22 Eylül 2011 Perşembe

Toplumsal Ahlak

Toplumun genelde tavrı ve geçerli algısı nasılsa yeni doğanlara verilen ilk bilgiler bu yönde olur. küçük çocuklar bunu tüm kenarları ile alır değişmezliğini kabul ederler. bu hali ile gelenekler şekillenir. ergenlikle beraber başkaldırı ve değişmezliğin yanlışlığı anlaşılır. böylece topluma dinamik sağlanır. yetişkinlik ise taşların yerine oturduğu, genel kaidelere uymakla toplum menfaati sağlandığı lakin verimlilik temel alınarak toplumun ilerletildiği bir algıyı verir. normalde bu değişim kişi için çok güzel bir hayat serüvenidir. bazısı ise bebekliğindeki seviyeyi sebebsizce korumak için çırpınır. yaşına ve tavrına uygun olmayan bu tavırlar ile sıkıntılara sebep olur. genel öğreti, kişiye ne kadar erken ulaşıp onu hem değişime hem verimliliğe özendirirse, toplum o kadar az sıkıntı çeker.

Ancak değişime ve verimliliğe sahip çıkmak, bir toplum için kargaşadır. insanları bir algıda toplamak ve birbirlerine saygıyı tavsiye etmek, kutsiyet ile mümkün olur. kutsiyet bir dersin kabul edilmesinde büyük bir güçtür. dinin kudsiyet ile verdiği dersler kalpleri şekillendirir, insaf ve saygıyı ortak payda yapar. yararlanılmadığında, bireylerin ancak kendi değerlendirmeleri ve iknaları kadar bir değişim ve verimlilik algısı ortaya çıkar. bu da hem sınırlı hem geçici olur. 

başarılı bir gelişmenin sürdürülebilir olması, ancak kudsiyet ile barışık, gençliği ile dinamik, yetişkinleri ile verimli, toplumsal saygı paydasında toplanan milletler ile mümkün olur.

bugün artık cemaatlerin ne denli canlı ve etkili olduğunu inkar etmek beyhudedir. dini her kimlikten cemaatler, meşrepler, meslekler, kendi sınırları dairesi içindekilere sundukları saygı paydası ile bireylerine kendi başarılarını göstermektedir ve onur duygusu vermektedir. 

feleğin rüzgarı ve bahtın güzellikleri bizden yana esmeye başlayalı beri, tüm dünyanın da dikkatini çeken yurdumun artık sözü daha uzağa gitmektedir. dünyanın dikkatini çekmek güzeldir. lakin daha önemli olan altyapısı olan, bağlantıları tüm insan kültürünü kavrayan bir ifade ile durabilmektir. net açık ve rahat bir duruş, şiddetli sade ve herkese hitap eden bir söylem bizden beklenmektedir. bu durum ise artık tüm cemaatleri ile yurdumun kendi paydasını netleştirmesi gereğini ortaya koyar. yoksa bir süre sonra bu sadece geçici bir güç gösterisi, arkası olmayan bir delikanlılık çıkışı olarak tarihin sayfalarına gömülür gider.

insana saygı ve onurlu bir yaşamı paylaşma teklifi tüm demokrasilerin hedefi olmuştur. bireyin kendisini tarif etmesine müsaade etmek ve bu tarifi saygı ile karşılamak temel esastır. bireyin kimliği ne olursa olsun tüm cemaatler ona ellerindeki güzelliği paylaşır ve ona kardeşlik sunarlar. sunmalıdırlar. o bireyin toplum uymayan yönlerini dikkatle algılamak ve uyumlu hale getirmek de hedeftir. 

evet cemaatin kapısına gelen çingeneye kapıyı açıp içeri almak hizmettir. çay ikram etmek hizmettir. ona cemaatin değerlerini paylaşmak hizmettir. mal sahiplenme algısı farkını baştan bilmek önlemdir. çingenenin ihtiyacı olan parayı almasına hırsızlık dememek için ortada menafi bırakmamak tedbirdir. 

evet cemaatin kapısına gelen genç bayana kapıyı açmak hizmettir. onu kendisi gibi bayanlardan istifade edeceği adrese yönlendirmek hizmettir. ölçüsüz bir bayanın kendi güzelliğini göstermek istemesini baştan bilmek önemlidir. o gelen bayanı ahlaksızlıkla itham etmemek için saygı ve konuşmayı kısa tutmak tedbirdir. 

ya eşcinsel?

eğer eşcinsel kimliğe bedenen hasta derseniz onu tamahkar doktorlara; ruhen hasta derseniz rezil tılsımcılara esir etmiş olursunuz. kimliği tanımazsanız o zaman hizmet de edemezsiniz, tedbir de alamazsınız! 

bu durumda ortaya yüz kızartan haller dökülür. onlarca macera anlatıla durur. doktor ve muskacılar para kazanır. yalanlar havalarda uçuşur. eşcinseli tanımayan bir toplum kendi yalanları ile yuvarlanır durur. ahlak derken ahlaksızlık çoğalır, yalanlardan rüyalar görürken patlayan rezaletlerle başından aşağıya sular dökülür.

eşcinsel kimliği tanırsanız, hükmedersiniz. bilirseniz, tedbir alırsınız. saygı duyarsanız size saygı duyar. sahip çıkarsanız, size sahip çıkar. insan kendine edilen muamele ile muamele eder. onu itmek ve görmezden gelmek sadece bunu yapana da böyle muamele edilmesine sebep olur. çünkü insan aziz yaratılmıştır ve kader adildir. kişi ancak kendisine teklif edilen kadarı ile imtihan olur. onu hırpalayan hiç bir toplum yarını göremez.

oysa onurlu yaşamak isteyen bir eşcinsele yol göstermek çevresindekilerin görevidir. çevresinde hür ve onurlu, toplumun parçası olmuş eşcinsel bireyler görmekle şevk duyar, rol modeller ile gayrete gelir. toplumla uyumlu hareket etmenin erdemini, sevmenin güzelliğini, dünya zorluğuna karşı teselli bulmanın imkanını keşfeder. zaten ahlak da budur. kendi ahlakını oluşturmasına müsaade edilmeyen eşcinsel kesim toplumun sıkıntısı ve mahçubiyeti olarak hem dünyada baş ağrıtır, hem ahirette madur olmaya sebep olur.

toplumsal ahlak, ahlaksızlığa savaş açarak değil, bireylere kucak açarak sağlanır. uzakta dünyanın öte yanındaki eşcinselden farklı olmasına kapı açabildiğiniz ve onurunu tanıyabildiğiniz her eşcinsel toplumun sağlam bir taşı olmaya adaydır.

28 Haziran 2011 Salı

Mi'raç la hayatımıza girenler...


Mi'raç gecesi tüm islam alemi için kutlu olsun.

Mi'raç tek bir isim olmakla beraber birçok manayı içine alan bir anahtar olmuştur. bu gece ile idrak edilen ve anlaşılan ilk aklıma gelen manalar şunlardır:

iman hakkı kabul ve tasdik, islam ise hakka taraftarlıktır. bu gece kabul edilen ve tasdik edilen merci bizzat gözle müşahede edilmiştir.

nübüvvet, iman için zaruridir. madem ki kainatın sahibi ölü değil hayattadır ve canlıdır. o zaman duyar ve görür, duyduğunu ve gördüğünü de ifade eder. bu ifadeye muhatap olan; onun katında bizim elçimiz olup bizi ona sevdiren, bizim aramızda O'nun elçisi olup, onu bize sevdiren bir peygambere ihtiyaç vardır. bu gece ile bu mana tamam olmuştur.

insan bir beden ve bir bireydir. ama kendisine emanet edilen özellikler ile temsil kuvvetine sahiptir. seçilmiştir, başkalarının ve kendisinin varlığını ifade edebilir ve bu ifadeyi herşey namına genişletip temsil edebilir. evet, kimin milleti himmeti ise o tek başına bir millettir. hatta bu temsil manası o kadar genişler ki, muhatap olduğu Rabbi karşısında kendisini, kendi kimliklerini, sevdiklerini ve ilgili olduklarını, hatta tüm mahlukatı temsil edebilir ve onların taleplerini iletebilir ve öyle de olmuştur.

bu ilginç özellikleri ile beraber Mi'raç, islamın farklı yönünü de ortaya koyar. en kadim ve düsturları geleneklerin tozları altında kaybolmuş dinlerden en yakını olan hristiyanlığa kadar tüm dinlerin temel esası olan "önce tabi olmak" gerçeği islamda yerini "önce müşahede ve gözleme" bırakır. gözüne rast geleni değerlendirmekle başlar. isra süresinde mi'raç hakikatı da gözlem çevresinde gelişmeye başlar. yukarıda benim farkedebildiğim manalarla gelişir ve detaylarında saklı daha onlarca kıymetli farkla meyvelerini verir.

bu güzel tefekkürün kaynağı olarak BURADA miraç risalesini tavsiye eder, bu gecenin hepimiz hakkında mübarek olmasını niyaz ederim.


11 Mayıs 2011 Çarşamba

Birlik Olma Sırları 3


Birlik olmak bizim için hayati değerde bir zorunluluk olmasına rağmen birbirimizi ötekileştiriyoruz. uzak duruyor ve görmezden geliyoruz. saygı duymak zorunda kalmamak için üstünü örtüyoruz. şiddeti ve gerilimi sever hale geliyoruz. iman kimliğini, azınlık kimliğini yada eşcinsel kimliğini taşıyanlar en ziyade ötekileştirilmenin acısını bildikleri halde onlar dahi ortama uymaya başlıyor. şiddete şiddetle cevap vermek bizi vahşileştiriyor. Rise-i Nurda bu bahse ilişkin şöyle bir bölüm var :


"Mü'minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.

Şu hakikatin gayet çok vücuhundan altı veçhini beyan ederiz.

Birinci Vecih

Hakikat nazarında zulümdür.

Ey mü'mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.

Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü'minin vücudunda, İmân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.

İkinci Vecih

Hem hikmet nazarında dahi zulümdür.

Zira malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem olamazlar.

Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, "Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer.

Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe'den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan İmân ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı İmân ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.

Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.

Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir.

Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.

Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.

...."

28 Mart 2011 Pazartesi

Sosyoloji Notları 2


EtnoSantrizm - Kültürel Rölativizm

Kültürlerin çeşitliliğini teslim etmek, her zaman başka kültürlere saygı gösterilmesine neden olmaz. Aksine insanlar kendi kültürlerinin içinde kendilerini hapsettiklerinde onu mutlaklaştırırlar.

Bireyin kendi kültürel değerlerini merkeze alarak, başka kültürleri kendi kültürünün değer sisteminden değerlendirmesi ve yargılaması EtnoSantrizm olarak adlandırılır.

Ortak kimliği sağlamak ve "biz" duygusunu pekiştirmek için tüm kültürler biraz etnosantrik olması beklenebilir. Ancak, etnosantrizm çoğunlukla "biz böyleyiz ve bu halimizden memnunuz" masumiyetinde değildir. Etnosantrizm sıklıkla kendin kültürünü yüceltme ve başka kültürleri küçümseme, ötekileştirme ya da aşağılama düzeyinde kendini gösterir. Bu nedenle ilk bakışta her kültürel kimlik için gerekli ve masum gibi gözüken etnosantrizmin hiç de masum olmadığı aksine;

heterofobi ( farklılık düşmanlığı)
zenofobi ( yabancı düşmanlığı)
islamofobi ( islam düşmanlığı)
homofobi ( eşcinsel düşmanlığı)
şovenizm ve daha önemlisi ırkçılık ile çok yakın bir dirsek teması olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla başka kültürlerin önceleri "tuhaf", sonra "anormal", kimi zaman "sapkın" ve zaman zaman "tehdit" olarak değerlendirilmesi, devamında o kültürün mensubu olan insanlara karşı bir nefretin oluşmasına kolaylıkla neden olabilecektir.

sadece sosyolojik düşüncenin değil, aynı zamanda insani bakış açısının "olmazsa olmazı" empati ile yaklaştığımızda hem kendi kültürümüzün çağdaşlarından farksız lığını anlarız, hem de başka kültürlere ve o kültür içinde yaşayan insanlara karşı çok daha serinkanlı ve sağduyulu bir şekilde yaklaşırız. "Ben burada değil orada doğmuş olsaydım","bu dine değil o dine mensup olsaydım" şeklinde düşünce egzersizleri, o ana kadar ötekileştirdiğimiz, aşağıladığımız kültüre karşı empatiyle ve daha farklı bir şekilde yaklaşmamıza neden olacaktır. kendi kültürümüz bizim için ne kadar anlamlı ve değerliyse, başka kültürlerin de onun üyeleri için o kadar değerli ve anlamlı olduğunu artık fark edebiliriz.

Her kültürün kendi içinde önemli ve değerli olduğu düşüncesi bizi kültürel rölativizm, yada kültürel görecelilik olgusuna getirir. Kültürel rölativizm, kültürleri kendi içinde değerlendirmek ve yargılamak gerektiği, kültürlerin dışarıdan yargılanamayacağı düşüncesidir. Bazen diğer kültürlere saygı duymanın görevimiz olduğu ve tüm kültürlerin eşit derecede saygıyı hak ettikleri söylenir. Etnosantrizmin iki üç adım sonrasının ırkçılık olduğu göz önüne alındığında kültürel rölativizmin benimsenmesi ilk etapta çok makul gelebilir. ancak etnosantrismdeki tehlikenin bir benzeri de bizi bu noktada beklemektedir:

Her kültürün kendi içinde anlamlı ve önemli olduğu savı şüphesiz rahatsız edici değildir. Peki, tüm kültürler aynı derecede değerli midir? Bütün kültürler dışarıdan değerlendirilemez ve yargılanamaz mıdır? Tüm kültürlere eşit derece de saygı gösterilmeli midir? Örneğin bir kültür kendi içindeki veya dışındaki insanların yaşam hakkına saygı göstermiyorsa yine de "kendi içinde değerli" kabul edilmeli mi ve saygı duyulmalı mıdır?

sadece bu sorular bile, etnosantrizm ile bir uca savrulurken kültürel rölativizm ile diğer uca savrulacağını bize şimdiden göstermiş olmalı.

TÜM KÜLTÜRLER DEĞERLİ OLABİLİR AMA HEPSİNİN EŞİT DERECEDE SAYGIYI HAK ETMESİ ANCAK BAŞTA YAŞAM HAKKI OLMAK ÜZERE BİREYSEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERE SAYGI GÖSTERDİKLERİ ÖLÇÜDE MÜMKÜNDÜR.

Başka bir deyişle, kültürel rölativizmin bir kaç adım sonrasında insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alan hukuksal standartların evrenselliğini reddettiği durumlarda tüm kültürlerin eşit derecede değerli olmasından söz edebilmesi mümkün olmayacaktır. Kısaca vurgularsak, eğer bir kültür "bizde kadının namusu her şeyden önce gelir. kadının namusunu temizlemek için de kadın öldürülür" diyorsa, bu kültürü diğerleriyle aynı derecede değerli görmek ve yargılamaktan kaçınmak oldukça sorunlu ve gayr-i insani olacaktır.

KAynak: Anadolu Üniversitesi Yayınları 2009 / Sosyolojiye Giriş sf: 114 - 115

22 Mart 2011 Salı

Yakın ufuklar


insan değişik bir varlık. gençken gelecek için yaşıyor, orta yaşında anı yakalamaya çalışıyor,yaşlandığında geçmişi taşıyor... insanlardan oluşan toplumlarda da insan özelliklerini görüyoruz. hayatın bizce anlık anlamlandıramadığımız akıntısı içinde bazen yanyana geliverdiğimiz insanlarla ortak paydalarımız arkadaşlığa dönüşüyor. paylaşımlar arttıkça dostluk bağları kuruluyor. her uyumsuzluk birşeyler koparıyor, bazen de zaman bu bağları mazi anılarına savuruyor... güzel şeyler hayatımıza umut getirirken çirkin olduğunu düşündüğümüz şeyler bizi kendileri ile meşgul ediyor. içinden çıkamayacağımız labirentler korkutuyor...

dini, milli yada cinsel herhangi bir paydada bir araya gelmek ve benzerlerimizi bulmak olayların karşısında daha sağlam durmayı getiriyor, lakin o payda dışında hareketimizi de sınırlıyor. herkes için bir denge noktası var, bu nokta kişisel özellikler, getiriler götürüler ve çevre tarafından şekillendiriliyor. kişi buna gönülden katlanıyorsa bu grubun parçası oluyor değilse kırgın üzgün ve ümitsiz bir birey olarak sadece günü geçiriyor.

yükselen cemiyetlerin en temel özelliği üyeleri içinde bu grubun pek az olmasıdır. geri dönüş ve bireysel muhasebe toplumsallaşırken ne denli hür ise ve itilmiyor ise üyesi olmak o denli şerefli oluyor ve üyeler insanlık onuru ile yerlerini alıyorlar.

tersine durumda ise yavaş yavaş ve izafi bile olsa onurlu duruşun olabileceği ortamlar çiziliyor. o daire içinde üyeler hayal ediliyor, ortak paydadan kişiler çoğaldıkça bu duruş o hayali gerçek haline getiriyor.

evet avrupada itilen cahil yada dul etiketi alnına yapıştırılmış kadını, kenar mahallenin arabeskinden çıkarıp en güçlü hükümetleri deviren feminism hareketinin parçası yapan süreç budur. her ezilen onuru iade edilmezse önce ezebileceği bir ortama kayar. ortak paydalardan bir araya gelmiş bu kar topu ise artık çığa dönüşeceği anı bekler. tarihin gösterdiği sebepler ise bahanelerdir.

evet yurdumda ezilen itilen islami kimliği kaderciliğin ümitsizliğinden çıkarıp şu anın ve yakın geleceğin en muktedir hareketine çeviren süreç de budur. ezilirken kendilerine yapılan her türlü hareketi toplum hafızasında değerlendiren ortak akıl karşısında hiç bir şey bırakmamacasına kabının sınırlarına doğru koşmaktadır.

tüm bu sarsıcı gelişmeler arasında dini milli kimlikleri ile cinsel kimliğinin cenderesi arasında kalmış, toplum tarafından anlaşılmayacağını düşünen bu yurdun eşcinsel evladı ise yalnızdır. ona korkusuzca sahip çıkacak ebeveynlere ve ebeveyn gibi liderlere muhtaçtır. ortak aklın oluşması ile paydası ortaya çıkacak bir ahlak algısına muhtaçtır. başka kimlikleri üste koyup onu malzeme yapan değil, kendisine insanca onuru tarif eden düşünüşe muhtaçtır.

bu ihtiyaç eğer güzel tedkik edilip doğru zemin ve mecrası oluşturulmazsa, ortaya çıkacak şey sadece toplum için değil dünya için tehlikedir. yalan söyleyebilir bir insan dünya için tehlikedir. nifak ve küfür tehlikedir. zorlayıp kenarına ittiğimiz yalan uçurumunda, zarar gören ve kandırılan tüm dünya olur. onu okuduk üfledik doğrulttuk, terapi yaptık düzelttik, gözetim altında istediğimiz hale gelene kadar eğittik dediğimiz her eşcinsel patlamaya hazır birer bomba olarak ortada gezer hale gelir.

güya kendisinin artık farkedilmediğini ve sinsice "dilediğini yapabildiğini" farkeden, topluma makyajı ve kalkanı ile görünüp, bunun altında yasak hayatlar yaşayanların açacağı zararın bedelini tüm dünya öder. yalan tek bir danedir lakin bir kere girdi mi, her yere filizlenip kök atar. yalanın olduğu yerde ihlas barınmaz. riyanın olduğu yerde samimiyet durmaz. ne kadar o toplum hakkı savunursa savunsun; eşcinseline hak ve hukuk vermemekle kader terazisinde yalanın ağırlığına kapı açar ve kendini tarihde haksızlar tarafına koymuş olur.

ben tefsirlerde geçen bir benzetimin bu vatan evladı için ne denli doğru olduğunu hissediyorum. inşallah akibeti korktuğumuz gibi olmaz. süt halis bir malzemedir. bozulsa çökelek olur. ondan daha safi olan yoğurt bozulsa malum süzdürülür, bir şekilde yine kullanılır. lakin en safi kısmı olan tereyağ bozulsa zehir olur artık ondan faydalanılmaz. işte bu yurdun eşcinsel anadolu insanı müslüman evladı böyle terayağ gibi safi, yetenekli, algılı, hassas, duygulu ve kıymetlidir. ona imandan teselli ve islamdan ümit verilmezse, ahiretinden ümidi kalmaz. ahiretten ümitsizlik ise Allaha düşman eder. böyle bir düşmanlığın bedelini Allah değil, onun içinde bulunduğu toplum öder. elimizle ittiğimiz evladımızı şeytana dönüştürmüş oluruz. geriye sadece mesuliyetler ve kul hakları kalır. nasıl ki öle de oldu...

lütfen eşcinsel evladınıza sahip çıkın, ona ümit verin, tüm kimliklerini bir arada taşıyabilmesinin ne denli onurlu olduğunu ona hissettirin...

22 Şubat 2011 Salı

Eziyet


eziyet yada zulüm, haksız yere baskı görmek ve kısıtlanmaktır. bu coğrafya medeniyetin başlangıcına tanıklık etmesine rağmen yükselen ahlakı gösterememiş, tersine, daha örneklerini vermekte olduğu üzücü olayların mekanı olmuştur.

dini kimliklere eziyet edilmektedir. güya çoğunluk muamelesi yapılan sunnilik eziyet altındadır. namaz kıldığı için, müslüman olduğu için idam edilen onbinler, hatırlanmak istenmeyen şu yakın tarih içindedirler. çok değil daha '90larda namaz kılmak devlet memuriyetinden atılma sebebi olmuş binlerce kişinin işine son verilmiştir. üzerlerine bombalar yağdırılmış, sürülmüş alevilerin çektikleri eziyetlere kulak tıkanmaktadır. hristiyanların istanbulda kendilerini bizans artığı gibi hissetmeleri için her türlü eziyet yapılmaktadır.

milli kimlikler eziyet altındadır. genetik manasını uzun zaman önce yitiren türk kelimesi geçmiş algısından da kopmuş, nasıl geçmişte hayatı algıladığını artık hatırlamaz hale gelmiştir. kürt kimliği evinde ve dışarıda farklı bir hayatın uçurumlarında sonraki nesle aktarılamaz haldedir. hemen hiç türk nüfus olmadığı halde türkçülük milliyetçiliği yapan bazı yerleşimlerde insanların uğradığı eziyet büyük bir cehaletin eseri olarak ortadadır.

cinsel kimlikler eziyet altındadır. erkek artık bir cinsel kimlik sembolü değil, sağılmak ve yararlanmak için serbestçe büyütülen, yetişip vakti gelince evlilik kurumuna sokulup kendinden nesil alınan sonrasında uzun süren bir aşama ile sessizleştirilip, fikirsiz, neşesiz, görevini yapmış kenara geçmiş sessiz bir insan kılıfına zorla sokulan bir kimlik haline gelmiştir. kadın, bir cinsel kimlikten öte cinsellik malzemesi olarak algılanmakta; işin acı tarafı, reşit bile olmayan bir kızın tecavüz eziyetine hedef olmasında, insafsızcasına, buna zemin oluşturması ihtimali tartışılmaktadır. sokağa çıkması bile kısıtlı, arkadaşları kontrol altında, her davranışı kritik edilen bir kızın kültürel gelişiminden bahsetmek imkansızdır. adı korumacılık olan genel ahlak kriterleri bugün toplumda eziyet malzemesidir.

eşcinsel kimlik eziyet altındadır. ilk tepkiler dini tedbirler olarak ortaya konur. ben eşcinselim diyerek kendini tarif eden bir bireyin tarifine fırsat verilmez. artık o dünyadaki erkek nüfusun tamamına hitap eden bir tehlikedir. kendi eli ile intihar etmesi dil ile söylenmez, hal ile telkin edilir. öldürüldüğünde "birilerinin de bunu yapması gerekiyordu" diyerek alel usul cezalandırılır. askerden iş hayatına kadar her yerde eziyet edilir. cemaatlerin cinsel kimliklerle uğraşmadıkları için bu durumu görmemeleri bir bahane değildir. toplum mühendisliği yapan her cemiyet eşcinseli hesabına katmak zorundadır. ve bu hesapta "insanlık namına saygı" en üste yazılmalıdır. yoksa adı ne olursa olsun tasvip etmek mümkün değildir. eşcinsele gösterilen tepkilerin bir kısmı da milli kimliklerden doğar. "bu bizim millete yakışmaz" ifadesi eşcinsele aşağılamadır. tarihte de şimdi olduğu gibi oran değişmemiştir. yalnız tarihe karşı sorumluluk ve aileye karşı sorumluluk adı altında "annem dedi" diye başlayan, kimse görmezse mesele kalmaz diye köklenen, toplum içinde eşcinsel kimliği aşağılayan bazı homofobik eşcinseller, eziyetin ilk ateşini yakarlar. toplum algısı karışır, lakin o alevden kendisi de yanmayan yoktur. çünkü zarar herkese değer.

çağın tuhaf ve garip hastalığı olan eziyetten hayvanlar da nasibini almıştır. eziyet gördükleri bu sistemin en temel sermayesi olmalarına rağmen gerekli konumu yasalarda alamamış korunmamışlardır. klasik ortadoğu mantığı ile aşırılar kişisel cezalar alır ve olay ona has olarak kapatılır, genellenip yasa ile korumak gibi bir medeniyet seviyesine çıkamaz.

eziyet gören ormanların hali ise başlı başına ayrı bir konudur. yeşili seven bir dinin, yeşil kültürü olan bir milletin yurdu, işte böyle yıpranık, dağınık, yapanın yaptığının yanın akar kaldığı, plansız, hatta aflarla hedefe yürünen hastalıklı bir düşüncenin eziyetine katlanmaktadır.

eziyetten dağlar taşlar ovalar nehirler denizler de nasibini almıştır. bu denli saygısız ve saldırgan insan akibetini görmez mi? daha da kalabalıklaşan bir dünyada kalabalığın verdiği baskının onu çevresine eziyete itmesi affedilir bir durum değildir. ondan beklenen aklı ile planlama yapması, kalbi ile hissetmesi, vicdanı ile görmesidir.

çözüm, en dar daire olan kişisel akıl ve kalp dairesinden başlar. dünyalık kazancın çok daha ötesine ulaşan, ahiret muhasebesinin kefesini gören bir dini kimliğe sahip olmak gerekmektedir. bireysel kontrol hali ile beraber başkalarının gözlerinden bakabilme yeteneği işletilmelidir. daha geniş daire olan sosyal hayat ise hem plana hem de ferasete muhtaçtır. sosyal hayatın esası olan asayiş ve emniyet, devletle değil, kişi ile başlar. bireyleri hürriyeti, vahşi hayata özenmek değil, bir arada yaşamak için kendi hürriyetini kendi sınırlamak ve onurla durmak olarak anlayan bir milletin toplum hayatı da ona göre medeni olur. en geniş daire olan siyasi daire de artık konuşmayı öğrenmekten öte ifadelerini bütünleyici ve "öteki"ni de ifade sınırına dahil ettikçe güçlendiğini anlamalıdır. mana ifade etmek için büyük olmak değil varolmak yeterlidir.

eziyet planlı ve vicdanlı bir hayat ile son bulur. plan için eğitim, vicdan için ahlak lazımdır. mana erozyonuna uğramış şu garip asrın yüksek dalgalarının bizi yıkmamasını istiyorsak tüm anadolu olarak her kimlikle beraber eziyeti ortadan kaldırmamız gerekmektedir.

7 Aralık 2010 Salı

Değişen Anadolu 2


insanın onurlu duruşu ve samimi niyeti başarısının temelini hazırlıyor. artık dini çevre olarak öne çıkan isim ve mercilerin eşcinsellerle muhatap olduklarında dikkat ettikleri noktalar var:

. eşcinsel erkek, "kadına değil, erkeğe ilgi duyan" anlamına geliyor. "kadına yada erkeğe giden" anlamına gelmiyor. "eşcinsel olmakla önüne gelen erkeği potansiyel zevk malzemesi yapar" anlamına gelmiyor. artık eşcinsel de hayat arkadaşı ifadesini kullanmaktadır.

. eşcinsel kimliği kabul etmek, aileden ve toplumdan atılmak, rezalet ve sefalete düşmek anlamına gelmiyor. maddi gelirini giderini dengeleyip, toplumda onuru ile yerini alması gündeme geliyor.

. eşcinsel olmak kadın veya erkek kimliğinden birini tercih etmek anlamına gelmiyor. eşcinsel, travesti olmaya giden yolun bir basamağı değildir. eşcinsel kendi cinselliği ile kavgasızdır. paylaşacağı cinsin de kendi cinsi ile aynı olmasını diler.

. eşcinselliğin tarihte ne denli rahat yaşandığı ortaya çıkıyor. büyük evliyadan bazılarının gençlikteki özel halleri olarak kabul edilip görmezden gelinmek bir tarafa artık karakterin asli bir özelliği olarak kabul ediliyor.

. "eşcinsel de olsa evlensin. bak nasıl değişecek" deyip evlendirildiklerinde sadece çevrenin alkışlamasına mukabil hem kendi hem eşi hem evladı için cehennem hayatı geçirdikleri daha da iyi anlaşılıyor. uyumsuz ve denk olmayan kimlikten kurulu aile kurumunun hepimize zararı olduğu artık konuşulabiliyor.

. psikoloji sosyoloji ve tıp gibi pozitif bilimlerin eşcinsel kimliği her yönü ile önyargısız araştırmaları ister istemez, manevi bağlarını da belirginleştirmeyi gerektiriyor. artık eşcinsel demek dinsiz olmak zorunda kalmış, camiden cemiyetten atılmış, hakareti önüne dedikodusu ardına takılmış, intihar yolunun yalnız yolcusu anlamına gelmiyor.

. eşcinseller her ülkede aynı oranda varlar. oraya adeta ekiliyorlar. bu oranı dileyen kainatın sahibi de işine hiç kimseyi müdahele ettirtmiyor. bu sebeple en radikal ülkelerden en liberallere dek her yerde eşcinseller önce kendi varlıklarını kabul ediyor, ardından da kendi manevi ihtiyaçlarını çekinmeden arıyorlar. doğru istedikleri takdirde umulmadık yerden gelen yardımla istikamet önlerinde açılıyor. hac ve umre dahil pek çok büyük dini organizasyonda tüm onurları ile çekinmeden, kimliklerini inkar etmeden, çevreyi rahatsız etmeden, ağırbaşlılık ve sevinçle katılıyorlar. orada sadece fiziksel olarak var olmuyor, aynı zamanda manevi feyizlerden ve kemalat'tan da istifade ediyorlar. hiç kur'anın lanet ettiği, kur'an okurken, kur'andan haz alabilir mi?

. müslüman eskiden tüm merakı ile ve heyecanı ile kainattan rabbinin işaretlerini okuyan önyargısız adam anlamına gelirken, geleneklerle ağırbaşlı ve kurumların ölçüleriyle bir derece örtülü ve perdeli bir görünüm almış. türk kimliği, cesaret ve heyecanın en güzel ve samimi örneklerini tarihe yazarken, şimdi geleceğinden endişeli, çevresine güvensiz bir acayip tedirgin görünüm almış. eşcinsel kimliğin de böylesi vartaları bulunmaktadır. bu tehlikelerden kurtulup, silkinip tüm kimliklerine sahip çıkıp, tüm bu kimliklerinden dolayı şükredebilmek ve hepsi ile rabbine yönelmek durumundadır. bu tavır diğer kimlikleri üstündeki yüzyılların örtüsünü kaldırıp o taze hali ona verecektir. elbette bunu yaparken samimiyet ve nezaket ölçüsü olarak önünde örneği vardır. sünneti seniyyesi ile son peygamber (a.s.m) ona tüm ihtiyaç duyduğu şevki ve tecrübeyi verecektir.

. eşcinseller eskiden gözü kapalı evlendirilirdi. sonra da bu yaralı aile kurumunun işlevsizliği, ortaya çıkan rezaletler, cinayetler vs karşı görmezden gelen bir garip anlayış ile o eşcinselin suçu olarak omzuna bindirilirdi. artık eğri oturup doğru konuşan, iletişim ile olayların kökenine inen insanlık kendi evladına gerekli itibarı vermektedir.

. eşcinseller kobay hayvanı gibi kullanıldılar. efsunlar muskalar, hormon tedavileri, terapiler, ilaçlar ve dualar altında kuşaklar harcandı. şimdi buradan durup geçmiş mazinin derelerine baktığımızda felsefemizin kurbanı olmuş onca insana karşı insanlık olarak diyeceğimiz söz, yalnızca özrümüzdür. bu özür ise bundan sonraki genç kuşaklara merhamet göstermektir. merhametin karşılığı ise hürmettir. evet eşcinsel hassas, zarif her ruh, kendisine verilen kıymete mukabil yalnızca hürmet hisseder. mensup olduğu toplumu ileri taşımak için canını dişine takar. böyle yetenekli insanları kendine yok yere düşman etmek ise sadece zarar getirir. sanki dünyada hiç hasmı yok gibi kendi eşcinsel evladı ile uğraşan karşılığını fazlası ile zarar olarak görür. bu sebeple dünya olarak, eşcinsel düşmanlığı olan homofobi, yakın geleceğimizin en büyük marazı olarak görünmektedir. eğitim ve insanca muamele elbette tüm psikolojik rahatsızlıklarda olduğu gibi homofobi'de de elimizdeki en büyük ilaçtır.

. her zamankinden fazla bir olmaya ve birliğe ihtiyacımız var. her zamankinden fazla bir araya gelmeye ihtiyacımız var. bir araya geldiğimizde her zamankinden fazla birbirimizi dinlemeye ihtiyacımız var. her zamankinden fazla evrendeki, yurdumdaki, ailemdeki birliği anlamaya ve onunla ahenkli olmaya ihtiyacımız var. bu ahenge kanaat etmeye, bu ahengi bozmamaya, bu ahenge katkıda bulunmaya; mesafeli ve disiplinli bir katkıya ihtiyacımız var. zaten tevhid birlik demektir.

30 Kasım 2010 Salı

Sosyoloji Notları 1


sabah kalktığımızdan akşam yattığımıza kadar geçen süre içinde sürekli bir koşuşturmaca ve çözümleme gayreti içinde hayat geçiriyoruz. genelde bu toprakların insanları başlarına gelen şeylerin sadece kendi başlarına geldiğini ve musibete hedef oldukları için hayatın yapışan ağırlığı içinde sürüklendiklerini düşünüyorlar. oysa sosyolojik bakış kazanmakla bu hayat algısı değişebiliyor. aramızda maalesef ortak payda olamamış, etik bir bakışa dönüşememiş bu ve benzeri bilimsel değerler olmadığı için hayatımızda kaliteden bahsedemiyoruz.

sosyolojik düşünmenin bireye sağladığı en büyük fayda, şimdiye kadar düşünmediği farklı bir şekilde düşünmeye başlamasını ve böylece o güne kadar tanıdığını düşündüğü dünyanın şimdi olduğundan daha farklı bir dünya olabileceğini keşfetmesidir.

Bauman'a göre sosyologlar, insanların yaşadığı bireysel olayların daha geniş olguların yansıması olduğunu gösterir ve insanların deneyimleri arasındaki benzerlikleri, benzerlikler arasındaki farklılıkları ortaya koyarlar.

evet, sosyoloji, yaşamın görünüşte bildik olan yanlarının nasıl başka bir gözle görülebileceğini ve yorumlanabileceğini gösterir. bilimsel felsefeye inanan bir toplumda sosyolojinin, islamın düşünüşünün yerleşik olduğu bir toplumda içtimai değerleri inceleyen bilimlerin köklenmiş olması gerekir. anadolu gibi iki taraftan da budanmış bir coğrafyada toplumun eksik bakışı, eksik algısı olan bireyleri ortaya çıkarmakta, fanatizmi körüklemektedir.

Coser'e göre sosyoloji, hem toplumların içindeki ve toplumların arasındaki farklılıkları hem bu farklılıklardaki benzerliği gösterir. bu yolla toplumsal yaşamın kalıpları ortaya konduktan sonra, bireyler içinde yaşadıkları dünyayı da kendilerini de daha iyi anlarlar.

sosyolojinin en temel kavramı toplumdur. toplum bireylerin toplamından ibaret değildir., insanlardan oluşan bir topluluğun toplum olabilmesi için üyelerinin ortak bir kültürü ve ortak toplumsal kurumları paylaşmaları ve aralarında karşılıklı ilişkiler olması gerekir.

o zaman bu anadoludaki toplumdan bahsederken, toplum diyebilmek için dini kimlikleri kendi bünyesinde toplayabilen kurumlara ihtiyaç vardır. milli kimlikleri temsil edebilen kurumlara ihtiyaç vardır. cinsel kimlikleri ayırmadan hepsine hitap eden kurumlara ihtiyaç vardır. geçmişin ortak kültürünün ortaya çıkarılmasına, kardeşliğin altının çizilmesine, güncel kurumlar tarafından şefkatle kucaklanmalarına, aralarında ilişkiler olmasına ihtiyaç vardır. yani sadece "evet varlar, bir yerlerdeler, yaşasınlar orada işte!" demek çözüm değildir.

toplumu oluşturan şey, bireyler değil; bireylerin arasındaki ilişkiler, paylaştıkları değerler ve davranış kalıplarıdır. yani bireyin varlığına değil, bireylerin arasındaki ilişkinin varlığına odaklanmak gerekir. bu ilişki karşılıklı olduğunda paylaşım ortaya çıkar. gerçekten seven iki insanın artık aralarındaki sevgi o ikisinden farklı bir üçüncü olarak değerlendirilmelidir. bunu yapabildiklerinde ve sevgiye yatırım yapabildiklerinde, büyütebildiklerinde güçlendirebildiklerinde, hayatın tahribatı karşısında durabilen bir aşkı kazanmış olurlar. ortak yaşamın temeli böylece atılmış olur. bireysel çıkarlar bu sevgiye feda edilemediğinde üçüne birden dokunacak zarar ihtimali doğar. ortak yaşayan toplumlar da, ortak yaşayan kimlikler de böyledir.

Giddens'e göre hayatımızdaki etkinlik ve davranışlar, toplum içinde düzenli ve sürekli olarak tekrarlanacak şekilde örgütlenirler. işte bu toplumsal yapıdır. toplumsal yapı, toplumun içindeki bireyler arası ilişkiye bir standart getirirken, diğer toplumlardan da farklı ve özgün bir duruş gösterir.

gariptir ki, yurdumun sosyologları bu kavramı, toplumun temel değerleri ve korunması bakımından zorunlu sayılan nispeten sürekli kurallar topluluğu olarak tanımlamaktadırlar. böylece ortaya korumacı ve kendini saldırı altında kabul eden gerilimli ve eskiye, içe, kendine dönük bir toplum algısı çıkmaktadır. oysa bu değişken bakış açısından daha objektif değerlendirme gerekmektedir. hem uzmanlar subjektif ve lokal değil tüm insanlığa bakan ifadeler ortaya koymak zorundadırlar. ifadeler, tıpkı bugünkü toplumun ecdadının asırlar boyunca ortaya koyduğu gibi, her iklimi içine alabilmelidir. tanımlar ne muhafazakarlık ne de yenilikçilik etkisi altında kalmamalıdır.

Durkheim'e göre toplumsal olgu yada gerçeklik, bireye standart getirme gücü olan davranış, düşünme ve hissetme biçimleridir. bireyin hayat algısı oluşurken mensubu olduğu toplum tarafından biçim verilir. işte bu ahlaktır. biçimlenmeye karşı tepkiye, biçimlenme yetersizliklerine, toplumla olan ilişkinin yoğunluğuna göre farklı ahlaklar ortaya çıkar. her toplum içinde fertler o toplumun gerçekliğine farklı oranda katılırlar. bu olgunun birey açısından anlaşılması çok önemlidir. ancak idrak etmekle muhatabına tolerans tanır.

sosyolojide benlik, kişinin zamanla diğer insanların hakkında düşündüğüne kendi de inanması ile oluşan algıdır. Coser bu algının, bireyin kendi kimliği ve kişisel özellikleri hakkında büyük ölçüde başkalarının toplumda kendi yerini nasıl tanımladığına dayandığını söyler. evet benlik, kendimize kimliğimize ve niteliklerimize ilişkin algı ve düşüncelerimizin bütünüdür. yalnız burada gözardı edilen küçük nokta ise bireyin,sadece öğrenmesi değil; kendine öğretilen ve kabul ettiği benliği ile karakterinde önceden varolduğuna inandığı özelliklerin farkedilip ortaya çıktığında örtüşmesi gerçeğidir. olaylar ve hayat doğruluğunu tasdik ettikçe isimlendirmenin gerçekliği daha da yerini bulur.

birey ilişkilerinde toplumsal olarak tanımlanmış beklentilere rol denir. rol, birey davranışındaki toplumsal beklentidir. toplumsal yaşam, herkesin rollerine uymasını kendinden beklenen ve önceden tahmin edilen davranışları yerine getirmesini bekler. birey toplumla ilişkileri adedince beklentilere ve bu beklentilerden doğan rollere muhataptır. hem kadın hem çocuk sahibi ise anne rolünü yerine getirmesi ondan beklenir. bazen bu roller birbiri ile ters düşer. Coser'in örneği gibi polis baba baskında suçlular arasında oğlunu bulursa, baba rolü ile polis rolü çatışır. rol çatışması doğar. iyi bir polis gibi davransa iyi bir baba gibi davranmamış, iyi bir baba gibi davransa iyi bir polis gibi davranmamış olacaktır. rol çatışması hepimizin üzerinde hassasiyetle durması gereken bir konudur.

"değer", davranışlarımızı yargılarken, hayattaki amacımızı seçerken başvurduğumuz, toplumsal olarak paylaşılan, amaçlarımızı ve davranışlarımızı belirlemede bize neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen standartlardır. Bilton değeri, toplum tarafından önemli görülen ideal ve inanç olarak tanımlar.

"norm", yaptırımı olan insanların davranışını belirleyen beklentilerdir. şiddetlerine göre sınıflanırlar. uygun kıyafet giymek gibi gelenekler zayıf norma, ahlak dışı hareketler örf gibi normlara, kanun dışı hareket etmekten doğan durumlar ise yasa denilen kuvvetli norm grubuna girer. normlara uyulmadığında toplumun aldığı tedbire "yaptırım" denir.

toplumsallaşma, bireyin üyesi olduğu topluma ait değer ve ve tutumları, bilgi ve becerileri, kısacası o toplumun kültürünü öğrendiği etkileşim sürecidir. böylece hem bireysel gelişim sağlanır hem toplumun devamlılığı sağlanır. reddedilen yada gizli kalan kimlikler bireyin toplumsallaşmasını engeller. bazen ideal ve inançlar da toplumsallaşmayı engeller. o zaman birey kendi sürecine zarar vermiş olur. bu zarar bazen maalesef sadece kendinde kalmaz. aidiyet hisleri yeterli derecede olamadığından hayatın ağırlığı karşısında toplumla yeterli yardımlaşma ilişkisi kuramaz. bu da sıkıntılı bireyleri ve sıkıntılı toplumu ortaya çıkartır. bu duruma önlem almak tüm insanların görevidir.

28 Kasım 2010 Pazar

Uzun Dönem İlişkinin Esasları 4

bana en çok yazılan sorulardan birisi seni de meşgul etmiş :

"etrafım da eşcinsel tanıdığım yok, ailem muhafazakar, yani ben desem ki erkeklerden değil anne, kadınlardan hoşlanıyorum, olmaz..çünkü çok havada kalır.çünkü cinsel kimlik bi tarafta dursun dinsel kimlik konusunda da görüşlerimiz farklı onların ve dahi tüm çevremdekilerin inandığı allaha yaklaşımları ve benım yaklasımım farklı hatta bu farklılık milli kimlik vs. hepsinde böyle.bu yüzden havada kalır diye düşünüyorum...

biraz uzun oldu umarım okurken yormamışımdır seni yorduysamda kusura bakma eflatoon ama artık sormak isteğini çok güçlü hissediyorum.nasıl çıkılır bu sıkıntıdan hayat pratiğini nasıl kazanmalıyım nasıl inanıyosun bir erkeğin bir erkeği bir kadının da bir kadını sevmesinin hiç bir sakıncası olmadığına neler okudun neler gördün ben bunları görmek için ne yapmalıyım sence bana biraz fikir verebilir misin?çok minnettar kalırım...

selam,
yakin"

bu konunun cevabı, bu hayatta verilmediği için dünyada cevabı da yok. çünkü herkes için değişen bireysel değerlendirmesi var, sonucu da ancak ahirette...

malumunuz, "Eğer Allah razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder."

evet hayatta sınavımızda sorular bize geliyor, teklifleri bize geliyor, biz seçiyoruz ve biz sorumlu oluyoruz. her dediğimiz her yaptığımız her iddialı duruşumuz bir sorumluluk olarak bize dönüyor ve şu alemde görünen ince hikmet ve büyük yönetimden anlaşılıyor ki dönecek.

birbirini sevmenin hükmü nedir? ne zaman iki sevgili "biz" haline gelir? aralarındaki ifade ve duygusal alfabe ne zaman güçlü bir birliktelik ifade eder? tüm bu sorular o ilişkinin iç alemlerinde nerede olduğu ve nereye konduğu ile alakadardır. eşcinsel olsun olmasın, tüm birliktelikler ki buna resmi olarak tanınanlar da dahil, ahirette de tanınacağına dair hiç bir ön belirti taşımazlar. çünkü ebediyet önce kişinin kendi seçiminden, sonra bu niyetin ortaya çıkıp yaratılmasından, kulun bundan sorumlu olmasından, ahirette ilan edilip Allahın razı olmasından geçer. Allahın rızası da yapılan yada adlandırılan kavrama dahil olup olmaması ile alakalıdır. yapılan iş, ortaya konan kavram, tanımlanan ifade içinde Allah için birbirinin yanında durmak ve birbirini Allah sevgisine teşvik etmek esasları olmalıdır. dünyanın gamı kederine karşı güzel bir teselli edici yoldaş, imana ve Kur'ana teşvik eden bir yol arkadaşı manasına gelen her türlü birlikte hayat geçirme süreçleri, nasıl görünürse görünsün, halklar ondan razı olsun olmasın, ister birlikte yaşama ister askerlik ister ticaret ister başka sosyal konulara baksın hep kazançlıdır. nikahın teknik bir detayı da var ki, o da topluma ilanıdır. toplum yada topluluk konusunda belirlenen ölçü ile igili detaylar zaten bellidir. "bizim şu anda ilk aklımıza gelen bir düğün evi dolusu insan"dan da farklıdır.

şimdilik kapalı ve küçük gruplar içinde gelişen eşcinsel birlikteliğin bir usulünün doğması normal evlilikleri de daha sağlıklı yapacağı görünmektedir. çünkü sevgiyi paylaşmanın esaslarını ve gerçekliğini tekrar keşfetmek gerekmektedir. bu tüm toplumu hem yalandan arındırmak hem de kullandığı kelimelerle anlattığı manayı aynı yapmak için hayati bir gelişmedir.

kanun korumasından ve toplumun resmi desteğinden uzak görünse de eşcinsel birlikteliklerin yıllara meydan okuyarak artması ve başarılı örneklerin çoğalması güzel bir gelişmedir. bu konudaki en büyük gücümüz duadır.

"Bazan olur ki, sultan bir olur, saltanatında şeriki olmaz; fakat icraatında, onun memurları onun şeriki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mâni olurlar, “Bize de müracaat et” derler. Fakat Ezel-Ebed Sultanı olan Cenâb-ı Hak, saltanatında şeriki olmadığı gibi, icraat-ı rububiyetinde dahi muinlere, şeriklere muhtaç değildir. Emir ve iradesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey hiçbir şeye müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes Ona müracaat edebilir. Şeriki ve muini olmadığından, o müracaatçı adama “Yasaktır, Onun huzuruna giremezsin” denilmez.

İşte, şu "La şerike leh" kelimesi ruh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki:

İmanı elde eden ruh-u beşer, mânisiz, müdahalesiz, hâilsiz, mümanaatsız, her halinde, her arzusunda, her anda, her yerde o ezel ve ebed ve hazâin-i rahmet mâliki ve defâin-i saadet sahibi olan Cemîl-i Zülcelâl, Kadîr-i Zülkemâlin huzuruna girip hâcâtını arz edebilir. Ve rahmetini bulup kudretine istinad ederek kemâl-i ferah ve süruru kazanabilir."

15 Kasım 2010 Pazartesi

Başı apaçık örtülü



toplumsal bazı gerçekler vardır. her toplum kendi gerçeklerini er geç kabul edip kendi muhasebe eleğinden geçirip tartıp onu sıralamasında bir yere koyarak hayat algısını şekillendirir ve karakterini görünür kılar.

gerçek, kadın hakları bahsinin artık demode olduğudur. nasıl ki, "temiz hava hakkı" artık demode olmuş ve yerini "temiz hava sahası"na bırakmıştır. yani artık insanın temiz hava hakkı anlaşılmış yerini sonraki adıma bırakmıştır. dünyada da kadın hakları demodedir. asıl olan bu hakkın ne kadar kullanıldığıdır. bunun ötesi inandırıcılığı olmayan lakırdı olarak kalır. çünkü artık çağın algısı değişmiştir. değişemeyen bir kaç klasik anlayışlı sadece tartışmasını yapar. artık sorulacak soru bir kadının vali olabilmesi, komutan olabilmesi, profesör olabilmesi, veli olabilmesi, kanaat önderi olabilmesi değil, niçin müsteşarların yarısının, valilerin yarısının, milli güvenlik kurulunun yarısının, islam fikir yapısı içindeki ağırlığın yarısının kadın olmadığıdır!

buraya kadar endieşelenenler bundan sonrasını okuyup kriz geçirmekten korkuyorlar. çünkü bir dini kimliği tanımakla tüm kimlikleri tanımış, bir peygamberi bilmekle tüm peygamberlik mesleğini kabul etmiş olursunuz. bir milli kimliği tanımak tüm milli kimlikleri tanımayı gerektirir. kardeşliği bilmeyen bir kaç sığ düşünceli şu ifadeleri, vatanı parçalamakla eş tutar. çünkü gerçek, farklılıklar arasındaki yardımlaşmanın ortaya çıkması ve ahengin kurulmasıdır. bunu istemeyen ve sırf kendini haklı ilan etmek için vatanının felaketini arzu edenler hariç istisnaya bakıp tersini iddia etmez. aynen öyle de kadın hakları arkasından tüm cinsel kimliklere de özgürlüğün geleceği ve gelmesi gerektiği aşikardır.

pek yakın bir zamanda, eşcinsel haklarının varlığı değil, niçin valilerin, müsteşarların ve karar mercilerinin onda birinin açık eşcinsel olup toplumla uyumlu bir modeli ortaya koyan insanlardan oluşmadığı sorgulanabilir.

kadın hareketinden kastedilen "evet çok önemli şeyler söylüyor ama o bir kadın" ifadesindeki ötekileştiren bağnazlıkla mücadeledir. insanın insan yerine konmasıdır. "evet çok önemli şeyler söylüyor ama o bir travesti" ifadesi aynı bağnazlığın başka bir ifadesidir. bu algı ortadan kalkması için yeterli temsil oranları elde edilmesine ek olarak aynı zamanda genel tavrın da o bireye insan gibi muamele etmesi sağlanmalıdır. elbette bu eşcinsel yada travesti o bireye de sorumluluk olarak döner. çünkü artık ayakları yere basan, tutarlı, toplumla barışık , ortak değerleri incitmeyen ve ahenkle toplum katılan profil çizmek zorundadır. "temsil" havailikle heba edilemeyecek kadar büyük bir kıymettir.

"kadının yeri evidir" yada "kadın için en istikametli davranış kapalı kalmasıdır" gibi kişisel ifadeler kadar, aynı dinin içinde olan kendi işini kurup kendini geçindirmeye özendiren ifadeler de toplumda yerini bulacaktır. sonrasında da eşcinselin ahlaksızlıkla ilişkilendirilmesinin sona ereceğini tahmin edilebilir. çünkü artık kişisel ahlak algısının tartmaktan öte, vatan evladı olan bir bireyin topluma ahenkle katılması sorunu halledilme aşamasına gelmiş olacaktır.

maalesef bu apaçık ve hızla ilerlenilen yolda ayağımıza engeller çıkarılıyor ve dünyanın gereği olarak sıkıntılar örülüyor. nasıl oluyor da üniversite öğrencilerinin yarısı kadın değil tartışılması gerekirken, başı açık kapalı, haline geliyor. mahallede ve önceki kuşaklarda dert olmayan özellikler dertmiş gibi sunulup asıl mesele örtülmektedir. bundan islam karlı çıkmıyor. bundan karlı çıkan bağnazlıktır. bundan karlı çıkan cahilliktir. bundan karlı çıkan sembolleştirmek ve semboller ardında atalettir. bu ise bireyin kullanılmasına gider...

bir zaman çok gayretli bir eşcinselin, sırf inandığı sembolleri koruduğunu düşündüğü için; eşcinseli hasta yerine koyan bir kuruma aşk derecesinde tutkusunu ve oradaki despot ve insan hak ve hürriyetinden cahilleri bile övdüğüne şahit olmuştum. şimdi ise gerçeği arayan her genç, kişi hak ve özgürlüklerinin her alana yayılmasından doğan ve vatan sathını içine alan o çeşitlilik içindeki dinamik kuvveti görüyor. bu güzel gelişmeler geleceğin de ne denli güzel olacağını haber veriyor...

elbette kendini dini kimliğine adayan kadınların varlığı bir iftihar vesilesidir. diğerleri için ise bir başarısızlık değildir. bu bir hal ve oluştur ki, kendinde bu şevki görenler hayatlarını maneviyata adarlar. lakin bu istenilmekle elde edilmez belki ikram edilir...

böylesi duygusal kalbe bakan ve manevi meseleleri tamamen dışarıdan ve eğreti tartışmalara çekmek asıl olması gereken standartları tartışmaya engel olmaktadır. zaten bu mani dışarıdan ve suni çıkarıldığı da ortadadır. çünkü sonuca ulaşmamakla zaten iş görmektedir.

eğer kadınlar bunu aşabilir ve meselenin merkezini toplum içinde doğru yerde bulunmaya kaydırabilirlerse, ki yakın görünüyor, bu sefer de eşcinsellik için ahlaksızlık ahlaklılık, dizsizlik dindarlık sıkıntıları çıkartılacak görünüyor. suni gündemden hemen kurtulmayı öğrenmek gerekiyor. meselemiz olan iman meselesi başka şeylere benzemiyor. elden geldiğince doğruluk ve toplumsal ahlak için ağırlığımızı koymak ve insani duyguların ve güzelliklerin yayılması için gayreti artırmak gerekiyor... binler eşcinsel samimi ve doğru yaşadığı halde bir kötü örnek hemen ortaya bağrıla çağrıla atılacaktır. bu tür rezaletlerle hem kendi hem gelecek kuşakların maneviyatını bozmamak için nazarımızı ve dikkatimizi meselemiz üzerine yoğunlaştırmak gerekiyor...

29 Ekim 2010 Cuma

Kimlik Kardeşliği


islam doğmak başka bir şey islam olmak başka bir şey. bunu en iyi eşcinsel olmak durumunda kalanlar, "artık anlıyorum ki ben eşcinselmişim" diyebilenler bilir.

eşcinsel doğup tüm çevresi onu destekleyenler başkadır. bin savaş atlatıp yaralar içinde kendini kabul edip yıkılacak kadar yorgunluğa rağmen ayakta durmak bambaşkadır. bunu da ancak islam olmak endişesi taşıyanlar anlayabilir.

her asır bir başka sınavın ateşinden geçmiş. yaşadığımız dönem ise kendine özgü başka bir atmosferi bize sunuyor. güzellikleri ve tehlikeleri ile hiç başka çağlara benzemeyen bambaşka bir atmosferi soluyoruz. medeniyet nimetleri tümüyle önümüzde açılıp ayaklarımız altına serilirken, hiç başka çağlarda görülmemiş vahşetlerin tehlikeleri de ardımızda beliriyor.

kitlesel ve toplumsal hareketler eriyip ufalanırken, birey daha öne çıkıyor. kişilik özellikleri kıymetleniyor. insan kendini tanıyor ve sorguluyor. dünya mirası onunla değerini buluyor. insanlığın muhasebesini tartacak bir bireysel bilgi zenginliği her arzu edenin eline geçiyor. genel kurallar ve kanunlar kayboluyor, özgürlükler ve sorumlulukar keskinleşiyor. kendi hürriyetinden daha müsamahasız ve konuşmayı ve iletişimi güç kabul eden bir çağın rüzgarı esiyor.

insanların karşısındakini tanımak için kullandığı kimlikler çeşitleniyor, sivriliyor, uzmanlaşıyor. ait olmak olmamak bir tarafa artık bilmemek bile çok büyük bir çağdışılık muamelesi görüyor. bu kadar değişime rağmen değişmeyen şey ise insanın kendisi... zaafları ile acizliği ile ihtiyaçları ile öylece bu asrın kapısında duruyor. içerideki renkler onu cezbederken tehlikelerin pek azını sezebiliyor. korunmaya çalışırken, kendisinin de bir canavara dönüşebileceğini unutuyor. kendi kıymetlerini, maddi manevi birikimin oluştururken nimetlerden yararlanırken en vahşi çağların insanları gibi olabiliyor.

en son gelen kuşakların bu ağır imtihanları onların hakkında bir vicdansızlık değil. çünkü yetenekleri bunu kaldırabilecek şekilde donanımlılar ve hassaslar... tüm insanlığa neticesi tarafından bakabilmek tartabilmek, elbette büyük getirileri ile beraber riskleri de taşıyor. hemen her kimlik için aynı zor adımlar atılıyor. bacaklarının varlığını hisseden bebeğin yürüme iştahı ve gayretleri, onu ayağa kaldırmaya yetebiliyor. uğraşı ve emek ağrı ve kramplara karışıyor. başarı adımları geldikçe adımlar hızlanıyor. insan koşuyor. gariptir cani de hırsız da koşuyor, doktor da polis de koşuyor. koşmak var, koşmak var... hayra koşmak ve iyiliğe koşmak, ayaktan beklenen fiildir. kötü örnek, örnek sayılmaz. o sebeple insanlığı yürümeye teşvik her zaman esastır. onlarca engele rağmen insan yürür. yürümelidir. yürüyebilmelidir. asıl yürümek ise adımları o ayağı veren namına kullanıp bu değerli cihazın hakkını verebilmek ve şükredebilmektir. kimi hakkını veremeyenler ahirette ebedi ayaksız olarak kalır, kimi bu dünyada yürüyemeyenler sarsılmaz itimatları ile ebedi ayaklara kavuşurlar. mantık bunu gerektirdiği gibi, dünyanın ve ebdiyetin kanunu koyan da böyle ilan etmiştir.

işte primitif ve basit örnekte ve yürümek bahsinde bir çizgiye geliveren insan daha zor sorularda çuvallamaya hazır bir öğrenci haline gelir. temel hayat bilgilerinde ayrışmaya başlar, hayat algısı farklılaşır. sıralamalar değişir. gelenekler ve bilim, atadan gelen islam anlayışı ile islam olmak derdi, kabuller ve analizler, korkular ve cesaret tüm karaktere yön verir. bazıları peşpeşe eklenen küçük böcekler gibi öndekine eklenip daha rahat edeceğini düşünür. bu bakış bu çağın sınavında işe yaramayacak bir kopya çekme şeklidir. kalabalık çağımızın içinde kendi yalnız kalabilen, kendi içindeki kalabalığı keşfedip, kendisi ile yüzleşen, acizliğini ve fakirliğini idrak edenler için ise büyük bir fırsat kapısı önlerinde açılır. bu sınavın sebebini ve sınavda yapmaları gerekeni sorabilenler, kendi kolaycılıklarından vazgeçerler. sığındıkları bir makamın kudreti ve zenginliği onlara kefil olur. onunla irtibat kurabilenler huzur hali ile bu bağın devamını dilerler. bu bağın gereği olan tek değer yalnızca kıymeti bu bağa vermektir. onun dışında hiç bir güvenceleri kalmaz. gariptir ki, güvencesi olanların ötesine geçerler. güvence olarak dünyaya sarılanın ümitleri yoka koşan bir dünyada kalır. başta hiç hoş gelmeyen lakin iritbat kurdukça imanın kıymetini anlayanların ümitleri, ebede onlarla beraber gider.
bu ince sırları dışarıdan bakanların deli diyeceği bir defineci gibi dağ başlarında ve mağralarda arayanlar tarihte yaşamışlar. günümüzde ise her çağdakinden çokturlar. çünkü yüksek idrak insanı ortak akla sevkeder. bu ortak akıl ise geçmişi ve geleceği aydınlatır hatta uzakta kabirden ötesini de gösterir...

bunca telaşeler arasında madem ki senin kimliğin bu o zaman sen bu idrakten yararlanamazsın demek hiç kimsenin haddi değildir ve olmamış. zaten soruları zor bir sınavda herkes birbirine bakarken sınıf arkadaşına dışarı çıkması gerektiğini çünkü layık olmadığını söyleyen talebe edebi aşmış olur.

islamla imtihan olmak, islama muhatab olmak, ebede muhatab olmaktır. islamın muhatabı ehl-i sünneti alevisi vahabisi ile, erkeği kadını eşcinseli travestisi ve transseksüeli ile, beyazı zencisi, hintlisi ve çingenesi ile, teisti deisti ateisti ve agnostiği ile tüm insanlıktır. çünkü sınav birdir. sınava giren insanlık birdir. sınava girilen yer birdir ve sınava girilen zaman birdir. bu bilinci yaygınlaştırmak bir araya gelmek ve konuşmak paylaşmakla olur. ne olursa olsun irtibatı kesmemek ve küsmemek ile olur. bu çağın kuralına uymakla olur.

evet çok acayip şeyler "o" insanlardan görüyoruz. çok garip şeyler "öteki" hakkında duyuyoruz. hatta "diğeri"nin yaptıklarına tahammül edemiyoruz. hele "başkası" sanki bu asırda yaşamıyorcasına inatla kendi geleneğini getirip bize dayıyor. işte tüm bu öteki diğeri ve başkasının bizce abesliğine rağmen konuşmak ve dostluk yapmak irtibat kumak zorundayız. illaki ondan alacağımız bir şey olacaktır. her yeni bakış açısı bizi önyargılarımızdan kurtarırken, köşelerimizi biraz daha yumuşatırken, hayata tahammülümüzü ve sınava karşı tavrımızı güzelleştirecektir. çağı çözüp, dinamiklerinden yararlanıp yükselenler hem islama hem ebediyete muhatab olabilirler.

24 Ekim 2010 Pazar

Bağdaştırmaca

eşcinsellik ve müslümanlık aynı bedende nasıl barındığına hayret eden yorumları inceliyorum. hakaretli olanları siliyorum. farklı kimliklerden olanları inciteceklerini düşündüklerimi okuyorum, buraya koymuyorum. nasıl diye soranlar her iki kesimden de varlar.

inananlar nasıl diyorlar?

nasıl islam gibi güzelliği eşcinsellik gibi ahlaksız bir fiille yanyana getirebiliyorsunuz?

diğer yazılarımızı da okuyup aslında o durum ile bu fiili aynı anda zaten kimsenin yapmadığını, meselenin bu olmadığını, sorunun onların dahi tanıdıkları içinde varolan eşcinselleri susturmakla hallolmadığını, yalan perdeler arkasında, saçılıp dökülene kadar devam ettiğini, bir gün "ele güne karşı" korkulanın ortaya çıktığını bu sebeple baştan baskıdan vazgeçilmesi gerektiğini anlatıyorum. insafı varsa düşmanlığı bıraktığı gibi toplum içinde eşcinseller için rol modeller ve toplumun ahengine katkı sağlayacak örnekler bulunması gerektiğine kanaat getiriyorlar.

inaçsızlar nasıl diyorlar?

nasıl eşcinsellik gibi elit, başkaldırıcı ve herşeye tepkisel yaklaşan bir durumu islamla yanyana getirebiliyorsunuz?

yine aynı şekilde diğer yazılarımızda da detayları anlatıldığı gibi eşcinsel hem hassas hem dikkatlidir. içinde bulunduğu yeri inceler. bu kadar hassas yapılmış, intizamlı mekanın elbette bir mimarı, yapıcısı ve sanatkarı olduğunu görür. binayı gören mimarı inkar edemez. çünkü o bina bir dil ile kendini, bin dil ile ustasını tarif eder. bu dünya binasında, o, kıymet verilmiş bir misafir olarak izlenmektedir. çünkü başta hatıraları olmak üzere her yere kayıtları düşülmekte, hücrelerine varana dek kayıtları alınmaktadır. hem herşeyden istifade etmekte çok düzgün işleyen bir sistemden faydalanmakta ve bazen de ortamı karıştırmaktadır. öyleyse sistemin sahibine karşı sorumlu olması kaçınılmazdır. faydalandıklarından ötürü teşekkürünü iletebileceği merci, elbette o hassas dengeyi ona verendir. eğer başarabilirse yalnız kendisini değil tüm düşünebildiklerini teşekkürüne dahil edip, onları teşekküründe temsil edebilir. hem ölüme karşı varlığı ile zayıf ve fakir olarak beklemektedir. ona ebediyeti satın aldıracak bir zenginliği, hüznüne karşı ebedi yanında olacak sevdiklerini arayıp bulmaya muhtaçtır. bunu talep etmeli ve samimi isteyip sabretmelidir. gerçeğin gelip gözü önünde açılması ile o kapıdan geçilir. işte buna eşcinselin ihtiyacı herkesten fazladır. itilmiş ve yalnız olmak onu bu kavramı aramaya iter. ya araştırır yada bu ihyiacı susturmak için eğlenceye sarhoşluğa kaçar. lakin ona bakmayınca, ölüm onu görmüyor değil! düşünmeden yaşayınca vicdan onu sormuyor değil! tüm sevdiklerimizi ilgilendiren ebediyet meselesi onu da yakalar. kimi zaman da birikmiş borcunu peşin alır. bunu görüyoruz. öyleyse ölüme karşı, nimetlere karşı, dostlara sevdiklere karşı duruşumuzda islam bizim için vazgeçilmezdir.

bu kesimlerden eşcinsel olmayan ve kötü örneklere takılıp kanaati kötü olanlara diyecek bir şey yok. ne zamanki hayatlarına eşcinsel birisi girer ve onu gerçekten tanırlar, o zaman durum değişir.

hem eşcinsel olup hem de eşcinsel nefreti onu kötülüğe itenler için durum daha zordur. kalın kalkanlar altında o hassas eşcinselliğini korumak için klişe tepkilerle kendini korur. kendini korumak için eşcinselliğe hakaret eder. eşcinsel kimliğin toplum içinde ortaya çıkışına bile düşmandır. zaman tüm bu zeka oyunlarını ters yüz eder. kişiyi kendisi ile yüzleştirir. işte o an artık taklit ettiği kesime ait olmadığını, eşcinsel ve yalnız olduğunu idrak eder. intihar bu yalnızlığı bitirmek için ilk çözüm haline gelebilir. kayıtlara "sıkıntısı varmış, bunalımdaymış" diye geçen ifadeler aslında sonradan farkına varılan bir kimlikten haber verir, rol yaparak geçmiş bir hayattan haber verir.

kimliklerine korkmadan bakıp onların yüzlerini güzele hayra ve uyuma çevirebilmek, hem hayatı yaşanır kılar, hem ölümü çekilir kılar, hem sevgiyi ve doğruluğu tam kılar...