamalı hatta evlenmeliyim, tüm hayatımı suçsuz yere bir mahkum gibi geçirmeliyim. Off Allahım suçum neydi benim, niye böyle farklı hislerim? Ansızın bir sokak arasında yürürken gözgöze geldiğim erkeğe neden bu sevgim. Niye erkeklere eş olsun diye yarattım dediğin kızları sevemeyişim. Hangi günahın bedeli bu? Hangi suçun? Her oyun kuralına göre mi oynanmalı? Peki bu oyun nasıl sürer nasıl ilerler? Bedenine ve ruhuna aykırı bir kızı koynuna almak hem kendine hem ona işkence değil mi? Sevemeyip seviyorum demek sahtekarlık değil mi? İşten eve evden işe gidip gelen mutsuz bir yürek, kime neye yarar sağlayabilir? Kime gülebilir, eş olsun diye yarattım dediğin kızları sevemeyişim. Hangi günahın bedeli bu? Hangi suçun? Her oyun kuralına göre mi oynanmalı? Peki bu oyun nasıl sürer nasıl ilerler? Bedenine ve ruhuna aykırı bir kızı koynuna almak hem kendine hem ona işkence değil mi? Sevemeyip seviyorum demek sahtekarlık değil mi? İşten eve evden işe gidip gelen mutsuz bir yürek, kime neye yarar sağlayabilir? Kime gülebilir, kime el uzatabilir? Taa en baştan kurulmuş bir oyun ve kuralları. Yapın kullarım diyorsun, yapıyorum. Yapma dediğin bu eşcinselliğimi nasıl durdurabilirim. Bedenimi kilitledim, öyle ki elini dahi sıkamaz oldum bir erkeğin, ya yine o duygularım depreşirse duyguları mı umursayan peygamber yok mu? Bir kitap yok mu böyle mutlu ol diyecek? Eğer belirli bu kuralları eksizsiz yerine getirirsem, mutlu olamama, acı çekmeme rağmen ürkek bir ceylan olup bir aslan gibi kükrersem vaat ettiğin o cennete girer miyim? Verir misin Allahım bana bunun garantisini? Kafam allak bullak ne senin gösterdiğin yol beni mutlu edecek, ne de kurallarına aykırı davranırsam vicdanım rahat edecek. Biliyorum yol gösteren olmayacak hayat benim ve kararları kendim verip ilerleyeceğim... Tozlu kaldırım taşları, boş panolar, afişlerle dolu elektrik direkleri ve hafif bir uğultuyla esen rüzgar, gözyaşlarıma her gün tek şahitlik edenlerim. Acım öyle büyük ki sığdıramıyorum hiçbir yere, her günüm bir önceki günden daha beter geçiyor. Zamanla katılaşır sandığım yüreğim git gide daha çok acıyor. Duyarsızlaşıyorum herkese, her şeye karşı. Senin o zorlu kuralların yetmezmiş gibi birde üvey evlat muamelesi görüyorum dünyada. Saklasam da cinsel kimliğimi gözlerim, ellerim ele veriyor beni, sapık deniyor, ahlaksız deniyor her sözleri yüzüme tükürük, kalbime bir ok gibi saplanıyor. Elimle başını okşayamıyorum bir çocuğun o bile kaşlarını çatıyor, kaçıp uzaklaşıyor benden. Sen o tarafta çekeceksin de beni infaza, kulların çoktan beni almış ortasına. Bir vatan haini, tecavüz eden bir sapık ve daha tonla suçun prangalısıyım ben. Özgürlügüm bu tarafta olmaz biliyorum ama umarım melekler alır beni yanına. Karar versem eğer senin yolunda ilerlemeye, yemin etsem sana tövbe bir daha olmaz söz diye. Hadi mutluluktan da vazgeçtim huzurlu olur muyum. Bu yollarda yürümekten bıkıp durur muyum. Seviyorum Allahım seni ama senden korkup yaklaşamıyorum kalbimi hızla çarptıran bir kula. Aşk denilen şey bana bu dünyada yasak meyve. Dostluk içimi acıtan hayallerimdeki bir rüya. Ailem zaten hiçbir zaman olmadı ki yanımda, yine sana dönüyorum yakarışım sana, duam sana, acılarım, şikayet edişim sana. Yaşım geldi de geçiyor Allahım ben hala bir çözüm yolu bulamadım. Bazen düşünmeseydim diyorum acaba daha mı vurdumduymaz olsaydım, daha katı daha gaddar mı olmalıydım. Kader denilen şey zaten muamma geçmişim hayırsız, bugünüm yararsız, yarınım ne olur kim bilir. Kimilerine göre biz günahsız suçsuzuz senin çizdiğin resmin figürleriyiz, kimilerine göre sadece yolcu olan biz belliyiz yolumuzu kendimiz çizeriz. Ben de o yolunu kendi çizenlerdenim. Anladım artık mutluluk ve huzur yok bana bu dünyada. Dayan kulum deyişin yeter bana, ama senden de bir ses bir işaret yok ki. Yolunu kaybetmiş bir çocuk gibiyim, hiçbir yere gidemiyorum, kaybolduğum bu yerde durup bulunmak istiyorum. Ne olur Allahım cesedim serilmeden bu yere bana bir Işık bana bir Kelam bana bir Melek gönder, kurtuluşum ol kurtarıcım ol...
yasin
30.08.1999 03:12
bu yoğun ifadeler her eşcinseli hayatının bir döneminde muhasebe girdabına alıyor. sağlıklı olduğu halde hasta gibi, derdi olmadığı halde yaslı gibi hisstmek ve hayatı boyunca bilinmez bir dert ile boğuşacakmış gibi olmak "dolaptan çıkma"dan hemen önceki en zor durumdur. sıkışmış ve ölümüne neticesiz görünen bu durumdan "kendini kabul" ile çıkılır. çıkamayan ömrünü bulduğu ile avunarak geçirir. çıkabilen ayakları yere basan kendini tanımış ve hayattan ne istediğini bilen birisi olur. bu açıdan eşcinsel kimliğinin diyetini ödeyerek kazanır. bu sıkıntılı dönemde hastanın doktora ve Allaha sitem etmesinin hastaya hiç bir yararı olmadığı gibi, eşcinselin de gerek çevreye gerek Allaha siteminin onun sıkıntısını hafifletmeye yararı yoktur. ne zaman ki, münasip vakitte doğum gerçekleşir, beden ruh uyum ile hayatı anlar, Allah şifayı aracılar ile yollar. sıkıntı gider lezzet gelir. ondan sonrasında sınav şekil değiştirir. zevk aldığı hayatı sorgulamaya başlar. yapılacak ise aynıdır. sabretmek, Allaha sitem değil sığınmak, hayatı tüm güzelliği ile onurlandırmak...
1 Haziran 2008 Pazar
Türkiyeli eşcinseller ve Prof. Dr. Necmettin Erbakan arasındaki doğrusal ilişki
Uzun hikâyedir; ancak bilenler gayet iyi bilir.
Türkiye’deki eşcinsel câmiası beni sevmez; ben de onları...
Bana, 2006 yılında -kendi aralarında düzenledikleri anketler sonucunda- “yılın en homofobik yazarı” ödülünü vermeye kalkışmışlardı. Onlar, bu organizasyonlarına daha ziyade “hormonlu domates ödülleri” diyorlar. Gerekçeleri de “Brokeback Dağı” gibi eşcinsellik övgüsü yapan filmlere karşı olmamdı. Sonradan, kendilerine “böcekler” diyen bir kadın yazar ortaya çıkınca, oyları hemen o yöne doğru kaydı ve bir süre liste başında giden bendeniz geri sıralara düştüm.
Ödülü kazansaydım, Taksim Meydanı’nda düzenlenecek olan törene de bizzat gidecektim. Yanımda bir buket çiçek ve dernek yöneticilerine armağan edilmek üzere, Yeni Şafak yayınlarından çıkan bazı Türkçe Kur’an-ı Kerim nüshalarıyla birlikte... Ki bu kararımı o günlerde, yarışmayı düzenleyen Lambda İstanbul Derneği’ne de yazılı olarak bildirdim.
Ödülümü almak üzere, elimde Kur’an-ı Kerim ciltleriyle birlikte, eşcinsellerle dolu bir meydana gittiğimde nasıl bir manzarayla karşılaşırdım doğrusu pek bilemiyorum; ancak bereket versin diğer kadın yazar son anda oylamada öne geçti de eşcinsel aktivistler benimle karşılaşmaktan kurtuldular.
Bütün bu “karşılıklı antipati atmosferi” içindeki temel farkımız ise benim “sevmek” ile “merhamet etmek” edimlerini birbirinden kesin çizgilerle ayıran bir adam olmamdır. Bunu da Müslüman kimliğime borçluyum.
Evet; eşcinselleri ve eşcinselliği sevmem. Ancak, bütün hayatım boyunca tek bir eşcinsele dahi fiske vurmuş ya da karşılıklı bir görüşmede hakaret etmiş değilim. Böyle tutum ve davranışları kişisel olarak asla desteklemediğim gibi, buna yeltenen ilkel adam ve kadınları da hiç sevmem. Hele de otoyollarda eşcinsel fahişeler görünce bir akşam pazarlık etmek için durup, ertesi akşam ise en iddialı maço kesilerek onları araçlarıyla ezmeye kalkışan ikiyüzlü bir ahlâkın savunucusu konumundaki şerefsizleri, öldürmeye çalıştıkları (bazen de ne yazık ki öldürdükleri) o insanlardan ruh olarak çok daha düşük düzeyde birer “kubur faresi” olarak görmekteyim.
Eşcinseller ve eşcinselliğe yönelik bu karşı duruşumun ise iki temel argümanı var. Birincisi kutsal kitapların ve onların vaaz edicisi konumundaki peygamberlerin bu konudaki uyarıları...
İkincisi ise doğrudan doğruya tıp bilimi ve onun yüzlerce yılın gözlem ve deneyimleri ışığında, hiç bir tartışmaya mahal bırakmaksızın ortaya koyduğu somut gerçekler...
Velhasıl, canım öyle istiyor diye ya da içimdeki gizli psikopatı tatmin etmiş olmak adına “eşcinsel karşıtı” değilim.
Zaten eşcinseller de ne ilâhiyatın ne de tıp biliminin yanlarında olmadığını, bu hikâyenin ta en başından beri çok iyi bilmekteler... O yüzden, her ikisiyle de araları iyi değil. Neredeyse “tehdit ve terörize edilerek” arzu edildiği gibi konuşturulan bir avuç marjinal hekimin dışında, tıp dünyası (küresel ölçekte faaliyet gösteren onca kudretli eşcinselin dayanılmaz baskılarına karşılık) günümüzde bile hâlâ bu olay için “sağlıklı bir cinsellikten sapma” diyor. Bilinen bütün semavî dinler de öyle...
O yüzden, 21’inci yüzyılda yaşayan aklı başında bir Müslüman olarak, eşcinselleri sevmek durumunda değilim. Ancak, onlara “merhamet etmek” zorundayım. Onlardan Peygamberim de hoşlanmıyordu, olabildiğince mesafeli duruyordu; ancak gerektiği ölçüde “merhamet ediyordu.”
Çünkü, her insanda, son nefesini vereceği âna kadar “nedâmet getirmek”ten yana bir umut vardır.
Mekke ve Medine’de ilk Müslüman kuşağından hiç kimse, eşcinsellere yönelik “linç partileri” falan düzenlemedi. Onları, en fazla bu tercihleri üzerine adamakıllı düşünmeye davet ettiler ya da gençler karşısında ayartıcı bir rol üstlenmesinler diye yakın çevrelerinden uzak tuttular. Hepsi o kadar...
Günümüzde de dünyanın çeşitli köşelerinde yaşayan kadın ve erkek eşcinsellerin tümü hayatlarını “fuhuş yaparak” kazanmıyor. Türkiye’de de öyle... Ortak bir “vatandaşlık kimliği” altında aynı vatanı paylaştığımız bu insanların büyük bir bölümü, kamuflajlı bir hayat içinde normal işlerde çalışıyor, üretiyor, istihdam oluşturuyor ve devlete vergi ödüyorlar. Eşcinsellikleri ise -bunun agresif bir biçimde propagandasını yapıp çevrelerindeki masum çoluk çocukları “haz nesneleri”ne dönüştürmedikleri sürece- gerek dinsel, gerekse tıbbî açıdan yalnızca kendi hayatlarını ve ahiretlerini zarara uğratan kişisel bir zaafları... Ha, bir de belki onlarla birlikte takılan partnerlerininkini...
Hâl böyle olunca, uygar bir devlet düzeni içinde de “linç politikası” ile hareket edilemez. Eşcinsel bir vatandaşın çocuğunu gönderdiği okulun harcında dindar bir yurttaşın da ödediği vergiler vardır. Aynı şekilde, dindar bir yurttaşın ibadetini yaptığı caminin harcında da eşcinsel bir yurttaşın doğrudan ya da dolaylı emeği olabilir. Millî servet, bu ülkede yaşayan bütün insanların ortak alın terinden oluşmaktadır ve o servetin içine karışan “kirli para”yı ancak ve ancak niyetin saflığı temizler. Tıpkı, İstanbul-Esentepe’de, ünlü bir kadın piyango satıcısının inşâ ettirdiği güzel bir camide yıllardır hep birlikte namaz kılmamızda olduğu gibi...
Allah hiç kuşkusuz ki, şaşmaz terazisiyle nihai amacı hayırlı olan her ürün ve hizmetin içindeki kiri ayrıştırabilecek kudrete sahiptir.
Eşcinsellik ve eşcinseller hakkında, çok uzun yıllardan bu yana yukarıda özetlemeye çalıştığım türden bir ön kabule sahipken, geride bıraktığımız hafta gazetelerde sürpriz bir haber okudum ve epeyce canım sıkıldı. İstanbul 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, eşcinsellerin Türkiye’deki en büyük ve de ciddi sivil toplum örgütü konumundaki “Lambda İstanbul” hakkında, tüzüğünün Dernekler Yasası’na aykırı bazı bölümler içerdiği gerekçesiyle kapatma kararı almış.
Haber üzerine eşcinsellerin sitelerine ve bu haberi sütunlarına taşıyan kimi internet portallarındaki okur yorumlarına (ki büyük bölümü eşcinsellerden gelen yorumlardı bunlar) bir göz attım. Müthiş bir yılgınlık, öfke, üzüntü ve yıpranmışlık ifadeleri içermekteydi karara ilişkin yorumlar. Eşcinsellerin organizasyondan uzak ve dağınık olduklarında sergiledikleri o itici saldırganlığa karşılık, görece daha ciddi bir biçimde hareket eden, internet siteleri işletip dergiler çıkararak mensuplarının “gazını alan” bu dernek sayesinde nicedir tutunacak bir dal bulduğunu düşünen bir kaç yüz bin dolayındaki insan, mahkemenin kararından sonra kendilerini âdeta “devletin tecavüzüne uğramış” gibi hissediyorlardı.
Ve ne yazık ki bana göre dibine kadar da haklıydılar.
Bir topluluğun kendini demokratik yollarla ifade etme imkânlarını ne kadar daraltır ve o topluluğu ne kadar köşeye kıstırırsanız, hedef aldığınız bu kitleyi de o denli bunaltır ve saldırganlaştırırsınız. Böyle bir durumda ise insanlar arasında insan gibi diyalog kurmanın o yumuşak iklimi adım adım ortadan kaybolacaktır.
Türkiye, “Dünya üzerinde Kürt diye bir halk ve Kürtçe diye bir dil yoktur” şeklindeki teziyle bu bunaltılmışlığın bedelini çok ağır ödemiş bir ülke... Halen de kanımız ve malımız ile çatır çatır ödemekte olduğumuz bir bedeldir bu...
1923 yılında, henüz ülkedeki her şey son derece taze ve güzelken, “Türkiye Cumhuriyeti, bu topraklarda yaşayan farklı etnik unsurlar tarafından, ortak bir ideal uğruna hep birlikte kan dökülerek kurulmuştur ve bu mücadelenin içinde yer almış bulunan herkes hukuken Türk’tür. Onun dışında, her yurttaş nüfus kâğıdına gerçek etnik kimliğini, gerçek ana dilini, gerçek dinini ve mezhebini rahatça yazdırabilir. Bu bilgileri gündelik hayatında özgürce kullanabilir, yayabilir, etnik kökenlerini unutmamasını sağlayacak her türlü din ve dil eğitimini alabilir. Devletten de kendisine, verdiği bu bilgiler ışığında muamele edilmesini isteyebilir” şeklinde kısa bir paragrafla çözülebilecek olan bir mesele, şimdi Kandil’e akınlar yapıp duran, ancak oradaki “çapulcular”ı bir türlü tam olarak bitiremeyen F-16’larla çözümlenmeye çalışılıyor.
Eşcinsellik de bütünüyle aynı konumda bir sorun...
Onları, yukarıda andığım dinsel ve tıbbî argümanların ışığında, toplum olarak sevmiyoruz. Üzerlerindeki kamuflajları çıkartıp aramıza karışmalarını ve kimliklerini serbestçe deşifre etmelerini istemiyoruz. Bu “hâl”lerini fark ettiğimiz andan itibaren onları işe almıyoruz, almışsak da tez zamanda atıyoruz. Bu kitleyi okullarda, hastanelerde, orduda ve kurduğumuz şirketlerde barındırmıyoruz.
Ancak, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de -reddi mümkün olmayan- bir “eşcinsel nüfusu” mevcut. Bunları bir meydana toplayıp üzerlerine napalm bombası atamayacağımıza göre (ki dinen, ahlâken ve hukuken böyle bir hakkımız yok) o zaman, onlarını kendilerini, bizim de kendimizi denetim altında tuttuğumuz, “karşılıklı tahammül” esasına dayalı bir toplumsal düzen içinde yaşamayı ne yapıp edip öğrenmek zorundayız.
Bir de tabiî her marjinal grup gibi, onlara da bütün bu kuşatılmışlık içinde kendilerini biraz daha iyi hissedebilecekleri, “soluk alabilecekleri” türden sivil toplum örgütleri kurma; basılı, görsel ve elektronik yayıncılık yapma hakkını sunmakla yükümlüyüz. Yoksa, böylesi bir “kapana kıstırılmışlık” duygusu, önünde durulmaz bir öfke patlaması ve onun ardından gelen keskin bir bilenmişlik içinde, toplumun geneline eskisinden çok daha ağır hasarlar verecektir.
Kapatma kararını veren mahkeme, Lambda İstanbul Derneği’nden, tüzüğünün içeriğindeki genel ahlâka ve hukuka aykırı olduğu düşünülen sorunlu bölümlerin düzeltilmesini talep edebilirdi. Ki bunu onlardan her Türk vatandaşı talep etmektedir zaten. Ancak, kısmî bir kusurdan hareketle topyekün kapatma kararı verilmesinin ardında durabilmek ise mümkün değildir. Özellikle AKP iktidarından sonra, başta bu partiye yönelik kapatma dâvâsı olmak üzere, neredeyse her siyasal ve sosyal konuda “baltayı dâvâ dosyasının tam ortasına indirip onu ikiye ayırma” tekniğiyle hareket etmeyi alışkanlık hâline getiren Türk yargısı, bu ürkütücü görünümüyle, 2000’li yıllarda AB uyum süreci kapsamında değiştirilen irili ufaklı binlerce yasadan zerre kadar haberi yokmuşcasına, “züccaciyeci dükkanına girmiş fil” örneğinde olduğu gibi alabildiğine savruk bir tavır içinde ilerliyor. Dahası, bu tavrın ardında “haberdar olmamak”tan ziyade “uyum sürecini sallamamak” gibi genel bir “direnme kararı”nın olduğu izlenimi uyanıyor kitlelerde. Hani, sanki topluma ve iktidara verilmek istenen mesaj şöyle bir şeymiş gibi:
“Siz istediğiniz kadar kendi yetki bölgenizde debelenip durun, bunun bizler açısından hiç bir önemi yok. Türkiye, tıpkı 80 yıldır olduğu gibi, halkının en küçük bir apoletten ya da unvandan tırstığı, parlamentosunun sadece adı parlamento olan, Arap ülkelerinin birazcık ilerisinde ancak Avrupa’nın fersah fersah gerisinde üçüncü sınıf bir Ortadoğu demokrasisi olarak varlığını sürdürecektir. Bu genel kararımızı da feriştahı gelse değiştiremez.”
Nasrettin Hoca damdan düştüğünde ilk sözü, “Bana damdan düşen birini getirin” olmuş. Ülkeyi yöneten iktidar partisini üç-beş tane gazete kupürünün jurnaline dayanarak kapatmaya kalkıştıklarından beri biz muhafazakâr seçmenler de aynen Nasrettin Hoca’nın pozisyonundayız. O yüzden, önüne her kim çıkarsa çıksın -solcular, Kürtler, sert İslâmcılar, ılımlı İslâmcılar, eşcinseller- habire kıran döken, içeri atan ve kapatan bir yargı sistemi karşısında Lambda İstanbul Derneği mensuplarının hâlet-i ruhiyesini, kurduğum iyi niyetli bir empati eşliğinde çok doğru anladığıma inanıyorum.
Bu böyle gitmez.
Bütün dünyayı kapatamazsınız, bütün dünyayı içeri atamazsınız ve bütün dünyayı öldüremezsiniz.
Sünnileri bunalttınız, Alevîleri bunalttınız, Gayrımüslimleri bunalttınız, Türkleri bunalttınız, Kürtleri bunalttınız. Şimdi de eşcinselleri bunaltıyorsunuz.
Bunu yaparken de öylesine garip ve hastalıklı bir merhamet mekanizması işletiyorsunuz ki tam olarak ne düşündüğünüzü, ne yapmaya çalıştığınızı hiç kimse anlayamıyor.
Onlarca polis, asker ve sivili gözünü kırpmadan öldürmüş bir teröristi, ciğerleri su topladığında “hasta” diye affedip, kendi kafanıza göre, geldiği dağlara geri gönderebiliyorsunuz. Üstelik, öldürdüğü insanların hiç birinin ailesinden izin ve onay alma gereğini duymadan...
Fakat, buna karşılık, 1974 yılında, ülkeyi yöneten iki adamdan biriyken attığı son derece kritik imzayla -hâlâ her yıldönümünde bando mızıka eşliğinde böbürlendiğiniz- cesur bir savaşa girişip size dünyanın en stratejik adasını kazandıran 82 yaşındaki bir eski başbakanı, bırakın Türkiye’nin laik düzenini değiştirmeyi, daha ayakta bile durabilecek hâlde değilken gözünüzü kırpmadan cezalandırıyorsunuz. En sevimsiz kriminolojik profiller karşısında dahi indirimlerle, genel aflarla gayet bonkör bir biçimde işleyen bağışlama mekanizmanız ona gelince en fazla “cezaevi hapsi”nden “ev hapsi”ne dönüşüyor.
Sağmalcılar’da yıllar yılı THKP-C’cilerin koğuşlarına girip tekmil alamazken ve bundan da hiç utanmazken, devletin en kritik sırlarını bilen 82 yaşındaki bir emekli devlet adamına, her sabah 20 yaşındaki bir jandarma eri karşısında tekmil verdirtmekten rahatsız olmadınız ne yazık ki...
Allah aşkına, bu ülke sonunda infilak edip bir iç savaşa sürüklenmeden, azıcık da olsa değişin artık...
ALİ MURAT GÜVEN
Yeni Şafak gazetesi yazarı
24 Mayıs 2008 Cumartesi
Eşcinselliğin Nedenleri
niçin bazıları zenci?
niçin bazıları solak?
niçin bazıları kadın?
niçin bazıları benim gibi değil?
niçin bazıları hayatı benim gibi algılamıyor?
niçin bazıları benim sevdiğimi sevmiyor, nefret ettiğimi etmiyor?
niçin bazıları benim düşünmediğim ve kıymet vermediğim şeylere düşkün oluyor?
çünkü İ N S A N I Z
neden herkes bir moda gibi hürriyet istiyor?
neden erkek olmaya çalışmıyor hemen eşcinselliği kabul ediyorsunuz?
neden evlenmekle eşcinselliğin geçeceğini kabul etmiyorsunuz?
neden cinsel eğitim adı altında eşcinselleri hasta göstermemize kızıyorsunuz?
neden uzun ve pahalı seanslarla terapi olacağınıza inanmıyorsunuz?
neden hem günahkarsınız hem de kalbinizde inanç, dudağınızda dua eksik olmuyor?
neden asırlardır lanetli olduğunuzu kabul etmiyorsunuz?
neden ortaya çıkmadan gayet güzel metres hayatına kanaat etmiyorsunuz?
neden sesiniz çıktığında istenmediğinizi, sustuğunuzda kabul edildiğinizi anlamıyorsunuz?
çünkü İ N S A N I Z
niçin dünyada bir geleceğiniz olmadığını kabul etmiyorsunuz?
niçin gideceğiniz ahirette bir şefkat görmeyeceğinizi kabul etmiyorsunuz?
niçin hem Allah sevgisini hem eşcinsel kimliği bir arada yaşamaya çalışıyorsunuz?
niçin sadece zenginlerin haz oyuncağı olarak ömür geçireceğinize inanmıyorsunuz?
niçin tek akibetinizin intihar olduğunu kabul etmiyorsunuz?
niçin sizi koymaya çalıştığımız kaba girmiyorsunuz?
çünkü İ N S A N IZ
22 Mayıs 2008 Perşembe
"Heteroseksüele nasıl bakıyorsak, diğerlerine de öyle bakarız"
AKP’den eşcinsellere "herkes eşittir" mesajı
AKP’den eşcinseller konusunda dün dikkat çekici bir adım geldi. Eşcinsellerin derneği KAOS GL tarafından düzenlenen “Homofobiye Karşı Buluşma” toplantısının açılışına AKP Mersin Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül de katıldı. Diğer partilerden kimsenin katılmadığı toplantıda eşcinsellere hitap eden Üskül “Haklarınızın ihlal edildiğini düşündüğünüz durumlarda adresiniz belli. Bize başvurabilirsiniz” dedi. Üskül’ün katılımı, bugüne kadar eşcinsellerin bu tür toplantılarına bu düzeyde ilk katılım olduğu ifade edildi.
BAKIŞIMIZ AYNI
Toplantı sonunda basının sorularını yanıtlayan Üskül, “Muhafazakâr bir partinin üyesi olarak eşcinsel toplantısına katılmanız nasıl karşılanacak?” sorusuna, “Bizim partimiz herkese aynı bakar” diye yanıt verdi. Üskül, “Farklı cinsel tercihleri olanlar da insandır. Farklı cinsel tercihleri olduğu gerekçesiyle ayırmayız. Heteroseksüele nasıl bakıyorsak, diğerlerine de öyle bakarız” diye konuştu.
TBMM’YE YÜRÜYECEKLER
Başkent bugün sıradışı bir eyleme sahne olacak. İlk kez eşcinseller Meclis’e yürüyüş eylemi gerçekleştirecek. KAOS GL’nin düzenlediği “Homofobiye Karşı Buluşma” toplantısı çerçevesinde gerçekleşecek eyleme 100’ün üzerinde gay, lezbiyen, transeksüel ve travesti katılacak. Yürüyüşte sadece eşcinselliği temsil eden gökkuşağı renklerinden oluşan bayrakların taşınacağı bildirildi. Eşcinsellerin buluşma toplantısı için yurtdışından da katılımcılar Türkiye’ye geldi. Yabancı konukların en dikkat çekeni ise Avrupa Parlamentosu’nun eşcinsel milletvekili Michael Cashman oldu. Cashman bugünkü Meclis yürüyüşünde de bulunacak. Yine Avrupalı eşcinsellerin örgütü ILGA’nın temsilcisi Aija Salo da etkinliğe katılacak isimlerden. Salo, “Türkiye’deki arkadaşlarıma destek olmak için buradayım. Onlarla birlikte yürüyeceğim” dedi.
Ali Ekber ERTÜRK/ANKARA
kaynak
Anayasa Profesörü, sosyal demokrasi ve insan hakları konusunda ömür vermiş bir akademisyen olan Zafer Üskül, bu adımı ile bu vatanın önemli bir sıkıntısına yaklaşıyor ve geç kalınmış bir adımı atıyor.
Eşcinsel deyince akla hep kötü örnekler getirip klişe resimler hatırlamak yanlıştır. "kadın" dendiğinde nasıl ki akla "fahişe" kelimesini getirmek yanlıştır, çünkü annenin şefkati, eşin iffeti, kızkardeşin sevgisi esastır. "kadın" deyince bu manalar akla gelir, kötü emsali inatla kullanmak edep dışıdır. öyle de "eşcinsel" deyince hayatı kendi cinsi ile paylaşan akla gelir, narin bir ruh, sevgi dolu bir kalp akla gelir. yakın veya uzak akraba içinde gizli açık onlarca isim akla gelir. aslında hep bilinen ama geçiştirilen, evlendirilmeye çalışılan, evlenmedi ise mirasta adı bile anılmayan, hukuku hiçe sayılan, sevgisine ve varlığına kıymet verilmeyen bir birey olarak anmak son derece alçaltıcıdır.
bu insanlar bu vatanın evlatlarıdır. başka yerden gelmediler. gidecekleri bir yerleri yoktur. hem bu sistemin samimi parçalarıdırlar. hemen hepsi vergisini verir. hemen hepsi askerliğini yapar. hemen hepsi her meslek gurubunda gayet başarı ile vatanlarına hizmet ederler. milyonları bulan bu sessiz evlad-ı vatanın sahip çıkılmaya ihtiyacı varken, onları itham etmek, isim takmak, haklarını gasbetmek, lanetli yada dinsiz addetmek, ümitsizliğe terketmek, hasta muamelesi yapmak son derece insanlık dışıdır. vatana yararı olmadığı gibi vatanın aleyhinde zarar vermeye çalışanlar elinde alet olmak ihtimali büyüktür.
varoluşundan dolayı sürekli ötekileştirilen bir bireye (daha ötesi bir kesime) bu zülmü engellemek elbette en başta hükümetin görevidir. adaletin ve kalkınmanın temeli olan eşitlik samimiyet dürüstlük gibi pek çok erdem için adım atılmalıdır. yapılacak pek çok şey varken üstünü örtmek son derece yanlıştır. zararı büyütür ve önlemi geri bırakır.
bu bilinçte olup her türü tepkiye rağmen cesaretle bu vatanın eşcinsel çocukları olan bizlere sahip çıkan AKP Mersin Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül'e teşekkür ederim.

