14 Mart 2012 Çarşamba

Metodoloji



Son günlerdeki görüşmeler ve arkadaş toplantılarından görünen o ki, dini anlamaya ve kavramaya her çevreden ve kesimden büyük bir ilgi var. lakin bu büyük ve çok kapılı din evine hangi kapıdan girileceği ve açık kapının bulunması biraz sıkıntılı görünüyor.  nasıl oluyor da din herkes için iyilik ve güzellik iken eşcinsel kimliği taşıyanlara bir ağırlık oluyor? eşcinsel kimlik sahibi birisi dini kimliğe ihtiyaç duyar mı? duyarsa nasıl bu iki kimliği uyuşturabilir?

iç içe geçmiş bu soruları yine konuları iç içe geçmiş bir ders şeklinde kendime bir öğüt olarak hazırladım. 

1 [
kâinatta hadsiz rahmetin mevcudiyeti ve hakikatı, aynen güneşin ziyası gibi görünür. Ve ziyanın güneşe kat'î şehadeti misilli, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahmân-ı Rahîme şehadet eder. Evet, rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızıktır ki, Rahmân'a "Rezzâk" mânâsı verilir. Rızık ise, o derece zâhir bir tarzda bir Rezzâk-ı Rahîmi gösterir ki, zerre kadar şuuru bulunan, tasdike mecbur olur.
Meselâ, bütün zîhayatın, hususan âcizlerin ve bilhassa yavruların, bütün zeminde ve fezada ihtiyar ve iktidarlarının haricinde, gayet harika bir tarzda hiçten ve mütemasil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve toprak habbeciklerinden yetiştiriyor. Hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız, zayıf kuşcuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıklarını getirttirir. Ve aç bir arslanı yavrusuna musahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir. Ve sair hayvanatın ve insanın yavrularına memeler musluğundan âb-ı kevser gibi hoş, mugaddî, sâfî, halis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdatlarına gönderir, validelerinin şefkatlerini yardımcı verir. Ve bir nevi rızık isteyen umum ağaçlara, münasip rızıklarını onlara pek harika bir tarzda koşturduğu gibi, bir nevi maddî ve mânevî rızık isteyen insanın duygularına, akıl, kalb, ruhlarına dahi pek geniş bir sofra-i erzak onlara ihsan ediliyor. Güya kâinat, gül çiçeğinin yaprakları ve mısır sümbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı, yüz binler ayrı ayrı, çeşit çeşit sofralardır ki, o sofralar adedince ve onlardaki taamlar ve nimetler miktarınca dillerle ve ayrı ayrı, küllî ve cüz'î lisanlarla bir Rahmân-ı Rezzâkı, bir Rahîm-i Kerîmi bütün bütün kör olmayana gösterir.
Eğer denilse, "Bu dünyadaki musibetler, çirkinlikler, şerler, o ihatalı rahmete münâfidir, bulandırıyor."
Elcevap: Risale-i Kader gibi Nurun risalelerinde bu dehşetli suale tam cevap verilmiş. Onlara havale ile, kısacık bir işareti şudur:
Herbir unsurun, herbir nev'in, herbir mevcudun, küllî ve cüz'î müteaddit vazifeleri ve o herbir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. 

Ve ekseriyet-i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. 
Ve az bir kısmı, kabiliyetsizlere 
ve yanlış mübaşeret edenlere 
veya ceza ve terbiyeye müstehak olanlara 
veya çok hayırları sümbül vermeye vesile olanlara rastgelir; 


zâhirî, cüz'î bir şer, bir çirkinlik olur, bir merhametsizlik görünür. Eğer o cüz'î şer gelmemek için rahmet tarafından o unsur ve küllî mevcut o vazifesinden menedilse, o vakit bütün hayırlı, güzel sair neticeleri vücut bulmaz. Bir hayrın ademi, şer ve bir güzelliğin bozulması, çirkinlik olması itibarıyla, o neticeler adedince şerler, çirkinlikler, merhametsizlikler husul bulur. Demek birtek şer gelmemek için yüzer şerler, merhametsizlikler irtikâp edilir ki, bütün bütün hikmete, maslahata, rububiyetteki rahmete muhalif düşer. Meselâ, kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nevilerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, su-i ihtiyarlarıyla kendileri hakkında şer yapsa, meselâ elini ateşe soksa, "Ateşin hilkatinde rahmet yoktur" dese, ateşin had ve hesaba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzip edip ağzına vurur.


Hem insanın hodgâm hevesatı ve süflî ve âkıbeti görmeyen hissiyatı, kâinatta cereyan eden Rahmâniyet ve hâkimiyet ve rububiyet kanunlarına mikyas ve mehenk ve mizan olamaz. Kendi aynasının rengine göre görür. Merhametsiz siyah bir kalb, kâinatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür. Fakat iman gözüyle baksa, yetmiş güzel hulleleri giymiş bir cennet hûrisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan-ı ekber ve ondaki insan nev'ini bir kâinat-ı suğrâ ve herbir insanı bir âlem-i asgar müşahede eder. Bütün ruh-u canıyla,

]1


peki burada istisna tutulan ve başarıya engel olan durumlar nelerdir? maddi ve manevi kainat sofralarından istifade etmeye engeller nelerdir? nasıl oluyor da biz eşcinseller din algısında başarısız oluyoruz. ben kendi anlayışımı paylaşmak isterim.
kabiliyetsizler: kabiliyet, insanın kalbine yerleştirilmiş ve dünyada sünbül ve fidan haline getirilmesi dilenilmiş çekirdeklerdir. bu istidat ve kabiliyet çekirdeklerinin yeşermesi ve nemalanması çok mühimdir. Hz. Paygamberimiz (a.s.m) bu konuda insanlığa şöyle verir: "Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelinin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadar varlık alemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezeli, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle re'sü'l-malımız olan istidatlarımızı nemalandırmaktır.". lakin kabiliyet öyle bir şeydir ki, Allahın imtihan ile onu açmak dilemesi başka şeydir, insanların başkası hakkında varlığını bilmesi başka şeydir. öyle insanlar vardır ki, o şeye kabiliyeti verilmemiş. o özellikte değil başka türlü imtihanı olabilir. o kabiliyeti yoksa o imtihanı nasıl aşacak? eğer dünya zararını Allah dilerse ya dünyada ya da ahirette tazmin eder, mutlu eder. tersi olamaz çünkü Allah rahimdir, şefkatlidir. heteroseksüelliğe kabiliyeti olmayan bireylerin de, topluma yerleşik din algısına uyamayan bireylerin de durumu böyledir. onların imtihanlarında olaylar bazen onların zararına gelişir. tüm toplumda normal olan ölçü o bireye uygulandığında  anormal olabilir, onu mutsuz edebilir. lakin yılmamak sabretmek ve Allaha itimad etmekle bu zarar ahiret kazancına çevrilir.
yanlış mübaşeret edenler: iman ve islam tarifinden istifade etmek dileyen eşcinsel birey tasnif edilmemiş internet gibi bir bilgi kaynağı karşısında, yada kişisel hislerin seçimleri altında şekillenmiş mealler karşısında şaşırır. çünkü onun merakını gidermek için başını okşayan bir din ile değil onun açığını arayan görevlendirici bir din ile muhatap olduğunu düşünür. oysa kolayca ulaştığı noktalar en az islamla alakalı olan yerlerdir. ne kaynak olabilir, ne hüküm çıkarmak için aracı olabilir ne de bilinçli insanlar için değer ifade eder.yanlış taraftan başlamak bazen tüm hayat kadar geç kalmaya sebep olabilir. ön kapı açıkken arka kapı kilitli diye ömür geçirmek son derece zarar verici olur. doğru silsilesi için doğru otorite şöyle bir reçete önerir: 


2[
Silsile-i Nakşînin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.), Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmâta tercih ederim."
Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehâsı, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır."
Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i suğrâ ki, meşhur velâyettir; biri velâyet-i vustâ, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır."
Hem demiş ki: "Tarik-i Nakşîde iki kanatla sülûk edilir. Yani, hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve ferâiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa o yolda gidilmez."
Öyleyse, tarik-i Nakşînin üç perdesi var:
Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbânî de (r.a.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.
İkincisi: Ferâiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarikat perdesi altında hizmettir.
Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vacip, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.
]2

bu manevi doktorun ifadesine göre temel olan imandır, imanı geliştirmektir. islami tatbikatlar, meşrebler, ancak bu meseleye dayanarak yerleştirilirse bina tamam olur. hakaik-i imaniye yani iman hakikatları en önemli adımdır. kişiliğin kurulmasında kimlikler önemlidir. dini kimliğin oluşmasında en temel olan ise iman hakikatleridir. iman hakikatleri ya geleneksel olarak aileden gelir, ya da kendi gayret ve çabası ile eğitim ile uygulama ile kişisel olarak geliştirilir. yani ya teslimi yada tahkiki olarak elde edilir. "teslimi iman" şüpheden salim kalamaz. "tahkiki iman" ise her olay üzerinde Allahın rahmetinin izini özünü görüp müşahede edebilir. genelde eşcinsel birey için karışık gelen, bu yapıda aslında en öz olan da budur. kabukla ve renklerle uğraşmayıp doğrudan en öz olan bu merkeze yürürse, hem kendisi için hem toplum için hem de toplumsal tepkiler için en doğru duruşu almış olur.

ceza ve terbiyeye müstehak olanlara:  ceza karşılık demektir. terbiye ise Rab isminden gelir ve şu andaki durumundan daha kamil bir seviyeye sevkedilmek demektir, Allah, Rab ismi ile tüm mahlukatı bulunduklarından daha kamil bir seviyeye sevkeder, terbiye eder. Allah rahimdir, şefkatlidir, şefkati gereği daha güzeli diler. hem herşey güzeldir, ya bizzat güzeldir, ya neticesi itibari ile güzeldir. öyleyse başımıza gelenlerde görülen ceza ve terbiye hakikatı bizi yıkmak yoketmek için değildir. eşcinsel bireye basit ve sığ insanların yüze çarpar gibi söyledikleri Lut (a.s) hikayesi dinden uzaklaştırmak için değildir. çünkü Allahın kainattaki tavrı, Kur'andaki ifadesi böyle değildir. eşcinsel bireye sadece Lut (a.s.) kıssası değil, tüm Kur'an ayetleri bakar. 300620 harfi de muhataptır. çünkü eşcinsellik insanın özelliklerinden birisi ile alakalıdır. Kur'an ise "ey insan" der, insan paydasına giren herkesi muhatap alır. bir özelliği ile, insan paydasından hariç tek bir vasfı olanı daire dışına atmaz, bir özelliği dahi insan vasfını tuttursa muhatapı olarak kabul eder. şuursuz, hasta yada ölü olsa bile miras vs diğer hukukları ile onu bahis konusu yapar. 

eşcinsellik heteroseksüelliğin eksikliği değildir. toplum içinde hayatları ile ispat ettikleri gibi eşcinsel bireyler sanatta ve toplumsal pek çok dalda kariyer yapabiliyorlar. yetenekleri eksik değildir. madem ki algıda hassasiyette ve yetenekde zengindirler, elbette bu ikramın karşılığı olan şükrü ruhlarında çok daha fazla hissederler. böyle değerli ikramları doğru yerde sarfetmediklerinde ise ceza ve terbiyeye daha müstehakdırlar. çünkü tokat yakında olana vurulur. işte bu yüzden bazı Allah dostları ikaz edilmedikleri zaman kederlenmişlerdir.

çok hayırları sümbül vermeye vesile olanlara: zengin istidatlar demek, kalabalık bir kalp demektir. çok farklı duyguların ve algıların zenginliği demektir. bu denli kalabalık, genel bir rahatı arzu eder, kişisel bütünlüğü arzular. genelde hepsinin lezzet alabileceği bir hayat düzeyini talep eder. itilip kakıldığı, yok sayıldığı ortamlara tahammül edemez. eğer çevrenin üstesinden gelemezse hayattan ümidini kesebilir. daha zengin yaratılışlı olduğu halde bunalıma ve intihara daha yakın bir duruş gösterebilir. işte bu nokta en kıymetli bir ticaretten haber verir. az hem pek az bir zahmetle ümit verilirse, çok hem pek çok büyük bir kazanç elde etmek mümkündür. insanların Kur'anla köprüler kurmalarına vesile olmak pek kıymetlidir. ruhsal bütünlüklerine ulaşmalarına, yeteneklerinin ızdıraplarından feryad eden ferdlere teselli ve itminan vermeye gayret etmek çok kıymetlidir. hem dünya kardeşliği için kıymetlidir. hem ahiret kardeşliği için kıymetlidir. hoşumuza gitmeyen bir vasfı yüzünden pek çok özellikleri olan bir kişiye husumet beslemeyi Kur'an menetmiştir. elbette bir gemide yüz şer adama mukabil tek bir hayırlı adam olduğunda bile batırılmasına müsaade etmeyen Kur'ana göre yüz hayırlı adamla beraber bir şer adam var diye o gemi batırılmaz. batırmak gibi ötekileştirilemez. velev ki şerden bize de zararı dokunacak olsa, o zaman o zarara tedbir alınır. demek zor sınavın eşcinselin başına gelmesi ona zulmetmek için değil çok güzellikleri netice versin diyedir. hem bu imtihanı kaldıramaz bir zayıflıkta değildir. bu imtihanı kaldırabilecek ekipman da ona verilmiş, pek çok yetenek onun emrine verilmiştir. bu sebeple kendisinden beklenilen tek bir olaydan ve cevaptan fazlasıdır. çok hayırları sümbül vermeye vesile olanlara bazen olmadık hadiseler rast gelir, lakin onlar kendilerini bildikleri ve Rablerine itimad ettikleri için her durumu kendileri hakkında güzel bir sayfaya çevirirler. evet kendini bilen Rabbini bilir...

öyleyse dini kimlik elbette benim içindir. cinselliğim ve milliyetim gibi dini kimliğim de onurumdur. hem ona ben muhtacım. çünkü  

3[
bütün ehl-i ihtisas ve müşâhedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla, o uzun ve karanlıklı ebedü'l-âbâd yolunda zâd ve zahîre, ışık ve burak ancak Kur'ân'ın evâmirini imtisâl ve nevâhîsinden içtinâb ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san'at ve hikmet o yolda beş para etmez. Onların ışıkları kabrin kapısına kadardır.
]3

4[
Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem     sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır. Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.
]4

[1] Risale-i Nur / Şualar / 15. Şua
[2] Risale-i Nur / Mektubat / 5.Mektup
[3] Risale-i Nur / Sözler / 7. Söz
[4] Risale-i Nur / Mektubat / 16. Mektup

28 Şubat 2012 Salı

Hadisleri Anlamak 3


Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bâzı a'malin fazilet ve sevablarından bahseden Ehâdîs-i Şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim onların bir kısmına zaîf veya mevzu demişler. İmânı zaîf ve enaniyyeti kavî bir kısım da, inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsile girişmeyeceğiz. Yalnız «Oniki Aslı» Beyân ederiz.

Birinci Asıl: Yirminci Söz'ün âhirindeki sual ve cevabda îzah ettiğimiz mes'eledir. İcmali şudur ki: Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervah-ı âliyeyi, ervah-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise ileride herkese göz ile görülecek vukuatı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zira eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i Kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir istidad, elmas gibi bir istidad ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zâyî' olur. İşte bunun için, Mehdi ve Süfyan mes'eleleri gibi çok mes'elelerde çok ihtilaf olmuş. Hem rivâyat dahi çok muhteliftir, birbirine zıd hükümler olmuş.

İkinci Asıl: Mesâil-i İslâmiyenin tabakatı vardır. Biri bürhân-ı kat'î istese, diğeri bir zann-ı galibî ile iktifa eder. Başkası yalnız bir kabûl-ü teslimî ve reddetmemek ister. Öyle ise, esâsât-ı îmâniyyeden olmayan mesâil-i fer'iye veya vukuat-ı zamâniyyenin herbirinde bir iz'an-ı yakîn ile bir bürhân-ı kat'î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir.

Üçüncü Asıl: Zaman-ı Sahabede Benî İsrail ve Nasara ülemâlarından çoğu İslâmiyete girdiler. Eski mâlûmatları dahi onlarla beraber müslüman oldu. Bâzı hilâf-ı vâki mâlûmât-ı sâbıkaları, İslâmiyetin malı olarak tevehhüm edildi.

Dördüncü Asıl: Ehadîs-i Şerife râvilerinin Bâzı kavilleri veyahut istinbat ettikleri mânâları, metn-i hadîsten telakki ediliyordu. Halbuki insan hatâdan hâlî olmadığı için, hilaf-ı vâki Bâzı istinbatları veya kavilleri hadîs zannedilerek za'fına hükmedilmiş.

Beşinci Asıl: اِنَّفِىاُمَّتِىمُحَدَّثُونَ yâni مُلْهَمُونَ sırrınca Bâzı ehl-i keşif ve ehl-i velâyet olan muhaddîsîn-i muhaddesûn ilhamlarıyla gelen Bâzı maânî, hadîs telakki edilmiş. Halbuki ilhâm-ı evliya -Bâzı arızalarla- hatâ olabilir. İşte bu neviden bir kısım hilâf-ı hakikat çıkabilîr.

Altıncı Asıl: Beyn-en nas iştihar bulmuş Bâzı hikâyeler bulunuyor ki, durûb-u emsal hükmüne geçer. Hakikî mânâsına bakılmaz. Ne maksad için sevkedilir, ona bakılır. İşte bu neviden beyn-en nâs teârüf etmiş Bâzı kıssa ve hikâyatı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşadî için, temsil ve kinâye nev'inden zikredivermiş. Şu nevi mes'elelerin mânâ-yı hakikîsinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nasa aittir ve teârüf ve tesamu'-u umumîye raci'dir.

Yedinci Asıl: Pekçok teşbih ve temsiller bulunuyor ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-ı maddiye telâkki ediliyor. Hatâya düşer. Meselâ: «Sevr» ve «Hut» isminde ve âlem-i misâlde sevr ve hut timsalinde berrî ve bahrî hayvânat nâzırlarından iki Melâiketullah, âdeta bir koca öküz ve cismanî bir balık zannedilerek Hadîse ilişilmiş. Hem meselâ: Bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir ses işitildi. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: «Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp tâ ancak bu dakika Cehennem'in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.» İşte bu hadîsi işiten, hakikata vâsıl olmayan inkâra sapar. Halbuki yirmi dakika o Hadîsten sonra kat'iyen sabittir ki; biri geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a dedi ki: «Meşhur münafık, yirmi dakika evvel öldü.» Yetmiş yaşına giren o münafık Cehennem'in bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü tedennide, esfel-i sâfilîne küfre sukuttan ibaret olduğunu gâyet belîgane bir Sûrette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Beyân etmiştir. Cenâb-ı Hak o vefat dakikasında o sesi işittirip, ona alâmet etmiştir.

Sekizinci Asıl: Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ: Leyle-i Kadri, umum ramazanda; saat-ı icâbe-i duayı, Cum'â gününde; makbul velisini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyâmetin vaktini, ömr-ü dünya içinde saklamış. Zira ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Halbuki âhiret ve dünya müvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf u reca ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki; her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır. İşte kıyâmet dahi şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn-u uhrâ dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat-ı şahsiyyesiyle hânesinin ve köyünün bekasıyla alâkadardır. Öyle de; hayat-ı içtimaiyye ve nev'iyyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır. Kur'an اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der. "Kıyamet yakındır" ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet, dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye nisbetle bir-iki gün veya bir-iki dakika gibidir. Saat-ı Kıyamet yalnız insâniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün. İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, Kıyâmeti mugayyebât-ı hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte bu ibham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saâdet dahi daima kıyametten korkmuşlar. Hattâ bazıları, «Şerâiti hemen hemen çıkmış» demişler.

İşte bu hakikatı bilmeyen insafsız insanlar derler ki: «Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikattan uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbâl-i dünyevîde bin dörtyüz sene sonra gelecek bir hakikatı asırlarında karîb zannetmişler?»

Elcevab: Çünki Sahabeler, feyz-i sohbet-i nübüvvetten herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenasını bilerek, kıyâmetin ibham-ı vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm «Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz»tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki, hakikattan uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bu nevi sözleri hikmet-i ibhamdan ileri geliyor. Hem şu sırdandır ki; Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları çok zaman evvel hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ Bâzı ehl-i velâyet «Onlar geçmiş» demişler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünki her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyyenin takviyesine medâr olacak ve yeisten kurtaracak «Mehdi» mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda, her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tâyin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zâyi' olurdu.

Şimdi Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki: Ehadîsi tefsir edenler, metn-i Ehadîsi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam'da veya Medine'de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri Cemâate âit âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı hârika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise o eşhas, hattâ o müdhiş Deccal dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidayeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u îmânın dikkatiyle, o eşhas-ı âhirzaman tanılabilir.

Alâmet-i Kıyametten olan Deccal hakkında Hadîs-i Şerifte «Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyam-ı saire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer.» rivayet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivayete muhal demişler. Hâşâ şu rivayetin inkâr ve ibtaline gitmişler. Halbuki وَالْعِلْمُعِنْدَاللَّهِ hakikatı şu olmak gerektir ki: Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyûnun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyyeti inkâr edecek bir şahsın, şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde bir remz-i hikmet vardır ki; kutb-u şimalîye yakın dairede bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. «Deccal'ın bir günü bir senedir.» O daire yakınında zuhuruna işarettir. «İkinci günü bir aydır» demekten murad, şimalden bu tarafa geldikçe bâzan olur yazın bir ayında güneş gurub etmez. Şu dahi, Deccal şimalden çıkıp âlem-i medeniyyet tarafına tecavüzüne işarettir. Günü Deccal'a isnad etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe bir haftada güneş gurub etmiyor. Daha gele gele tulû' ve gurub ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya'da esarette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı. Seyir için oraya gidiyorlardı. «Deccal'ın çıktığı vakit, umum dünya işitecek» olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhal gören mülhidler, şimdi âdi görüyorlar!..

Alâmet-i kıyametten olan Ye'cüc ve Me'cüce ve Sedde dair, bir risalede bir derece tafsilen yazdığımdan ona havale edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı beşeriyyeyi zîr ü zeber eden taifeler ve Sedd-i Çinî'nin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîr ü zeber edecekleri, rivayetlerde vardır. Bâzı mülhidler derler: «Bu kadar acaibi yapan ve yapacak taifeler nerede...»

Elcevab: Çekirge gibi bir âfât, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi fesada veren kesretli o tâifelerin hakikatları, mahdud Bâzı ferdlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe emr-i İlâhî ile o mahdud ferdlerden gâyet kesretli aynı fesad yine başlar. Gûyâ onların hakikat-ı milliyetleri inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor. Aynen öyle de: Bir zaman dünyayı herc ü merc eden o taifeler, izn-i İlahî ile mevsimi geldiği vakit aynı o tâife, medeniyet-i beşeriyeyi herc ü merc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir Sûrette tezâhür eder.
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّهُ

Dokuzuncu Asıl: Mesâil-i îmâniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair Ehâdîs-i şerifenin bir kısmı tergib ve terhibe münasib bir tesir vermek için belâgatlı bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalağalı zannetmişler. Halbuki bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından mücazefe ve mübalağa, içlerinde yoktur. Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu Hadîstir ki:
لَوْ وُزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللَّهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ
-ev kema kal- meâl-i şerifi: «Dünyanın Cenâb-ı Hakk'ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.» Hakikatı şudur ki: عِنْدَاللّهِ tâbiri, âlem-i bekadan demektir. Evet âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar bir nur mâdem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla müvazene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve bir ihsan-ı İlahîye müvazeneye gelmediği demektir. Hem dünyanın iki yüzü var; belki üç yüzü var. Biri, Cenâb-ı Hakk'ın esmâsının âyineleridir. Diğeri, âhirete bakar; âhiret tarlasıdır. Diğeri, fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-yi İlahî olmayan ehl-i dalâletin dünyasıdır. Demek Esmâ-i Hüsnânın âyineleri ve mektûbât-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıd ve bütün hatîâtın menşeî ve beliyyâtın menbaı olan dünyaperestlerin dünyasının âlem-i âhirette ehl-i îmânâ verilen sermedî bir zerresine değmediğine işarettir. İşte en doğru ve ciddî şu hakikat nerede ve insafsız ehl-i ilhadın fehmettikleri mânâ nerede... O insafsız ehl-i ilhadın en mübalağa, en mücazefe zannettikleri mânâ nerede...

Hem meselâ: İnsafsız ehl-i ilhadın mübalağa zannettikleri hattâ muhal bir mübalağâ ve mücâzefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bâzı Sûrelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ: «Fatiha'nın Kur'an kadar sevabı vardır.» «Sûre-i İhlas sülüs-ü Kur'an» «Sûre-i İza Zülziletil-ardu, rubu» «Sûre-i Kul ya eyyühel-kâfirûn rubu», «Sûre-i Yâsin on defa Kur'an kadar» olduğuna rivayet vardır. İşte insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: «Şu muhaldir. Çünki Kur'an içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için mânâsız olur.»

Elcevab: Hakikatı şudur ki: Kur'an-ı Hakîm'in herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden o harflerin sevabı sünbüllenir, bâzan on tane verir, bâzan yetmiş, bâzan yediyüz (Âyet-ül Kürsî harfleri gibi), bâzan binbeşyüz (Sûre-i İhlas'ın harfleri gibi), bâzan onbin (Leyle-i Berat'ta okunan âyetler ve makbûl vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bâzan otuzbin (meselâ haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadîr'de okunan âyetler gibi). Ve o gece bin aya mukabil işaretiyle, bir harfinin o gecede otuzbin sevabı olur anlaşılır. İşte Kur'an-ı Hakîm, tezâuf-u sevabıyla beraber elbette müvazeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevab ile Bâzı Sûrelerle müvazeneye gelebilir.

Meselâ: İçinde mısır ekilmiş bir tarla farzedelim ki, bin tane ekilmiş. Bâzı habbeleri yedi sünbül vermiş farzetsek, herbir sünbülde yüzer tane olmuş ise, o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. Meselâ: Birisi de on sünbül vermiş, herbirinde ikiyüz tane vermiş, o vakit birtek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ kıyas et.

Şimdi Kur'an-ı Hakîm'i nuranî, mukaddes bir mezraa-i semâviyye tasavvur ediyoruz. İşte herbir harfi asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsin, İhlas, Fâtiha, Kul ya eyyühel-kâfirûn, İza zülziletil-ardu gibi sâir faziletlerine dair rivayet edilen sûre ve âyetlerle müvazene edilebilir. Meselâ: Kur'an-ı Hakîm'in üçyüzbin altıyüzyirmi harfi olduğundan, Sûre-i İhlas besmele ile beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmışdokuz, ikiyüzyedi harftir. Demek Sâre-i İhlas'ın herbir harfinin haseneleri, binbeşyüze yakındır. İşte Sûre-i Yâsin'in hurufâtı hesab edilse, Kur'an-ı Hakîm'in mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerif'in herbir harfi takriben beşyüze yakın sevabı vardır. Yâni o kadar hasene sayılabilir. İşte buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.

Onuncu Asıl: Ekser taife-i mahlûkatta olduğu gibi ef'al ve a'mâl-i beşeriyede Bâzı hârika ferdler bulunur. O ferdler eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medâr-ı fahrleridir, yoksa medâr-ı şeametleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer şahs-ı mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sâir ferdlerin herbirisi o olmağa çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek o mükemmel hârika ferd ise; mutlak, mübhem bulunup heryerde bulunması mümkün. Şu ibham îtibariyle mantıkça kaziye-i mümkine Sûretinde külliyetine hükmedilebilir. Yâni, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.

Meselâ, «Kim iki rek'at namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır.» İşte iki rek'at namaz Bâzı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattır. Herbir iki rek'at namazda bu mânâ külliyet ile mümkündür. Demek şu nevideki rivâyetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil. Zira kabûlün mâdem şartları vardır, külliyet ve daimîlikten çıkar. Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehâdîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir. Meselâ: «Gıybet, katil gibidir.» Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katil gibi bir zehr-i katilden daha muzırdır. Meselâ: «Bir güzel söz, bir abdi âzad etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer.» Şimdi tergib ve teşvik için o mübhem ferd-i mükemmel, mutlak bir Sûrette her yerde bulunmasının imkânını, vâki bir Sûrette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir. Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne müvazi gelemez. Sevab-ı a'mâl o âleme baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor. Aklımıza sığıştıramıyoruz.

Meselâ:
مَنْ قَرَأَ هذَا اُعْطِىَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسَى وَ هَارُونَ 
yâni:
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ السَّموَاتِ وَ رَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ, وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ السَّموَاتِ وَ رَبِّ اْلاَرَضِينَ رَبِّ الْعَالَمِينَ, وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّموَاتِ وَ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celbeden şu gibi rivayetlerdir. Hakikatı şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Mûsa ve Hârun Aleyhisselâmların sevablarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyette Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebedîde nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine birtek virde mukabil vereceği hakikat-ı sevab, O iki zâtın sevablarına -fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevablarına- müsavi olabilir. Meselâ: Bedevî, vahşi bir adam hiç padişahı görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdud fikriyle bir pâdişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sâde-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: «Padişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.» Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir Sûrette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar. Şimdi biri o adamlardan birisine dese: «Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim.» Yâni bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim. O söz hakikattır. Çünki haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.

İşte dünya nazarıyla dar fikrimizle âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Mûsa (A.S.) ve Hârun'un (A.S.) meçhulümüz olan hakikî sevabları ile müvazene değil, -çünki Teşbih kaidesi, meçhulü mâlûma kıyas eder- belki müvazene edilen ve mâlûmumuz olan ve tahminimize giren sevablarıyla bir abd-i mü'minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî sevabıdır. Hem de deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, Güneşin tamam aksini tutmakta müsavidirler. Fark, keyfiyettedir. Hazret-i Mûsa (A.S.) ve Hârun'un (A.S.) deniz-misâl âyine-i ruhlarına in'ikas eden mahiyet-i sevab, bir katre hükmünde bir abd-i mü'minin bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevabdır. Mahiyetçe, kemmiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kabiliyete tabidir. Hem bâzan olur ki; birtek kelime, birtek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek Bâzı hâlât oluyor ki, birtek âyet Kur'an kadar faide verebilir. Hem İsm-i âzama mazhar olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlahî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile İsm-i âzam zılline mazhar bir mü'min, kendi kabiliyeti itibariyle kemmiyetçe bir Nebinin feyzi kadar sevab alıyor denilse hilâf-ı hakikat olamaz. Hem de sevab ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasılki bir zerrecik bir şişede, semâvât nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de, Niyyet-i hâlise ile şeffafiyyet peyda eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nurânî sevab ve fazilet yerleşebilir.

Netice-i Kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve îmânı zaîf, felsefesi kavî, hodbîn, münekkid adam! Şu «On Aslı» nazara al. Sonra sen hilâf-ı hakikat ve kat'î muhalif-i vâki gördüğün bir rivâyeti bahâne ederek Ehadîs-i Şerifeye ve dolayısıyla Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın mertebe-i ismetine halel verecek ítiraz parmağını uzatma! Zira evvelâ o «On Aslın» on dairesi, seni inkârdan vazgeçirir. «Hakikî bir kusur varsa bize aittir» derler, Hadîse raci' olamaz. «Eğer hakikî değilse, senin sû'-i fehmine aittir» derler. Elhasıl: İnkâr ve redde gitmek için, şu «On Aslı» tekzib ve ibtal etmek lâzım gelir. Şimdi insafın varsa bu «On Usûlü» Kemâl-i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma! «Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tâbiri vardır»de, ilişme.

Onbirinci Asıl: Nasıl Kur'an-ı Hakîm'in müteşabihatı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor. Ehadîsin de Kur'anın müteşâbihâtı gibi müşkilatı vardır. Bâzan çok dikkatli tefsire ve tâbire muhtaçtır. Geçmiş misâllerle iktifâ edebilirsiniz.

Evet nasılki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rü'yasını tâbir eder. Öyle de: Bâzan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menamına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tâbir ediyor. Öyle de: Ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam!... Sırr-ı مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى ve تَنَامُ عَيْنَىَّ وَلاَ يَنَامُ قَلْبِى hükmüne mazhar ve hakikî hüşyar ve yakzan olan Zâtın gördüğünü sen kendi rü'yanda inkâr değil, tâbir et. Evet uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müdhiş bir harbde yaralar alır gibi bir hakikat-ı nevmiye bâzan telâkki eder. Ondan sorulsa, «Hakikaten ben yaralandım. Bana top, tüfek atıldı.» diyecek. Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırabına gülüyorlar. İşte bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-i Nübüvvete mihenk olamazlar.

Onikinci Asıl: Nazar-ı Nübüvvet ve tevhid ve îmân; vahdete, âhirete, Ulûhiyete baktığı için, hakaikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i Usûl-üd Din ve ülemâ-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.
İşte onun içindir ki, mevcûdâtın tafsîl-i mahiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakikî hikmet olan Ulûm-u Âliye-i İlahiye ve Uhreviyede o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkikîn-i İslâmiyeyi, hüKemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, Veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler.

Hem bir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikatı gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-ı kat'iyesi, Kur'anın hakaik-i Kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ damenine erişemez. Nümune olarak bir misâl zikrederiz:

Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur'an nazarıyla bakıldığı vakit -Onbeşinci Söz'de izah edildiği gibi- hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi', en bedi' ve en âciz, en aziz, en zaîf, en lâtif bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin; semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi.. bütün mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi.. bütün tecelliyat-ı Esmâsının mazharı, nokta-i mihrakıyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri, ma'kesi.. hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin hususan nebatât ve hayvanâtın kesretli enva'-ı sagiresinden cevvadane icadın medârı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besâtîn-i daimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.

İşte Arzın bu âzamet-i mâneviyyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyyesindendir ki, Kur'an-ı Hakîm; semâvata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semâvata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren رَبُّ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ diyor. İşte sâir mesâili buna kıyas et ve anla ki: Felsefenin ruhsuz, sönük hakikatleri; Kur'anın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsâdeme edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Hadisleri Anlamak 2



İslamiyet, Hazret-i Peygamberin (a.s.m) fiillerinden, sözlerinden ve hallerinden çıkmıştır. her asırda en az üçyüz milyon insanın rehberi olmuştur. paygamberliğinin başlangıcında hiç kimsenin görmediği eziyeti görmüş, geçen yıllar içinde kendini ifade etmekle sınanmış, son döneminde ise çevresindeki riyakar ve münafık bir kesime karşı dinin safi ve temiz yüzünü göstermiştir. ona inanan sahabeleri hep yanında olmuşlardır. ihlasları ve samimiyetleri ile ithamlara cevap vermişlerdir. zor günlerin en özel olanları, elinde doğrunun en parlağı olduğu halde yalanla itham edildiği anlardır. kendisini apaçık tarif ettiği halde, saldırıldığı anlardır. masumane kendi dini kimliğini ilan ettiğinde karşılaştığı bu tepkiyi en iyi eşcinseller bilir! yalnızlığın acısını en iyi eşcinseller hisseder. elinden kayıp giden sevdiklerinin nefret dolu bakışlarına rağmen bildiği gibi yürümenin zorluğunu en iyi eşcinseller takdir eder. hakikaten Risale-i nurda 7. Şua da belirtildiği gibi :

"Hem tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki; büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amucası ona şiddetli adavet ettikleri halde, zerre mikdar bir eser-i tereddüd, bir telaş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbat eder ki; tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.


Hem îmanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hârika bir yakîn ve mu'cizane bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki; o zamanın hükümranı olan bütün efkârı ve akideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkir oldukları halde; onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve meratib-i îmaniyede terakki eden başta sahabeler ve bütün ehl-i velayet, onun her vakit mertebe-i îmanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki; îmanı dahi emsalsizdir."


eşcinsellik, dini ve milli kimlikten sonra gelen ve daha alt bir detay olduğu halde, insan şahsiyetini oluşturan en önemli öğelerdendir. eğer eşcinsel, kendisi kendisini tanımakta, açılmakta, "dolaptan çıkmakta", çevreyle paylaşmakta, bu paylaşımdan oluşan tepkiye dayanmakta ve tartmakta yaşadıklarını muhasebe etse, hemen yukarıdaki ifadelerin değerini anlar, takdir eder... hem harbi sever. böyle bir zatın ifade ve tarzına aşina olan bir eşcinsel, bir kısmı alınmış, uzun sözlerinden çıkarılmış el bombası gibi meallerle kendine saldıranlara rağmen peygamberine (a.s.m) sevgisini sarsmaz. hem kendi dosdoğru samimi anlayışının değerine itimad eder, Rabbinin rahmetine teslim olur, ondan başkasına boyun eğmez, onuru ile dimdik durur. insanlara onuru ile, Rabbine tevazusu ile müracaat eder. bu denge ile hayatı yaşar. bilir ki, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni gerektirir... 


 O'na olan sevginin kıymeti sadece ahiret korkusundan ve beka sevgisinden ziyade bir eşcinsel için, tarif edilen bir kimliğe karşı yapılan hücumdan dolayı doğru yerde durmakla da alakalıdır.bu öyle bir onurdur ki, dik duruşunda sadece cinsel kimlikleri değil, tüm insanlığın izzetini temsil eder. bu temsil ise o insana bir millet kıymeti kazandırır. evet kimin milleti himmeti ise o tek başına bir millettir. her bir eşcinsel zaten bu değerde olabilecek ve başarabilecek bir kabiliyete haiz olduğunu kalben bilir. bu sebeple de çok şiddetli imtihan olur. değerli taşları topraktan ayırmak için ateşe atmak gibi, ateşlere, nefrete, ötekileştirmeye hedef edilir. sonuçta Kur'ana imana ve Hz. Peygamberin sünnetine dayanan aziz ruha, o musibet dalgaları zarar veremeden çekilip giderler... geride elmas gibi parlayan ışıltısı ile tüm mahlukatın dikkatini celbeder. Rahmet-i İlahiyeyi kazandığı gibi... 


dünyada çekilenler, hem böyle bir parlak ve baki netice için pek azdır, hem sımsıkı dostlukları netice verdiğinden pek verimlidir. ahiret ise masumların yurdudur. burada bulunmak için çok tevbe ve istiğfar etmeli, ümit vermeli ve sünnet-i seniyeden hissemizi çoğaltmaya gayret etmelidir.

26 Şubat 2012 Pazar

Hadisleri Anlamak 1


Ders vermek için aynı konulu hadisleri toplayan arkadaşlar iyilik yapayım derken kötülük yapıyorlar. Çünkü korkutma - sevdirme dersinden bir kısmını alırsanız, temel vasfı rahmet olan Peygamberimizin (a.s.m) rahmetinden ümit kesmeye sebep olursunuz. 

Sanki ümmetin ahirzamanda keyfi yerindeymiş de bir korkutulması eksik kalmış gibi güya, takvaya teşvik yada nehy-i münker niyetiyle hadis mealleri peşpeşe başa çarpılıyor. Oysa ehli sünnetin hadis alimlerinin kitaplarındaki usul, peygamberimizin (asm) ifadesindeki dengeyi muhafaza eder. bu denge ise verilecek dersin sınıfta dikkatle takip edilebilmesi için, hem revaçlandırma hem korkutmayı, hem sevdirme hem endişelendirmeyi, hem medhetme hem ihtar etmeyi gerektirir. asırların sınıflarında ümmetin bu hassas eğitimi çok kıymetlidir. daha çok hizmet edeyim diye bir kısmını almakla bazı talebelerin kendi sınavlarından ümidi kırılırsa, bunu yapan mesul olur. 

an'ane-i islamiye yani tarihin içinde süzüle gelen dersler, medreseler ve tarikatlar üzerinden bize varır. bugün diyanet ekolünün de dahil olduğu medrese usülü aklı esas alır. Peygamberimizin ilmine varistir. Allahın "Vahid" ismine bakar. yani tüm kainatta tecelli eden bütünlüğü inceler, ders verir. kitaplarla incelemelerini paylaşır, ötede parlayan örneklerle ders verir. bugün popüler olan olmayan şöhretli isimlerin de dahil olduğu tarikat usülü kalbi esas alır. Allahın "Ehad" ismine bakar. yani her bir mevcudda tecelli eden Allahın isimlerini görüp şahit olmakla ders verir. zikirle incelemelerini paylaşır, içselleştirerek ders verir. 

eşcinsellik gibi bir konu diyanet camiasında araştırma konusu olduğunda, toplumun yüzde onu gibi bir azınlık onun penceresinde yerini bulamıyor. bütün içersinde kaybediyor. tarikat camiasında ise insanın tüm vasıfları onun Allaha doğru ilerleyişinde adımlar olduğu, tanınıp anlaşılıp feda ettikçe yükselindiği için kendine bir yer bulamıyor.

kimi zaman tenkit kimi zaman merakla sorulan eşcinsel kimliğin islamda yeri sorusunun asıl muhatabı Hz. Peygamberimiz (a.s.m) dır. merak eden ona sorabilir. evet, bir eşcinselin kendisini öğrenebileceği en kıymetli makam orada durmuş, onu gözlemlemektedir. bu ya ilimle olur, lakin ilmin içinde pek arkalarda ve detaylardadır. ya edeble olur ki, o edep için tüm duyguları, herşeyi hatta kendini feda ederek hakiki insaniyete erişmek yoludur. üçüncü yol ise doğrudan onunla görüşmektir. evet, rüyada Peygamberimizle (a.s.m) görüşmek kendisi ile görüşmektir, şeytan onun suretine giremez. onun dairesine girmek mümkün olduğunda ise zaten o soruya gerek de kalmamış olur. çünkü cevap zaten, kabul edilmekle verilmiştir. o cevap öyle bir haldir ki, dil susar, kalp anlar, akıl hayretle secde eder...

eşcinsel müslümana düşen, tüm sermayesi olan birbirinden güzel özelliklerinin hepsini tanıyıp tartıp, o pencereden kainata bakmak, o kainatta parlayan Allahın isimlerini okumaktır. bu bazen uzun ve tek başına bir yoldur. bazen ömürlük bir yol arkadaşıyla beraber olur. bazen sevimli bir çevre ile beraber, onların desteği ile aşılan bir hayat macerasına dönüşür. detaycılığı ile bazen asıl noktayı kaçırıp, kendi içinde dönüp kaldığında, Kur'an onun elinden tutup, tevhid-i kıble ile istikamete çıkarır.

o güzel gözleri, eserde sanatkarı görür. "ne güzeldir" yerine "ne güzel yapılmıştır" der. renklerin hepsine karşı hassas algısı ile ormanlar, bulutlar, şu gelmekte olan bahar "ne güzel boyanmıştır, ne hikmetli yapılmıştır" ilan eder. hem sadece kainat değil, kainattaki mahlukat da, kendisi de, ne harikulade ve kastedilerek irade edildiğini, ortaya çıkarıldığını, büyük bir emanet ve pahalı bir özellikle şu dünyaya geldiğine iman eder. 

o, öyle bir hizmetkardır ki, hem kendini, hem nezaret ettiği herşeyin görevini analiz eder, algılar. bu ona temsil edebilme kabiliyeti verir. kendisi ile beraber sevdiklerini ve dostlarını da temsil edebilir. daha ötesinde milletini hatta tüm insanlığı temsil edebilir. hatta kendi bedenindeki milyarlar hücreleri temsil edip, onların beka taleplerini ifade edebilir. hatta tüm mahlukatı, hatta varlıklar alemini temsil edebilir, varlığa çıkmanın vasfında varlığa devam ihtiyacını temsil edebilir. bu temsil ile tüm alemlerin Rabbinin huzurunda onların hediye ve taleplerini kendisi bizzat sunabilir. der:" ey Rabbim! Sen, tüm bunların tahiyatları ile, ibadetleri ile sundukları hediyelere hem daha fazlasına layıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim." İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmet olarak hediyelerini kabul eden o Kainatın Sultanı, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder. Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında "Ettahiyyâtü lillâh" der. Yani, "Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubudiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın." İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Vatanseverliğin Kodları



Aile ve vatan bağları genlerimize kadar bizi tarif eder. genel ölçüler bizi büyük aile yapar. asırların rüzgarları yeni anlayışlar sürükleyip getirir ve inceden işleyip, katı anlayışımıza şekil verir. eğer bu büyük aile içindeki bireylerin tüm dini, milli ve cinsel kimlikleri bir arada kabul edilir ve söyledikleri kendince samimi doğrular saygı ile karşılanırsa, bu vatan mamur olur, insanları da mutlu olur.

Biraz daha iyi kavramak için bu kavramı çok daha sıradışı değerlendiren iki ayrı ve zıt fikrin duruşundan muvazene ve muhasebe ile orta yolun istikametini keşfedebiliriz.

Hiç bir selefi ile eşcinsellik tartışılmaz. çünkü akıl esas olan selefilikte herşeyi akla kurban etmeye meraklı adam size kastediverir.

Hiç bir şii ile eşcinsellik tartışılmaz. çünkü kalp esas olan şiilikte herşeyi duyguya kurban etmeye meraklı adam size kastediverir.

Akıl hadden geçse cinnet olur. kalp hadden geçse histeri olur. sünnet-i seniyye yolundan aşırılıkları ile ayrılan bu iki yolun doğuşları hak olsa da, şimdiki takipçileri bu sebeple dall kalmışlardır.

Evet istikamet ve orta yol olan sünnet-i seniyyeye tabi olmak bireyi de toplumu da hem aşırılıktan ve şiddetten kurtarır, hem insan hayatına kıymetini kazandırır... 

İnsan hayatına kıymet ise, akıl, kalp, sır, ruh, hayal vesair manevi cihazların hiç birini ihmal etmeyerek, kendine mahsus kemalata sevketmekle kazandırılır...

Ne acıdır ki, eşcinsel evladını öldürür. ardından da yasını tutar. o evladı kabul etmek gibi bir fedakarlığı kendi yapamaz, evladını hayattan, kendini ayıptan kurtardığını sanır.

Evladın, senin bedeninin devamı değil, ucu değil, apayrı bir bireydir. senin ona, onun da sana hukuku vardır.

Evlattan ebeveyne gidecek hürmettir, ebeveynden evlada gidecek merhamettir. "ele güne karşı" oynamak ancak üzüntü verir.

Şu "sureta vatanseverler" sanır ki,evladı tembel olduğundan vatan geridir.evladına doğruluğu öğretirken,onun doğrusuna saygıyı da sen öğren!

"Vatan-sever" olmanın şartı vatandaşın kendi doğrusuna saygı ile başlar. saygı duyabil ki vatan teali etsin! cümlesi gelip sana omuz olsun!

22 Eylül 2011 Perşembe

Toplumsal Ahlak

Toplumun genelde tavrı ve geçerli algısı nasılsa yeni doğanlara verilen ilk bilgiler bu yönde olur. küçük çocuklar bunu tüm kenarları ile alır değişmezliğini kabul ederler. bu hali ile gelenekler şekillenir. ergenlikle beraber başkaldırı ve değişmezliğin yanlışlığı anlaşılır. böylece topluma dinamik sağlanır. yetişkinlik ise taşların yerine oturduğu, genel kaidelere uymakla toplum menfaati sağlandığı lakin verimlilik temel alınarak toplumun ilerletildiği bir algıyı verir. normalde bu değişim kişi için çok güzel bir hayat serüvenidir. bazısı ise bebekliğindeki seviyeyi sebebsizce korumak için çırpınır. yaşına ve tavrına uygun olmayan bu tavırlar ile sıkıntılara sebep olur. genel öğreti, kişiye ne kadar erken ulaşıp onu hem değişime hem verimliliğe özendirirse, toplum o kadar az sıkıntı çeker.

Ancak değişime ve verimliliğe sahip çıkmak, bir toplum için kargaşadır. insanları bir algıda toplamak ve birbirlerine saygıyı tavsiye etmek, kutsiyet ile mümkün olur. kutsiyet bir dersin kabul edilmesinde büyük bir güçtür. dinin kudsiyet ile verdiği dersler kalpleri şekillendirir, insaf ve saygıyı ortak payda yapar. yararlanılmadığında, bireylerin ancak kendi değerlendirmeleri ve iknaları kadar bir değişim ve verimlilik algısı ortaya çıkar. bu da hem sınırlı hem geçici olur. 

başarılı bir gelişmenin sürdürülebilir olması, ancak kudsiyet ile barışık, gençliği ile dinamik, yetişkinleri ile verimli, toplumsal saygı paydasında toplanan milletler ile mümkün olur.

bugün artık cemaatlerin ne denli canlı ve etkili olduğunu inkar etmek beyhudedir. dini her kimlikten cemaatler, meşrepler, meslekler, kendi sınırları dairesi içindekilere sundukları saygı paydası ile bireylerine kendi başarılarını göstermektedir ve onur duygusu vermektedir. 

feleğin rüzgarı ve bahtın güzellikleri bizden yana esmeye başlayalı beri, tüm dünyanın da dikkatini çeken yurdumun artık sözü daha uzağa gitmektedir. dünyanın dikkatini çekmek güzeldir. lakin daha önemli olan altyapısı olan, bağlantıları tüm insan kültürünü kavrayan bir ifade ile durabilmektir. net açık ve rahat bir duruş, şiddetli sade ve herkese hitap eden bir söylem bizden beklenmektedir. bu durum ise artık tüm cemaatleri ile yurdumun kendi paydasını netleştirmesi gereğini ortaya koyar. yoksa bir süre sonra bu sadece geçici bir güç gösterisi, arkası olmayan bir delikanlılık çıkışı olarak tarihin sayfalarına gömülür gider.

insana saygı ve onurlu bir yaşamı paylaşma teklifi tüm demokrasilerin hedefi olmuştur. bireyin kendisini tarif etmesine müsaade etmek ve bu tarifi saygı ile karşılamak temel esastır. bireyin kimliği ne olursa olsun tüm cemaatler ona ellerindeki güzelliği paylaşır ve ona kardeşlik sunarlar. sunmalıdırlar. o bireyin toplum uymayan yönlerini dikkatle algılamak ve uyumlu hale getirmek de hedeftir. 

evet cemaatin kapısına gelen çingeneye kapıyı açıp içeri almak hizmettir. çay ikram etmek hizmettir. ona cemaatin değerlerini paylaşmak hizmettir. mal sahiplenme algısı farkını baştan bilmek önlemdir. çingenenin ihtiyacı olan parayı almasına hırsızlık dememek için ortada menafi bırakmamak tedbirdir. 

evet cemaatin kapısına gelen genç bayana kapıyı açmak hizmettir. onu kendisi gibi bayanlardan istifade edeceği adrese yönlendirmek hizmettir. ölçüsüz bir bayanın kendi güzelliğini göstermek istemesini baştan bilmek önemlidir. o gelen bayanı ahlaksızlıkla itham etmemek için saygı ve konuşmayı kısa tutmak tedbirdir. 

ya eşcinsel?

eğer eşcinsel kimliğe bedenen hasta derseniz onu tamahkar doktorlara; ruhen hasta derseniz rezil tılsımcılara esir etmiş olursunuz. kimliği tanımazsanız o zaman hizmet de edemezsiniz, tedbir de alamazsınız! 

bu durumda ortaya yüz kızartan haller dökülür. onlarca macera anlatıla durur. doktor ve muskacılar para kazanır. yalanlar havalarda uçuşur. eşcinseli tanımayan bir toplum kendi yalanları ile yuvarlanır durur. ahlak derken ahlaksızlık çoğalır, yalanlardan rüyalar görürken patlayan rezaletlerle başından aşağıya sular dökülür.

eşcinsel kimliği tanırsanız, hükmedersiniz. bilirseniz, tedbir alırsınız. saygı duyarsanız size saygı duyar. sahip çıkarsanız, size sahip çıkar. insan kendine edilen muamele ile muamele eder. onu itmek ve görmezden gelmek sadece bunu yapana da böyle muamele edilmesine sebep olur. çünkü insan aziz yaratılmıştır ve kader adildir. kişi ancak kendisine teklif edilen kadarı ile imtihan olur. onu hırpalayan hiç bir toplum yarını göremez.

oysa onurlu yaşamak isteyen bir eşcinsele yol göstermek çevresindekilerin görevidir. çevresinde hür ve onurlu, toplumun parçası olmuş eşcinsel bireyler görmekle şevk duyar, rol modeller ile gayrete gelir. toplumla uyumlu hareket etmenin erdemini, sevmenin güzelliğini, dünya zorluğuna karşı teselli bulmanın imkanını keşfeder. zaten ahlak da budur. kendi ahlakını oluşturmasına müsaade edilmeyen eşcinsel kesim toplumun sıkıntısı ve mahçubiyeti olarak hem dünyada baş ağrıtır, hem ahirette madur olmaya sebep olur.

toplumsal ahlak, ahlaksızlığa savaş açarak değil, bireylere kucak açarak sağlanır. uzakta dünyanın öte yanındaki eşcinselden farklı olmasına kapı açabildiğiniz ve onurunu tanıyabildiğiniz her eşcinsel toplumun sağlam bir taşı olmaya adaydır.

28 Haziran 2011 Salı

Mi'raç la hayatımıza girenler...


Mi'raç gecesi tüm islam alemi için kutlu olsun.

Mi'raç tek bir isim olmakla beraber birçok manayı içine alan bir anahtar olmuştur. bu gece ile idrak edilen ve anlaşılan ilk aklıma gelen manalar şunlardır:

iman hakkı kabul ve tasdik, islam ise hakka taraftarlıktır. bu gece kabul edilen ve tasdik edilen merci bizzat gözle müşahede edilmiştir.

nübüvvet, iman için zaruridir. madem ki kainatın sahibi ölü değil hayattadır ve canlıdır. o zaman duyar ve görür, duyduğunu ve gördüğünü de ifade eder. bu ifadeye muhatap olan; onun katında bizim elçimiz olup bizi ona sevdiren, bizim aramızda O'nun elçisi olup, onu bize sevdiren bir peygambere ihtiyaç vardır. bu gece ile bu mana tamam olmuştur.

insan bir beden ve bir bireydir. ama kendisine emanet edilen özellikler ile temsil kuvvetine sahiptir. seçilmiştir, başkalarının ve kendisinin varlığını ifade edebilir ve bu ifadeyi herşey namına genişletip temsil edebilir. evet, kimin milleti himmeti ise o tek başına bir millettir. hatta bu temsil manası o kadar genişler ki, muhatap olduğu Rabbi karşısında kendisini, kendi kimliklerini, sevdiklerini ve ilgili olduklarını, hatta tüm mahlukatı temsil edebilir ve onların taleplerini iletebilir ve öyle de olmuştur.

bu ilginç özellikleri ile beraber Mi'raç, islamın farklı yönünü de ortaya koyar. en kadim ve düsturları geleneklerin tozları altında kaybolmuş dinlerden en yakını olan hristiyanlığa kadar tüm dinlerin temel esası olan "önce tabi olmak" gerçeği islamda yerini "önce müşahede ve gözleme" bırakır. gözüne rast geleni değerlendirmekle başlar. isra süresinde mi'raç hakikatı da gözlem çevresinde gelişmeye başlar. yukarıda benim farkedebildiğim manalarla gelişir ve detaylarında saklı daha onlarca kıymetli farkla meyvelerini verir.

bu güzel tefekkürün kaynağı olarak BURADA miraç risalesini tavsiye eder, bu gecenin hepimiz hakkında mübarek olmasını niyaz ederim.


11 Mayıs 2011 Çarşamba

Birlik Olma Sırları 3


Birlik olmak bizim için hayati değerde bir zorunluluk olmasına rağmen birbirimizi ötekileştiriyoruz. uzak duruyor ve görmezden geliyoruz. saygı duymak zorunda kalmamak için üstünü örtüyoruz. şiddeti ve gerilimi sever hale geliyoruz. iman kimliğini, azınlık kimliğini yada eşcinsel kimliğini taşıyanlar en ziyade ötekileştirilmenin acısını bildikleri halde onlar dahi ortama uymaya başlıyor. şiddete şiddetle cevap vermek bizi vahşileştiriyor. Rise-i Nurda bu bahse ilişkin şöyle bir bölüm var :


"Mü'minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.

Şu hakikatin gayet çok vücuhundan altı veçhini beyan ederiz.

Birinci Vecih

Hakikat nazarında zulümdür.

Ey mü'mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.

Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü'minin vücudunda, İmân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.

İkinci Vecih

Hem hikmet nazarında dahi zulümdür.

Zira malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem olamazlar.

Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, "Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer.

Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe'den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan İmân ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı İmân ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.

Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.

Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir.

Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.

Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.

...."

28 Mart 2011 Pazartesi

Sosyoloji Notları 2


EtnoSantrizm - Kültürel Rölativizm

Kültürlerin çeşitliliğini teslim etmek, her zaman başka kültürlere saygı gösterilmesine neden olmaz. Aksine insanlar kendi kültürlerinin içinde kendilerini hapsettiklerinde onu mutlaklaştırırlar.

Bireyin kendi kültürel değerlerini merkeze alarak, başka kültürleri kendi kültürünün değer sisteminden değerlendirmesi ve yargılaması EtnoSantrizm olarak adlandırılır.

Ortak kimliği sağlamak ve "biz" duygusunu pekiştirmek için tüm kültürler biraz etnosantrik olması beklenebilir. Ancak, etnosantrizm çoğunlukla "biz böyleyiz ve bu halimizden memnunuz" masumiyetinde değildir. Etnosantrizm sıklıkla kendin kültürünü yüceltme ve başka kültürleri küçümseme, ötekileştirme ya da aşağılama düzeyinde kendini gösterir. Bu nedenle ilk bakışta her kültürel kimlik için gerekli ve masum gibi gözüken etnosantrizmin hiç de masum olmadığı aksine;

heterofobi ( farklılık düşmanlığı)
zenofobi ( yabancı düşmanlığı)
islamofobi ( islam düşmanlığı)
homofobi ( eşcinsel düşmanlığı)
şovenizm ve daha önemlisi ırkçılık ile çok yakın bir dirsek teması olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla başka kültürlerin önceleri "tuhaf", sonra "anormal", kimi zaman "sapkın" ve zaman zaman "tehdit" olarak değerlendirilmesi, devamında o kültürün mensubu olan insanlara karşı bir nefretin oluşmasına kolaylıkla neden olabilecektir.

sadece sosyolojik düşüncenin değil, aynı zamanda insani bakış açısının "olmazsa olmazı" empati ile yaklaştığımızda hem kendi kültürümüzün çağdaşlarından farksız lığını anlarız, hem de başka kültürlere ve o kültür içinde yaşayan insanlara karşı çok daha serinkanlı ve sağduyulu bir şekilde yaklaşırız. "Ben burada değil orada doğmuş olsaydım","bu dine değil o dine mensup olsaydım" şeklinde düşünce egzersizleri, o ana kadar ötekileştirdiğimiz, aşağıladığımız kültüre karşı empatiyle ve daha farklı bir şekilde yaklaşmamıza neden olacaktır. kendi kültürümüz bizim için ne kadar anlamlı ve değerliyse, başka kültürlerin de onun üyeleri için o kadar değerli ve anlamlı olduğunu artık fark edebiliriz.

Her kültürün kendi içinde önemli ve değerli olduğu düşüncesi bizi kültürel rölativizm, yada kültürel görecelilik olgusuna getirir. Kültürel rölativizm, kültürleri kendi içinde değerlendirmek ve yargılamak gerektiği, kültürlerin dışarıdan yargılanamayacağı düşüncesidir. Bazen diğer kültürlere saygı duymanın görevimiz olduğu ve tüm kültürlerin eşit derecede saygıyı hak ettikleri söylenir. Etnosantrizmin iki üç adım sonrasının ırkçılık olduğu göz önüne alındığında kültürel rölativizmin benimsenmesi ilk etapta çok makul gelebilir. ancak etnosantrismdeki tehlikenin bir benzeri de bizi bu noktada beklemektedir:

Her kültürün kendi içinde anlamlı ve önemli olduğu savı şüphesiz rahatsız edici değildir. Peki, tüm kültürler aynı derecede değerli midir? Bütün kültürler dışarıdan değerlendirilemez ve yargılanamaz mıdır? Tüm kültürlere eşit derece de saygı gösterilmeli midir? Örneğin bir kültür kendi içindeki veya dışındaki insanların yaşam hakkına saygı göstermiyorsa yine de "kendi içinde değerli" kabul edilmeli mi ve saygı duyulmalı mıdır?

sadece bu sorular bile, etnosantrizm ile bir uca savrulurken kültürel rölativizm ile diğer uca savrulacağını bize şimdiden göstermiş olmalı.

TÜM KÜLTÜRLER DEĞERLİ OLABİLİR AMA HEPSİNİN EŞİT DERECEDE SAYGIYI HAK ETMESİ ANCAK BAŞTA YAŞAM HAKKI OLMAK ÜZERE BİREYSEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERE SAYGI GÖSTERDİKLERİ ÖLÇÜDE MÜMKÜNDÜR.

Başka bir deyişle, kültürel rölativizmin bir kaç adım sonrasında insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alan hukuksal standartların evrenselliğini reddettiği durumlarda tüm kültürlerin eşit derecede değerli olmasından söz edebilmesi mümkün olmayacaktır. Kısaca vurgularsak, eğer bir kültür "bizde kadının namusu her şeyden önce gelir. kadının namusunu temizlemek için de kadın öldürülür" diyorsa, bu kültürü diğerleriyle aynı derecede değerli görmek ve yargılamaktan kaçınmak oldukça sorunlu ve gayr-i insani olacaktır.

KAynak: Anadolu Üniversitesi Yayınları 2009 / Sosyolojiye Giriş sf: 114 - 115

22 Mart 2011 Salı

Yakın ufuklar


insan değişik bir varlık. gençken gelecek için yaşıyor, orta yaşında anı yakalamaya çalışıyor,yaşlandığında geçmişi taşıyor... insanlardan oluşan toplumlarda da insan özelliklerini görüyoruz. hayatın bizce anlık anlamlandıramadığımız akıntısı içinde bazen yanyana geliverdiğimiz insanlarla ortak paydalarımız arkadaşlığa dönüşüyor. paylaşımlar arttıkça dostluk bağları kuruluyor. her uyumsuzluk birşeyler koparıyor, bazen de zaman bu bağları mazi anılarına savuruyor... güzel şeyler hayatımıza umut getirirken çirkin olduğunu düşündüğümüz şeyler bizi kendileri ile meşgul ediyor. içinden çıkamayacağımız labirentler korkutuyor...

dini, milli yada cinsel herhangi bir paydada bir araya gelmek ve benzerlerimizi bulmak olayların karşısında daha sağlam durmayı getiriyor, lakin o payda dışında hareketimizi de sınırlıyor. herkes için bir denge noktası var, bu nokta kişisel özellikler, getiriler götürüler ve çevre tarafından şekillendiriliyor. kişi buna gönülden katlanıyorsa bu grubun parçası oluyor değilse kırgın üzgün ve ümitsiz bir birey olarak sadece günü geçiriyor.

yükselen cemiyetlerin en temel özelliği üyeleri içinde bu grubun pek az olmasıdır. geri dönüş ve bireysel muhasebe toplumsallaşırken ne denli hür ise ve itilmiyor ise üyesi olmak o denli şerefli oluyor ve üyeler insanlık onuru ile yerlerini alıyorlar.

tersine durumda ise yavaş yavaş ve izafi bile olsa onurlu duruşun olabileceği ortamlar çiziliyor. o daire içinde üyeler hayal ediliyor, ortak paydadan kişiler çoğaldıkça bu duruş o hayali gerçek haline getiriyor.

evet avrupada itilen cahil yada dul etiketi alnına yapıştırılmış kadını, kenar mahallenin arabeskinden çıkarıp en güçlü hükümetleri deviren feminism hareketinin parçası yapan süreç budur. her ezilen onuru iade edilmezse önce ezebileceği bir ortama kayar. ortak paydalardan bir araya gelmiş bu kar topu ise artık çığa dönüşeceği anı bekler. tarihin gösterdiği sebepler ise bahanelerdir.

evet yurdumda ezilen itilen islami kimliği kaderciliğin ümitsizliğinden çıkarıp şu anın ve yakın geleceğin en muktedir hareketine çeviren süreç de budur. ezilirken kendilerine yapılan her türlü hareketi toplum hafızasında değerlendiren ortak akıl karşısında hiç bir şey bırakmamacasına kabının sınırlarına doğru koşmaktadır.

tüm bu sarsıcı gelişmeler arasında dini milli kimlikleri ile cinsel kimliğinin cenderesi arasında kalmış, toplum tarafından anlaşılmayacağını düşünen bu yurdun eşcinsel evladı ise yalnızdır. ona korkusuzca sahip çıkacak ebeveynlere ve ebeveyn gibi liderlere muhtaçtır. ortak aklın oluşması ile paydası ortaya çıkacak bir ahlak algısına muhtaçtır. başka kimlikleri üste koyup onu malzeme yapan değil, kendisine insanca onuru tarif eden düşünüşe muhtaçtır.

bu ihtiyaç eğer güzel tedkik edilip doğru zemin ve mecrası oluşturulmazsa, ortaya çıkacak şey sadece toplum için değil dünya için tehlikedir. yalan söyleyebilir bir insan dünya için tehlikedir. nifak ve küfür tehlikedir. zorlayıp kenarına ittiğimiz yalan uçurumunda, zarar gören ve kandırılan tüm dünya olur. onu okuduk üfledik doğrulttuk, terapi yaptık düzelttik, gözetim altında istediğimiz hale gelene kadar eğittik dediğimiz her eşcinsel patlamaya hazır birer bomba olarak ortada gezer hale gelir.

güya kendisinin artık farkedilmediğini ve sinsice "dilediğini yapabildiğini" farkeden, topluma makyajı ve kalkanı ile görünüp, bunun altında yasak hayatlar yaşayanların açacağı zararın bedelini tüm dünya öder. yalan tek bir danedir lakin bir kere girdi mi, her yere filizlenip kök atar. yalanın olduğu yerde ihlas barınmaz. riyanın olduğu yerde samimiyet durmaz. ne kadar o toplum hakkı savunursa savunsun; eşcinseline hak ve hukuk vermemekle kader terazisinde yalanın ağırlığına kapı açar ve kendini tarihde haksızlar tarafına koymuş olur.

ben tefsirlerde geçen bir benzetimin bu vatan evladı için ne denli doğru olduğunu hissediyorum. inşallah akibeti korktuğumuz gibi olmaz. süt halis bir malzemedir. bozulsa çökelek olur. ondan daha safi olan yoğurt bozulsa malum süzdürülür, bir şekilde yine kullanılır. lakin en safi kısmı olan tereyağ bozulsa zehir olur artık ondan faydalanılmaz. işte bu yurdun eşcinsel anadolu insanı müslüman evladı böyle terayağ gibi safi, yetenekli, algılı, hassas, duygulu ve kıymetlidir. ona imandan teselli ve islamdan ümit verilmezse, ahiretinden ümidi kalmaz. ahiretten ümitsizlik ise Allaha düşman eder. böyle bir düşmanlığın bedelini Allah değil, onun içinde bulunduğu toplum öder. elimizle ittiğimiz evladımızı şeytana dönüştürmüş oluruz. geriye sadece mesuliyetler ve kul hakları kalır. nasıl ki öle de oldu...

lütfen eşcinsel evladınıza sahip çıkın, ona ümit verin, tüm kimliklerini bir arada taşıyabilmesinin ne denli onurlu olduğunu ona hissettirin...