13 Eylül 2014 Cumartesi

Kudsiyet


dün restoranda arkamdaki müşterinin yüksek sesle konuşması ile tehlikenin ne kadar yakın olduğunu hissettim. vatandaki sünnilerin terörü desteklemeleri gerektiği anlatıyor ve destekleyen mealler sıralıyordu. karşısındaki genç karadenizli beklenilen keskinliklerinin aksine alttan alır ve açıklama bulmaya çalışır bir yaklaşımdaydı.

yurdumda sunnileri mealle başka bir yöne tevcih etmek dışarısı kadar kolay mıydı? tarihine bakarsak cumhuriyetin başından beridir, sunniler, envai zehirle zehirlenmelerine, grup grup içerden ve dışardan taarruza uğramalarına rağmen samimi sunni halkın duruşu son derece pozitif ve istikametli olmuş. olmuş ki bugünü netice vermiş. hatta mecrasını aşılamak için devlet eli ile yapılan en büyük kurum olan diyanete de ortak paydayı ilan etme, tek sesliliğe meyil verme görevini vermiş. bunun haricinde kurumun kendi yaptığı hiç bir atak karşılık bulmamış.

yazılı kaynak zengini sunni kültürün tarihle bağları koptuğu halde, bu kadar düzgün duruşu içine işlemiş olan kudsiyet algısına dayanıyor. mealleri, tercümeleri, popüler söylemleri duvarda yeşil kutuda asılı Kelamullah ile bir tutmayışı onu farklı yapıyor. tarihte alevi hikayelerinde rastlanan saygı, hürmet ve itaat gayreti bugün sünni toplumda yerini buluyor. anadolu bu açıdan çok bahtiyar ki, birileri insansı olmayan ifadeleri ayırabiliyor. iman ve islamın ayrı tutulması en dar alemde kişisel hırslardan ayrı tutulmasını netice veriyor. sosyal dairede ticaretten ayrı tutulmasını sağlıyor. siyasi dairede ideolojilerden uzak durmayı netice veriyor. "illa felsefi sosyal yada siyasi bir değinme olacaksa , kuran bunlara değil, bu araçlar kurana hizmet etmesi gerektiği" konusu, toplumda ortak bir payda olarak yerini alıyor.

insansı olmayana, kutsal olana, kudsiyete olan bu bağ, kişisel bir pusulaya dönüşüyor. bu pusula bol tükrüklü cihat naralarından da, islam hamisi güya büyüklerin çağrılarından da etkilenmiyor.

kudsiyetin kaynaklarını öğrenmek, yeniden keşfetmek aleviler, kürtler, eşcinseller ve anadoludaki tüm azınlıklar için hayati bir kıymet taşıyor. çünkü bu vatana yapılan bir taarruzda çoğunluğu içerden vurmanın anahtarı azınlıkların huzursuzluğundan geçiyor. bu huzursuzluğu eskiden kaale almamak, yeni gündemde ise hak ve hürriyetlerini vermemek tetikleyici oluyor. oysa "hür değilsem bu vatan yok olsun" anlamına gelecek kadar menfi ve bireyi nefrete hedef edecek bir durum potansiyel olarak bile zehirlidir. bu vatanın hak hareketi için, farklı görünmekle dışarıdaki bir canavara davetkar bakmak onu dost etmez, "madem bunlar kendi akrabalarına ihanet etti bize de muzırdırlar" değerlendirmesi ile aynı akibete hedef eder. nasıl ki de öyle oldu, ve halen de oluyor...

madem öyledir, çözüm yine buradadır. çözüm ailenin içindedir. vatanın içindedir. sistemin içindedir. hem kur'anın kudsiyetini öğrenemek hayatidir.

Kur'an toplumun her tabakasına hitap eder. alimler derslerini alırlar. ihtisas sahibi olmayanlar da dersini alır. hatta sadece duyabilenler yada görebilenler bile o benzersiz kudsiyetle bağ kurabilirler. o bağı paylaşmak sünni paydanın temeli olmuş.

bir mektup içinde muhatabın isminin son derece düzgün tekrarlanışı dikkat çekicidir. manasını anlamayan sadece gözü olan bile bu derece düzgün denk gelişlerin, bir kasıt ile olduğunu bilir. hele bu binlerce kez tekrarlanıyor ve yeni yazmaya başlayanlar elinde bile görünüyorsa dikkat çekicidir. hele mana ile de denk geliyor, vasıflar ve sıfatlar şeklen de birbirini gösteriyorsa benzersizleşir. sadece gözü olan renkli basılmış Kur'ana baksa o kudsiyeti görebilir.

bir ses ki hastasına yaşlısına ağır gelmiyor, küçücük çocukların zihnine çarçabuk yerleşiyorsa o farklıdır. hele bu binlerce kez tekrarlanıyor, bu derece düzgün ses ve ahenk işitilebiliyor ise benzersizleşir. sadece kulağı olan insaf ile dinlese o kudsiyeti işitebilir.

böyle kırk tabakaya kırk mucizesini gösteren kur'an 25. sözde bahsedilmiştir.

dünya hadiseleri karakterimizi olgunlaştırıp, duruşumuza zengin çözüm olanakları ve ifade çeşitliliği katmamızı istiyor. Kur'anı tanımak, dini kimliğimizi idrak etmek, insani tavrımızın sınırlarını tüm insanlık, hatta tüm canlılar hatta tüm varlıklar genişliğinde belirlememiz gerekiyor. cahil gafil olmak insana yakışmıyor. 

kudsiyet, teknik ve mantıksal değerlendirmelere duygu yüklüyor. kalbin alfabesi, sevgi, aşk ve şefkatin yanına kudsiyeti koyuyor.  

saldırgan genel de tahmin edildiğinin aksine korkmuştur. bu sebeple bir araya gelebildiği kesimle bir olur ve atak yapar. sıkı birliktelik ve o korkuyu tahrik etmek üzerine yoğun gayret harcar. karşısında ayrı hareket edebilen küçük guruplar onun için kuru çalı gibi olur, rüzgarla yayılan alev gibi aniden ortaya çıkar. kısıtlı bir menzilde zararlı olur. sınırına ulaşır. bir zalim olarak görevini yapar. o güne kadar kardeş olamamış insanlar, ya kardeşliği tekrar keşfeder yada ateşte heba olurlar. böyle büyük musibetlerde vefat eden ehl-i imana rahmet-i ilahiye yakındır.

eskiden din-i hakkı yok etmek için çıkan yangınlar vardı. sonra din-i hakkı kendi bildiği hale getirmek için çıkanlar oldu. şimdi ise güya hakk namına çıkıyor. şekil değişse de olay hep aynı. zarar verir diye hedef edilen alakasız insanların zarar görmesi ile neticeleniyor. 1900 den beridir insanlığın bu garip dünya serüveni giderek daha karmaşık ve farklı sorularla sorgulanıyor. cevap ise hep aynı "samimi kardeşlik" ile yerini buluyor. birbiri ile kardeş olup, tarihte babalarının kan davalarından vazgeçmek ise "kudsiyete" olan inançlarına bağlı görünüyor. 

toplumsal olarak kendilerine hangi ismi verirlerse versinler, insana saygı duyuyorsa her gelenek kültür ve inanışın "kardeşçe" karşılanması gerekiyor. peki kardeşliğe layık olmayanlar? buna da ortak bir hukuk geliştirmek gerekiyor. ifade kanalları hep açık olan ama inada ve taasuba karşı son derece etkili uygulamaları bulunan bir davranış geliştirmek gerekiyor. 

bu tavır ve duruşu uygulamaya, en dar daire olan kalp ve akıl dairesinden başlayıp bismillah demek gerekiyor.

15 Temmuz 2014 Salı

Hedefler ve İnsanlar



hayatın yollarında kimimiz rast geleni seçiyor, kimimiz ideallerine ve hedeflerine koşuyoruz. kimimiz çevresi ile yürümeyi, kimimiz ise tek yürüyüp çevresine yeterliliğini göstermeyi diliyor.

küçüklüğümüzden beri bu idealleri hayatımızda inşaa etmek dersini alıyoruz. bu bazen ailenin talepleri bazen çevrenin beklentileri, bazen arzularımız bazen hazlarımız oluyor. normalde pragmatik ve rasyonel bir değerlendirme ile akıl eleğinde süzüp yola çıkmak lazımken bir bakmışız ki, hayat tüm hızı ile başkalarının talepleri uğrunda akıp gidiyor.

gerçekten kendi varoluşumuzla yüzleşmek, kendi bütünlüğümüzü bulmak, kendi yönelimimizde yürümek bir insan olarak hak değil mi? itilip kakılmadan, yok sayılmadan kendimizi ifade etmenin sırrı nedir? hiç konuşmamak mı? yoksa hep haykırmak mı?

her kimliğin kendi yeri, mekanı ve uygulama sahası var. bazı kimlikler uğraş gerektirir. bazıları programlı ve uzun çalışma gerektirir. bazıları bir ömür ırgat gibi çalışmayı gerektirir. kimisi için dünya ahiret her şeyden hatta aşk ve sevgiden vazgeçmeniz gerekir. tüm bu çeşitlilik herkes için değildir. kimliğin getirisi de çok çeşitlidir. bazısı aylık maaşı getirir. bazısı çevre ve dostları getirir. bazısı bir milletin sizi bilmesini netice verir... bazısının karşılığında cennet az gelir.

kimliklerin hepsini elde etmenin bir garantisi yoktur. kimi bir potansiyel olarak kalırlar. kimisi koca bir çınar gibi gelişir, serpilirler. kişinin kendi özgür iradesi, gayreti, başarısına inancı, aile ve çevre desteği merdivenleri aşırtır, onu başarıya çıkartır. kimliği elde etmemesi için onu durdurmaya çalışmak, büyümesin diye bir fidenin üstünü örtmek gibidir. canlı kaldığı müddetçe eninde sonunda güneşe ulaşır. gereği ne ise kendini gerçekler, varlık programını gözler önüne serer.

dünya ve ahirete namzet bir yolcu olan insan kimliklerini nasıl kullanacak? dünyaya mı? ahirete mi? bu konuda hevesler belirleyici olur. aklın pragmatik ve pratik öngörüleri değil, heyecanın sesi dinlenir. oysa şiddetli duyguları ahirete, zayıflarını dünyaya harcamak tümden dağılmaktan iyidir. gençlikteki performans, ihtiyarlıkta muhtaç olacaklarını toparlayabilmesi için fazladan verilmiştir. lakin bu güzel anlar ihtiyarlığın sermayesi olarak değil eğlence için kullanılırsa ihtiyarlıkta faydasız anıların sessizliği başımıza kalır. 

ihtiyarlıkta aklın yavaşladığı zaman en çok, doğruya muhtaç olunur. öyleyse gençlikte bol bol doğruluk ekmek gerekir. ihtiyarlıkta kalbin yorulduğu zaman en çok, sıcak sevgiye muhtaç olunur. öyleyse gençlikte, ihtiyarlığı hatta sonrasını içine alacak kadar uzun ve kalıcı sevgiler ekmek gerekir. ihtiyarlıkta bedenin enerjisi yeterli olmadığından alışkanlıkların belirlenmiş ve takat getirebilir bir seviyeye inmiş olması lazımdır. öyleyse gençlikte olabildiğince sade bir yaşama alışmak gerekir. 

olgunluğun kapısı olan kırklı yaşlar rüzgar gibi çabuk gelir. kırkından önce hayata sokmak ve adet edinmek zordur. kırkından sonra bu çok kolaylaşır. artık adet üzere yerlerini alırlar. lakin bu sefer kırkdan sonra hayattan zararlıları çıkarmak ve tekrara düşmemek çok zordur. adetleşmiş kemikleşmiş zararlılar yapışmak isterler. gençlik, hayata karşı tavır almak, bir duruş göstermek isteyenler için en büyük fırsattır. hedefler heveslerin yağmuru altında sıraya girerken, akıl ve kalbin doğru ihtiyaçlarını sıralayabilmek büyük kardır.

ihtiyarlık, gençliğin tamamlayıcısı, ölümün hatırlatıcısı, öğüt verenlerin en çarpıcısı olarak ortada duruyor. istisnasız henüz ölmemiş her canlının geçeceği son istasyon olarak bizi bekliyor. onun yıldıran ve hüzün veren halini değil, hayatın tadını dolduran, ekilmişleri biçtiren, dostlukların bağını katlayan, tecrübe gibi hiç bir maddiyatın elde edemediğini ayaklar altına seren hazinelerini elde etmek bize yakışır. 

evet bize yakışır çünkü, hassas kalp bizde ise o kalbi en iyi değerlendiren bizleriz. naif bir ruh bizde ise o ruhun gereğini yapacak bizleriz. dopdolu ve açılmayı bekleyen yetenekler bizde ise onların coşkun parlayışını yönlendirecek bizleriz.

henüz vakit bitmeden, bize yakışana karar vermeli, bu kararı destekleyen dostlarla bir arada ömür defterini dolu dolu yazmalı. 

muvaffakiyet ve hidayeti Allahtan dilemeli...


13 Temmuz 2014 Pazar

Nefretin Hedefi Olmak 3


mektubat / 22. mektub


بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

(Şu Mektub, iki mebhastır. Birinci Mebhas, ehl-i îmanı uhuvvete ve muhabbete davet eder.)

Birinci Mebhas


بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ


اِنَّمَا اْلمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ * اِدْفَعْ بِالَّتِى هِىَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذِى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِىّ ٌ حَمِيمٌ * وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ اْلمُحْسِنِين

Mü'minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inad ve hased; hakikatça ve hikmetçe ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduddur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. Şu hakikatın gayet çok vücuhundan altı vechini beyan ederiz:

BİRİNCİ VECİH: Hakikat nazarında zulümdür.

Ey mü'mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasılki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın, ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek masum, dokuz câni olsa; yine o gemi hiç bir kanun-u adâletle batırılmaz.

Aynen öyle de: Sen, bir hâne-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü'minin vücudunda îman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi sıfât-ı mâsume varken; sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o hâne-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrib ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şeni' ve gaddar bir zulümdür.

İKİNCİ VECİH: Hem hikmet nazarında dahi zulümdür. Zira malûmdur ki: Adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıddırlar. İkisi, mâna-yı hakikîsinde olarak beraber cem' olamazlar.

Eğer muhabbet, kendi esbabının rüchaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecâzî olur; acımak sûretine inkılab eder. Evet mü'min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için nass-ı hadîs ile: "Üç günden fazla mü'min mü'mine küsüp kat'-ı mükâleme etmeyecek."

Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet hakikatıyla bir kalbde bulunsa; o vakit muhabbet mecâzî olur, tasannu' ve temelluk sûretine girer.

Ey insafsız adam! Şimdi bak ki: Mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünki nasılki sen âdi küçük taşları, Kâ'be'den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de: Kâ'be hürmetinde olan îman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye; muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı, îman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın!..

Evet tevhid-i îmanî, elbette tevhid-i kulûbü ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet inkâr edemezsin ki: Sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telakki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki îmanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak râbıtaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ:

Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mabudunuz bir, Râzıkınız bir.. bir bir, bine kadar bir bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir.. bir bir, yüze kadar bir bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir.. ona kadar bir bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhîdi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde; şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak; ne kadar o râbıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu; kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın!

ÜÇÜNCÜ VECİH: Adalet-i mahzayı ifade eden وَلاَتَزِرُوَازِرَةٌوِزْرَاُخْرَى sırrına göre; bir mü'minde bulunan câni bir sıfat yüzünden sair masum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bahusus bir mü'minin fena bir sıfatından darılıp küsüp, o mü'minin akrabasına adâvetini teşmil etmek,

اِنَّاْلاِنْسَانَلَظَلُومٌ sîga-i mübalâğa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği halde; nasıl kendini haklı bulursun, "Benim hakkım var" dersin?

Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şerr olan fenalıklar, şerr ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in'ikas etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şerr işlese, o başka mes'eledir. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirayet ve in'ikas etmek, şe'nidir. Ve ondandır ki; "Dostun dostu dosttur" sözü, durub-u emsal sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki; "Bir göz hatırı için çok gözler sevilir" sözü umumun lisanında gezer.

İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü halde, sevmediğin bir adamın, sevimli mâsum bir kardeşine ve taallûkatına adâvet etmek; ne kadar hilaf-ı hakikat olduğunu hakikat-bîn isen anlarsın.

DÖRDÜNCÜ VECİH: Hayat-ı şahsiye nazarında dahi zulümdür. Şu dördüncü vechin esası olarak birkaç düsturu dinle:

Birincisi: Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit; "Mesleğim haktır veya daha güzeldir" demeye hakkın var. Fakat, yalnız hak benim mesleğimdir, demeye hakkın yoktur. وَعَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَلِيلَةٌ وَلكِنَّ عَيْنَ السُّخْطِ تُبْدِى الْمَسَاوِيَا sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlân ile mahkûm edemez.

İkinci Düstur: Senin üzerine haktır ki: Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihatı bazan damara dokundurur, aks-ül âmel yapar.

Üçüncü Düstur: Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et; onun ref'ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmarene ve heva-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için, mü'minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen; kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet nasılki muhabbet sıfatı, muhabbete lâyıktır; öyle de adâvet hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır. Eğer hasmını mağlub etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünki eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zâhiren mağlub bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedamet eder; sana dost olur. اِذَا اَنْتَ اَكْرَمْتَ الْكَرِيمَ مَلَكْتَهُ *وَ اِنْ اَنْتَ اَكْرَمْتَ اللَّئِيمَ تَمَرَّدًا hükmünce; mü'minin şe'ni, kerim olmaktır. Senin ikramınla sana müsahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa, îman cihetinde kerimdir. Evet fena bir adama "İyisin iyisin" desen, iyileşmesi ve iyi adama "Fenasın fenasın" desen, fenalaşması çok vukubulur. Öyle ise

وَاِذَا مَرّوُا بِاللَّغْوِ مَرّوُا كِرَامًا * وَاِنْ تَعْفُوا وَتَصْفَحُوا وَتَغْفِرُوا فَاِنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

gibi desatir-i kudsiye-i Kur'aniyeye kulak ver, saâdet ve selâmet ondadır.

Dördüncü Düstur: Ehl-i kin ve adâvet hem nefsine, hem mü'min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünki kin ve adâvet ile nefsini bir azab-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azabı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder. Eğer adâvet hasedden gelse, o bütün bütün azabdır. Çünki hased evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.

Hasedin çaresi: Hâsid adam, hased ettiği şeylerin akibetini düşünsün. Tâ anlasın ki; rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattır. Faidesi az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zâten onlarda hased olamaz. Eğer onlarda dahi hased yapsa; ya kendisi riyakârdır, âhiret malını dünyada mahvetmek ister veyahut mahsudu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.

Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup kader ve rahmet-i İlâhiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdeta kaderi tenkid ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkid eden başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.

Acaba, bir gün adâvete değmeyen bir şey'e, bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar? Halbuki mü'min kardeşinden sana gelen bir fenalığı, bütün bütün ona verip, onu mahkûm edemezsin. Çünki evvelâ, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir. Sâniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlub olduğundan acımak ve nedamet edeceğini beklemek. Sâlisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör; bir hisse de ona ver. Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlub edecek afv ve safh ile ve ulüvvücenablıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun. Yoksa sarhoş ve divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya değmeyen fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umûr-u dünyeviyeye; güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedid bir hırs ile ve daimî bir kin ile mütemadiyen bir adâvetle mukabele etmek, sîga-i mübalağa ile bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur ve bir nevi dîvaneliktir.

İşte hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr-i intikama, -eğer şahsını seversen- yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmiş ise, onun sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn olan Hâfız-ı Şirazî'yi dinle:

دُنْيَا نَه مَتَاعِيسْتِى كِه اَرْزَدْ بَنِزَاعِى

Yani: "Dünya öyle bir meta' değil ki, bir nizâa değsin." Çünki fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın!.. Hem demiş:

آسَايِشِ دُو ِيتِى تَفْسِيرِ اِينْ دُو حَرْفَسْتْ

بَادُوسِتَانْ مُرُوَّتْ بَادُشْمَنَانْ مُدَارَا

Yani: "İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürüvvetkârane muaşeret ve düşmanlarına sulhkârane muamele etmektir."

Eğer dersen: "İhtiyar benim elimde değil; fıtratımda adâvet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum."

Elcevap: Sû'-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla amel edilmezse; kusurunu da anlasa zarar vermez. Mâdem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin manevî bir nedamet, gizli bir tövbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman; onun şerrinden seni kurtarır. Zâten bu mektubun bu mebhasını yazdık, tâ bu manevî istiğfarı temin etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir etmesin.

Cây-ı dikkat bir hâdise: Bir zaman, bu garazkârane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i sâlihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârane medhetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyaseti" dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.

BEŞİNCİ VECİH: Hayat-ı içtimaiyece, inad ve tarafgirlik, gayet muzır olduğunu beyan eder.

Eğer denilse: Hadîste اِخْتِلاَفُ اُمَّتِى رَحْمَةٌ denilmiş. İhtilaf ise, tarafgirliği iktiza ediyor. Hem tarafgirlik marazı; mazlum avamı, zalim havassın şerrinden kurtarıyor. Çünki bir kasabanın ve bir köyün havassı ittifak etseler, mazlum avamı ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa iltica eder, kendisini kurtarır. Hem tesadüm-ü efkârdan ve tehalüf-ü ukûlden hakikat tamamıyla tezahür eder.

Elcevap: Birinci suale deriz ki: Hadîsteki ihtilaf ise, müsbet ihtilaftır. Yani: Herbiri kendi mesleğinin tamir ve revacına sa'yeder. Başkasının tahrib ve ibtaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfî ihtilaf ise ki: Garazkârane, adâvetkârane birbirinin tahribine çalışmaktır; hadîsin nazarında merduddur. Çünki birbiriyle boğuşanlar, müsbet hareket edemezler.

İkinci suale deriz ki: Tarafgirlik eğer hak namına olsa, haklılara melce' olabilir. Fakat şimdiki gibi garazkârane, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara melce'dir ki; onlara nokta-i istinad teşkil eder. Çünki garazkârane tarafgirlik eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabil tarafa melek gibi bir adam gelse, ona hâşâ lanet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.

Üçüncü suale deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise; maksadda ve esasta ittifak ile beraber, vesailde ihtilaf eder. Hakikatın her köşesini izhar edip, hakka ve hakikata hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfüruşluk, şöhretperverane bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan barika-i hakikat değil, belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünki maksadda ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının Küre-i Arz'da dahi nokta-i telakîsi bulunmaz. Hak namına olmadığı için, nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hâl-i âlem buna şahiddir.

Elhasıl:

اَلْحُبُّ لِلّهِ* وَالْبُغْضُ فِى اللّهِ * وَالْحُكْمُ لِلّهِ

olan desatir-i âliye düstur-u harekât olmazsa nifak ve şikak meydan alır. Evet

َالْبُغْضُ فِى اللّهِ *وَالْحُكْمُ لِلّهِ demezse, o düsturları nazara almazsa, adalet etmek isterken zulmeder.

Cây-ı ibret bir hâdise: Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: "Neden beni kesmedin?" Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim." O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Mâdem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din haktır." dedi.

Hem medar-ı dikkat bir vakıa: Bir zaman bir hâkim, bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünki şeriat namına, kanun-u İlâhî hesabına kesse idi, nefsi ona acıyacak idi. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.

Cây-ı teessüf bir halet-i içtimaiye ve kalb-i İslâmı ağlatacak müdhiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî:

"Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dâhilî adâvetleri unutmak ve bırakmak" olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevi kavimler dahi takdir edip yaptıkları halde, şu cemaat-ı İslâmiyeye hizmet dava edenlere ne olmuş ki; birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz'î adâvetleri unutmayıp, düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar. Şu hal bir sukuttur, bir vahşettir. Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.

Medar-ı ibret bir hikâye: Bedevi aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden belki elli adamdan fazla öldürdükleri halde; Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit; o iki düşman taife, eski adâveti unutup omuz omuza verip, o haricî aşireti def'edinceye kadar, dâhilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.

İşte ey mü'minler! Ehl-i îman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el-ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adâvetkârane inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler ehl-i dalalet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehval ve mesaibine kadar birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırs ile bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kal'an: Uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kal'a-i İslâmiyeyi, küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak; ne kadar hilaf-ı vicdan ve ne kadar hilaf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl!..

Ehadîs-i şerifede gelmiş ki: "Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhas-ı müdhişe-i muzırraları, İslâm'ın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek az bir kuvvetle nev'-i beşeri herc ü merc eder ve koca Âlem-i İslâmı esaret altına alır.

Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı اِنَّمَااْلمُؤْمِنُونَاِخْوَةٌ kal'a-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malûmdur ki; iki kahraman birbiriyle boğuşurken; bir çocuk, ikisini de döğebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı müvazenede bulunsa; bir küçük taş, müvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârane tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa, اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyeviyeden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz!..

ALTINCI VECİH: Hayat-ı maneviye ve sıhhat-ı ubudiyet, adâvet ve inad ile sarsılır. Çünki vasıta-i halâs ve vesile-i necat olan "ihlâs" zayi' olur. Zira tarafgir bir muannid, kendi a'mal-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hâlisen livechillah amele pek de muvaffak olamaz. Hem hüküm ve muamelâtında tarafgirini tercih eder, adalet edemez. İşte ef'al ve a'mal-i hayriyenin esasları olan "ihlâs" ve "adalet" husumet ve adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih çok uzundur. Fakat kabiliyet-i makam kısa olduğundan kısa kesiyoruz.

* * *

İkinci Mebhas


بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ


اِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ اْلمَتِينُ * وَكَاَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لاَ َتحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

Ey ehl-i îman! Sâbıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki; adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müdhiş bir maraz-ı muzır dahi hırstır. Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet her milletten ziyade hırs ile dünyaya saldıran Yahudi Milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i katı'dır. Evet hırs, zîhayat âleminde en geniş bir daireden tut, tâ en cüz'î bir ferde kadar sû'-i tesirini gösterir. Tevekkülvari taleb-i rızk ise, bilakis medar-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü tesirini gösterir. İşte bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar, tevekkülvari, kanaatkârane yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlâd besliyorlar. Hayvanat ise, hırs ile rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyet ile rızıklarını elde edebiliyorlar. Hem hayvanat dairesi içinde za'f u acz lisan-ı haliyle tevekkül eden yavruların meşru' ve mükemmel ve latif rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi; ve hırs ile rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve pek çok zahmet ile kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki: Hırs, sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise, vesile-i rahmettir.

Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırs ile dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi Milleti pek çok zahmet ile kazandığı, kendine faidesi az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribaî ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki: Hırs maden-i zillet ve hasarettir. Hem harîs bir insan, her vakit hasarete düştüğüne dair o kadar vakıalar var ki, اَلْحَرِيصُخَائِبٌخَاسِرٌ darb-ı mesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-ı âmme olarak kabul edilmiştir. Mâdem öyledir; eğer malı çok seversen, hırs ile değil, belki kanaat ile malı taleb et, tâ çok gelsin.

Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki; büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: "Beni yalnız kabul etsin, dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur." İkinci adam güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecbur imiş gibi mağrurane der ki: "Bana en yukarı iskemleyi vermeli." O hırs ile girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilakis hane sahibini tenkid ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor. Birinci adam mütevaziane giriyor; en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. "Daha yukarı iskemleye buyurun" der. O da gittikçe teşekküratını ziyadeleştirir, memnuniyeti tezayüd eder.

İşte dünya bir divanhane-i Rahman'dır. Zemin yüzü, bir sofra-yı rahmettir. Derecat-ı erzak ve meratib-i nimet dahi, iskemleler hükmündedir.

Hem en cüz'î işlerde de herkes hırsın sû'-i tesirini hissedebilir.

Meselâ: İki dilenci bir şey istedikleri vakit, hırs ile ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek; diğer sâkin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder. Hem meselâ: Gecede uykun kaçmış, sen yatmak istesen, lâkayd kalsan uykun gelebilir. Eğer hırs ile uyku istesen: "Aman yatayım, aman yatayım" dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın. Hem meselâ: Mühim bir netice için birisini hırs ile beklersin; "Aman gelmedi, aman gelmedi" deyip en nihayet hırs senin sabrını tüketip kalkar gidersin; bir dakika sonra o adam gelir; fakat beklediğin o mühim netice bozulur.

Şu hâdisatın sırrı şudur ki: Nasılki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüb eder. Öyle de: Tertib-i eşyada bir teenni-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle teenni ile hareket etmediği için, o tertibli eşyadaki manevî basamakları müraat etmez; ya atlar düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır; maksada çıkamaz.

İşte ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belalı bir şey olduğu halde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâb ve haram helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz? Hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekatı, hırs yolunda terkediyorsunuz? Halbuki zekat, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekatı vermeyenin herhalde elinden zekat kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.

Hakikatlı bir rü'ya-yı hayaliyede, Birinci Harb-i Umumî'nin beşinci senesinde, bir acib rü'yada benden soruldu:

"Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı mâliye ve meşakkat-ı bedeniye nedendir?"

Rü'yada demiştim:

"Cenâb-ı Hak, bir kısım maldan onda bir (Hâşiye-1) veya bir kısım maldan kırkta bir (Hâşiye-2), kendi verdiği malından birisini bizden istedi; tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve hasedlerini men'etsin. Biz hırsımız için tama'kârlık edip vermedik. Cenâb-ı Hak müterakim zekatını, kırkta otuz, onda sekizini aldı. Hem her senede yalnız bir ayda yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık, muvakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb-ı Hak ceza olarak yetmiş cihetle belalı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu. Hem yirmidört saatte bir tek saati, hoş ve ulvî, nuranî ve faideli bir nevi talimat-ı Rabbaniyeyi bizden istedi. Biz tenbellik edip, o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zayi' ettik. Cenâb-ı Hak onun keffareti olarak, beş sene talim ve talimat ve koşturmakla bize bir nevi namaz kıldırdı" demiştim.

Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki; o rü'ya-yı hayaliyede pek mühim bir hakikat vardır. Yirmibeşinci Söz'de, medeniyetle hükm-ü Kur'anı müvazene bahsinde isbat ve beyan edildiği üzere; beşerin hayat-ı içtimaîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşe'i iki kelimedir:

Birisi: "Ben tok olduktan sonra, başkası açlıktan ölse bana ne?"

___________________

(Hâşiye-1): Yani her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda bir.

(Hâşiye-2): Yani eskiden verdiği kırktan ki: Her senede galiben ve lâakal ribh-i ticarî ve nesl-i hayvanî cihetiyle o kırktan taze olarak on aded verir.

İkincisi: "Sen çalış, ben yiyeyim."

Bu iki kelimeyi de idame eden, cereyan-ı riba ve terk-i zekattır. Bu iki müdhiş maraz-ı içtimaîyi tedavi edecek tek çare, zekatın bir düstur-u umumî suretinde icrasıyla, vücub-u zekat ve hurmet-i ribadır. Hem değil yalnız eşhasta ve hususî cemaatlerde, belki umum nev'-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün belki devam-ı hayat-ı insaniye için en mühim bir direk, zekattır. Çünki beşerde, havas ve avam iki tabaka var. Havastan avama merhamet ve ihsan ve avamdan havassa karşı hürmet ve itaatı temin edecek, zekattır. Yoksa yukarıdan avamın başına zulüm ve tahakküm iner, avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer daimî bir mücadele-i maneviyede, bir keşmekeş-i ihtilafta bulunur. Gele gele tâ Rusya'da olduğu gibi, sa'y ve sermaye mücadelesi suretinde boğuşmaya başlar.

Ey ehl-i kerem ve vicdan ve ey ehl-i sehavet ve ihsan!

İhsanlar zekat namına olmazsa, üç zararı var. Bazan da faidesiz gider. Çünki Allah namına vermediğin için, manen minnet ediyorsun; bîçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenâb-ı Hakk'ın malını ibadına vermek için bir tevziat memuru olduğun halde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfran-ı nimet ediyorsun. Eğer zekat namına versen; Cenâb-ı Hak namına verdiğin için bir sevab kazanıyorsun, bir şükran-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeğe mecbur olmadığı için, izzet-i nefsi kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur. Evet zekat kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riya ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak nerede? Zekat namına o iyilikleri yapıp, hem farzı eda etmek, hem sevabı, hem ihlası, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?


سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ


اَللَّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِى قَالَ اَلْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ الْمَرْصُوصِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا وَ قَالَ اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لاَ يَفْنَى وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ آمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ


* * *

6 Temmuz 2014 Pazar

Aydınlığın Teşekkürü



eşcinsele en yakışmayan kendini tanımamasıdır. bu kadar yeteneklere zemin bir kalbin sahibi, elbette kendini de tanımalıdır. bu kadar öğrenmeye kıymet veren, dünyanın en uzak detaylarını bilir de kendini bilmezse bu nasıl ilimdir?

eşcinsele en yakışmayan karamsarlıktır. bu kadar hayatında tehlikelerin içinden inayet ve yardımla sıyrılması sağlanmış olan, kendi kurtarıcısını, gözeticisini bilmez, geleceğinden endişeli olursa bu nasıl bakıştır?

eşcinsele en yakışmayan ümitsizliktir. bu kadar güzel yaratılan eşcinsele aynalar şahitken; hücre hücre yeniden yeniye dokunan o güzelliği okuyamamak nasıl bir algıdır? daha da ötesi, kalbinde binler yetenekler ortaya çıkmak için yarışırken, hiç kimseye benzemediğini, eşsiz ve kıymetli olduğunu bağıran kendi aklını susturmak nasıl bir vicdandır? daha da ötesi sevmeyi bilen bir kalbe sahip olup o kalbe aşkı hor görmek, nasıl bir ziyandır? daha da ötesi o bedenin tahtı olan kalbe Allah sevgisini uzak görmek nasıl bir canavarlıktır?

eşcinsele en yakışmayan kontrolsüzlüktür. bir milleti idare edebilecek kadar organizasyondan anlayıp, heyecanına yenik düşüp, ailesi ile "hem mesafeli ama hem sevecen" olamamaktır. bu kadar kendisine edilen duaları arkasına alıp hayatın ağırlığına karşı kullanamamaktır. sevgiye muhtaç olan eşcinselin, sevgi pınarı olan ailesine varıp, susuz dönmesi nasıl bir harekettir?

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Kimlik Dramaları


Çağımız oyun ve oyuncaklarla dolu bir kendini meşgul etme çağı... dramalar izliyor, dramalara özeniyor, hayatı drama tadında algılıyoruz. Bulanık ve bulaşık, çoklu dönüşümlerle hayretle akan suya dalıyor ve zamanın nasıl geçtiğine duyarsızlaşıyoruz. Kimlik kavgaları ve çekişmeler sos ve baharat hükmüne geçiyor.

Bu kimlik kavgalarının bitmesi sessizlik demek. Sarhoşluğun sonu demek. Ayılmak demek. Yolun sonunda kendi cenazesini farketmek demek. Kendi ölümüne yürüdüğünü idrak etmek demek.

Bu idrak karşısında insanın iki çözümü var. ya sarhoşluğa geri dönmek. Yada ölümün yüzüne bakıp hayattan ne istediğini sorabilmek....

insanın bu ayılma anını güzel değerlendirmesi gerek. Buna yetenekli ve bu olaya hassas insanlar bu hayatı verenle temasa geçmeliler, Ona dua ile sohbet ile irtibat kurmalılar. Şahsına has o özel çözümü Ondan dilemeliler. İstemeseydi dilemek vermezdi. Madem ki vermiş dinliyor, muhakkak ki verecektir. Öyleyse yakışanı ve en lazım olanı öne almalı. Hatta daha zekice davranıp önümüzden perdenin kaldırılıp hakkın hak, batılın batıl görünmesini dilemeli. Allah bizden nasıl razı olacaksa o şekilde bizi bilgilendirmesini, hayat yolunda yürütmesini, emanette emin kılmasını dilemeli.

22 Ağustos 2013 Perşembe

Ailenin Evladı Yurdun Evladı 2


Soru : Eflatoon öncelikle merhabalar;

Dün annemle programı izliyorduk. Konu eşcinellikti. Anneme bunun hastalık olmadığını falan söyledim. Çünkü artık eğitim süreci başlamalıydı. Ben bugün karşısına çıkıp anne ben gayim demek onu daha çok yıpratacaktır. Eğitim sürecine başlanıp neyin ne olduğu eşcinsellik nedir? translık eşcinsellik midir? Herşeyden önce bunları öğrenmesi gerekirdi. Eşcinsellik bir hastalık değildir lafına -tahmin ettiğim gibi- takıldı. Hemen kitaplıktan bir tane Kur'an meali indirip bana Lut kavminin ayetini okudu. Zaten oda seziyordur diye düşünüyorum. Aneme bunu araştıracağımı söyledim, ve benden bir sonuç bekliyor. Bu konudada senden yardım istiyorum.

İslamın eşcinselliğe bakışı nedir?
O lut kavmi ile anlatılmak istenen nedir?

Cevap : kimlik algısı bir bilginin öğrenilip hemen kavranması ve gereğinin hayata geçirilmesi kadar kolay değildir. türkiyenin yüzölçümünü öğrenmek gibi değildir. hayatın içinde doğru yerini alabilmesi ancak bu bilginin diğer ayaklarının tamam olması ile yerini bulur. yani kim demiş? kime demiş? ne maksatla demiş? ne için demiş? gibi temel kavramlar yerini bulmalıdır.

anne ve baba ebeveyn olarak, hayatımızda hep yanımızdadırlar. anne şefkat kahramanıdır, evladı için saldırır. baba hiç kimseyi değil, yalnız kendi evladı kendinden iyi olsun ister. bu iki güzel insan temel milli kimliğimizi şekillendirirler. geçmişimizle ve ecadadımızla bağımızı sağlarlar. bu sebeple hoşumuza gitmeyen ifadeler sarfettiklerinde bu kıymetli konumlarının bedeli olarak sessiz kalmayı Kur'an bize emretmiş. dediğini dinlemek başka yapmak başkadır. eğer dediği Allahın emrine zıt ise dinlenmez ama itiraz da edilmez. bu ilginç nokta maalesef ders verilmediğinden daha güzel bir nesli daha isyankar gibi görüyoruz.

aile içi cinsel bilgi maalesef milli kimlikle yapışık verildiğinden ve bizde sadece geçmişin töresinden geldiğinden son derece çağa zıt ve hurafeli olmaktadır. hele bu "ele güne karşı" ve "elalem ne der?" telaşeleri ile birleşince ortaya tam bir hezeyan çıkmakta, doğru eğri karışmaktadır.

oysa dini, milli ve cinsel kimlik tamamen birbirinden bağımsız olarak karakterimizde yer aldığını hayat bize söylüyor. inat eden acı tecrübelerle akibetine yürüyorken, kendini tanıyan Rabbinin biliyor.

insan pek çok istidatlara sahiptir. bu istidatlardan dünya sınavında başarabildikleri yeşerip kalbinden hayatına karışır ve kabiliyet olarak ortaya çıkar. bu kabiliyetlerden diğer insanlarla ortak olanlar kimlik adını alır. kimliklerin bazısı geçmişe bazısı şu ana bazısı da geleceğe bakışımızı şekillendirir. işte milli ve cinsel ve dini algımız budur. biz bu kimliklerle değer kazanmayız. bizde var olmaları bize kıymet vermez sadece diğer insanların bizi daha çabuk tanımaları için kullanılan ortak kavramlardır. bize kıymetimizi, sisteme, insanlığa nasıl katıldığımız kazandırır. bu kimlikleri nasıl algılayıp, hayat defterine neler yazdığımız kazandırır. 

Hz. Lut (aleyhis selam) tam olarak ettiği tebliğ ile Rabbinin razı etmiş ve asırlar sonrasına bile ders vermiştir. kavmi ise bizde de varolan bir istidat çekirdeğini yanlış yolda kullanmışlar. 

"evet Allah maliktir : Yani, mülk umumen Onundur. Sen, hem Onun mülküsün, hem memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifalı bir müjde veriyor ve diyor:

Ey insan! Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır; kendi başına muhafaza edemezsin, belâlardan sakınıp levazımatını yerine getiremezsin. Öyleyse, beyhude ıztıraba düşüp azap çekme. Mülk başkasınındır. O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad et; rahmetini itham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.

Hem der ki: Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi "Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler" de, pencerelerden seyret, içlerine girme."

Allah malikiyetin bir numunesini insana da vermiştir. bu küçük ölçücükle Allahın büyük adını algılamasına bir ders olması içindir. eğer mülkiyet kavramını yanlış algılarsa imandan küfre girer. bu benim mülkümdür, dilediğim gibi davranırım der. bu benim bedenim değil mi? bu benim bahçem değil mi? bu benim koltuğum değil mi? bu benim vatanım değil mi? diye uzayıp giderken yaptığı zalimlikler ve yönetemeyişinden gelen hırçınlıkları çevresine ödetmeye başlar. kavgalar içinden dışarı akseder. orada hazır bulunan Lut (a.s.) 'ın güzel tavrını bile görmez. kudretin ve öfkenin çarpışmaları, mazlum ve misafirlerin üzerine dökülmeye başlar. bu garip patolojiyi bugün o kavme benzeyen herkes de görmek mümkündür. mü'min ise bu zalimlikten uzak durmak için orayı terkeder ve Rabbine sığınır. bu Lut(a.s)ın sünnetidir ve bize mirasıdır. 

bunu Kur'an çok güzel anlatır. ama cinsellikle ilgili kısmına takılıp kalmak bize has görünüyor. Kur'anın yazılmış 350 000 tefsirinde değerlendirme böyle olmuş, an'aneyi islamda böyle geldiği için eşcinsellikle değil vandalism ile bağ kurulmuştur. bu sebeple kıtaları yöneten halifeler bu mülkiyet algısıyla dünyanın öteki ucuna gitmişler ama eşcinsellerin katliamı diye bir olgu tarihe geçmemiştir. hatta tersine eşcinsellere çok daha fazla saygı verildiği, yeteneklerine uygun en yüksek yerlerde istihdam edildikleri tarihte sabittir. bu asırda ise meal denilen hastalık kolaycı bir şekilde içimizde yer etmiş, bedeli de kendi evladına düşmanlıkla neticelenmiştir. mealle siyah ve beyazlar üretilmiş uymayanlar da yok sayılmıştır. oysa hayat grilikler ile doludur. hem bunu size de öğretir. buna inat eden bir iki danışman, hoca yada doktorun yapabildikleri ancak mahdut bir zarardır. 

bizim hareket tarzımız ise bu grilikleri öngören tahmin eden, pozitif katkısını ortaya koyan bir şekilde olmalıdır. eğer negatif bir şekilde olaya karışmak söz konusu ise zamana bırakıp soğutmalı, heyecanlı tavırdan uzak olmalıdır. bu bekleyiş bize dua için verilmiş önemli bir fırsattır. Allahla sohbet etmeli dost olmalı, bekleyişin ızdırabını Onunla paylaşmak gerekmektedir. böylece bu geçici dönemden hem dünya hem ahiret adına yararlanılmış olur. 

hidayet, perdenin kaldırılıp hakkın hak batılın batıl görülmesidir. hidayet, doğrudan Allahın tasarrufundadır. birisine söylemenin ötesinde onun kalbine ulaşmak ancak Onun izni ile olur. kendi bedeninin yönetiminde yüzde birine sahip olmayan insanın başka insanların kalplerinde yer etmesi, elbette ancak Allahın tasarrufundadır. bu sebeple paylaşılan bilginin doğru adrese gitmesi Onun götürmesi ile mümkün olur.

tüm vatanıma hidayet dilerken, tüm ailelerin evlatlarını tüm kimlikleri ile kabul edip destek olmalarını dilerim. zaten bize yakışan da budur...

19 Ağustos 2013 Pazartesi

homofobi ve iman 3



bireyin uzun dünya imtihanı boyunca tek tek atlamadan kalbindeki her istidadının işlemden geçmesi pek önemlidir. o istidatlar ya göze görünen kabiliyetler olurlar yada kaybolup giderler. göze görünen her kabiliyet sorumluluk yükler. doğru kullanımı ile o sorumluluk güzel bir tebrike yanlış kullanımı ile çirkin bir akibete sebep olurlar.

aile başta olmak üzere toplum bireye güzel katkı sağlamak için kabiliyetlerden onun hayatına genel olarak çabuk katkı sağlayacak olanları ve bunların, bulundukları çağdaki doğru algısına göre duruşunu ders verirler. ders verilmeyen yada o asrın doğrusu olanlar bir başka asrın yanlışı yada hayati olmayan bir teferruatı kabul edilebilirler.

tüm bu değer yargıları kişinin kendini tanıdığı ömrü boyunca yavaş yavaş yerine oturur. tüm insanlığın algısına bir örnekleme olacak kadar kamil hale gelir. bu kemalat yolunda bazen en temel duyularını bile ihmal eder. kabuller ve şartlanmalar ile yaşadığı döneme adapte olur. yaşadığı dönemde hayat kalitesi artarken, kendi dönemi dışındakilere yabancılaşır.

din millet ve cinsellik algıları bu geçişlerde hayatının içinde sıraya girerler. bireyin kimlikleri kullanımı ve algısı da adapte olduğu toplumun esas renklerini taklit eder. oysa insanlar bu benzeşmeden ve yığılmadan çok daha eşit dağılımlı olarak her renkten yaratılmışlardır. büyük harpler dönemi ve millet kavramının yükselişi, benzeşmeyi temel almışsa da, içinde bulunduğumuz birey çağı benzeşmeyi zorlama görür ve bireyin has özelliklerine kıymet verir. bu şiddetli geçiş bazılarında fobiler uyandırmış, çevreye karşı aşırı hassas hatta saldırgan etmiştir.

hatta bazı kimlikleri bazı renklerle bağdaştıramama, yan yana görememe gibi algıyı reddetme durumu görülmektedir. bazen de bu düzen fazla karışık görülüp içinden birisi seçilir ve herşey için o kimlik kullanılmaya çalışılır. oysa muhtar ayrı kimlik ister, üniversite ayrı kimlik ister. ortama göre temsil değişir. hem insan sadece kendini değil pek çok grubu ve manayı temsil eder.

eşcinsel olduğu halde eşcinselliği kabul edememe bu durumun sonucudur. kadın olmaktan yerinmek, zenci olduğundan üzülmek gibi abes duygular nasılsa eşcinselliğin onurunu hissedememek de öyledir. madem ki insan olarak birbirinden değerli cihazlarla yaratıldık, her kimliğimizin Allahın razı olduğu bir şekli vardır. bu şeklin bizim amel defterimizde de bulunması için istemek, çok dua etmek ve gayret göstermek hayati bir vazifedir. hayat ucuz değil, kıymetli bir netice vermesi içindir. verilen tüm kimlikler benzer istidatların birbirinden kuvvet alıp, dünya gamı ve yükünü kolay taşımaları içindir. farklı yaratılmak birbirini tanıyıp arkadaş olabilmek içindir. bu dostluk ışığı, fobi ile söner. islamofobi, faşizm ve homofobi gibi küfrün çeşitli perdeleri bu ışığı örter. insanları yalnız yapar. samimi halis dualar ve onurlu şerefli hamdli bir duruş hem bize hem çevremizdeki yaralı bize benzer insanlara çok lazımdır.

şeytanın oyunları pek çoktur. kimini cahilliği ile kimini ilmi ile oyununa maşa eder. ona maşa olmamak grupla hareket ederek sımsıkı kardeşçe yanyana durarak sağlanır. birbirinden çok farklı olduğu halde birbirini sevebilen yanında durabilen, duası ve amelini birbirine bağışlayabilen kardeşler asırların değişim dalgalarını aşıp hem dünya hem ahireti kazanırlar.

12 Temmuz 2013 Cuma

Hasta Ruhlar



hasta iddiasında bulunanlar da acaba öldürülen eşcinsel ve travestiler için vicdanla hareket edebiliyor mu? vicdanlarının bağırmasını ne ile uyuşturuyorlar? oh olsun demek çözüyor mu?

"ruhen hasta" lafı kadar sığ ve itikada ters bir şey olamaz. ruh itikadımızda bir cevherdir ve bir formüldür ki, şuuru başına alır ve cesedi giyer. eğer cesedini bıraksa şuuru başından atsa geriye bir kanun kalır. işte o kanun ve o uzun formüle biz bir isim veriyor ad koyuyoruz. herkesin kendi şahsi ismi o özel formüle bir nişan olmuş.

ruhun yapı malzemesi o kadar sadedir ve basittir ki daha alt parçaya inemez. o kadar ince ve zariftir ki, daha tahrip edilemez. tutulmaz ve ele geçirilmez. kıyamet kopsa ortaya çıkan tahribat ruhu hiç etkilemez. belki varlığımızın en basit ama en dayanaklı parçası ruhtur.

islam geleneği ruha bu asli kıymeti verdiği halde, dünya hırsları ile terapi üzerinden para kazanmak isteyenler, evladını anlamaktan uzak bazı nadanların hinduizmden ithal ettiği kast sisteminin karası olan "ayıp" kelimesi ile birleşince "terapiye muhtaç ayıplı" manasında ruhen hasta ifadesi kullanılmaya başlamıştır.

islam örfünde siyah beyaz ve gri yerini tam almıştır. haram helal, mendup, caiz ve mekruh tüm ara tonları içine alır ve kişiye hayatı için bir şablon verirler. hem bu teknik ifadelerden öte islam bireyin şu anına bakmaz. insanı gelişen ve yükselen bir kul olarak bilir. yani asli kimliklerini daha idrak edip topluma pozitif katkı sağlayabilecek yeni yollar bulmakla gelişeceğini öngörür. terapi adı altında bireyi casuslamak, bir yere kapatıp gözlemek, izleyenlerin algısına uymayan hareketleri için ağır uyuşturucular vererek gün geçirmek, onu yatağa çakmak, ibni sinanın tedavi metodunda yoktur. çünkü tahribat tedavi şekli olmaz. öldürerek hayat vermek diye bir sav olamaz. çünkü ölüm, islam dininde hayattan daha yukarıda daha şiddetli bir varlık mertebesidir.

bireyin toplum içinde izzet ve itibarının temin görevi devlete aittir. asırlardır geniş islam coğrafyasında aşiret bağlarını ve gelenekleri insan hayatına saldırmak için kullananların hedefi eşcinseller travestiler, kadınlar erkek ve kız çocuklar olmuştur. maalesef modern çağda dahi hala bu söylendiğinde yüz buruşturup "yok öle bişey" demek ve ortada olanları açmak üzerinde tefekkür etmek yerine, görmezden gelip unutulmasını beklemek, umumi bir vicdansızlık halimiz olarak devam etmektedir. geçmiş asırlarda bu durum devlet tarafından, mazlumun başka yere gönderilmesi ve orada hayat ortamı sağlanması şeklinde çözülmeye çalışılmıştı. ulaşım haberleşme ve sosyal hizmetlerin zaafına rağmen bir dereceye kadar başarılı da olunmuştur. ama çağımızda alt yapı arttığı halde mazlumun insani durumunu temin edememe hali çoğalmıştır.

insana kıymet veren toplum değer kazanır. bireyin canına kıymet vermeyen geleneğin kendisi de tarihte tozlanmaya mahkumdur. bunun için kendimizden başlayarak sistemimize kadar nelerin geleceğe aksetmesini istiyorsak gözden geçirmeli, bu muhasebeyi Allaha bir dua olarak sunmalı, bu gayreti fiile dökmeliyiz. Allah bir milletin hidayetini dilerse utancını yüzüne çarparmış. kendisi ile yüzleşebilenlerin Allaha diyecek şeyleri çok olur. illa başımıza bir tokat getirmeden pekala rahmeti ile hidayeti bulabilir, doğruyu algılayabiliriz. buna cessur olmamız lazım.

iman ve islamı bir kimlik olarak taşıyan ve taşımak dileyen her insan tüm kimlikleri ile onuru ile sistemin bir parçası olabilmeli, nefrete hedef olmadan samimiyetle topluma katılabilmelidir.

5 Temmuz 2013 Cuma

Kur'an Ayı



Kur'an Ayı, Kur'anın indirilişinin her sene yıl dönümünde kutlanmasıdır. Ramazan bu açıdan yılın onbir ayına sultan olmuş ve asırlardır böyle adlandırıla gelmiştir.

Kur'an Ayı, çok kıymetlidir. Çünkü Allah insanlarla bu ay, sözlerinin en parlağı ile konuşmuş, kıymet verdiğini göstermiştir. Var-olan, Bir-olan, Hayy, Hayatdar ve Canlı olan O Allah, sözlerinin kıyamete kadar muhatabı olan insanı müjdelemiş ve ona değerini sağlayan o kıymetli görevini ifade etmiştir.

İnsanın nazik mahiyeti, geç öğrenen, mükemmel olmaya uzak kabiliyetlerine rağmen eğitimle yükselebilir hali ve temsil kıymeti çok önemli farklarıdır. temsil edebilmek, ona asli bir kıymet vermektedir. Allah huzurunda bu bilinçle kendini, temsil edebilir. soyadı ile ceddini temsil edebilir. kültürü ile milletini temsil edebilir. geçmiş ortak insan belleğine nüfuz edebilir. geleceğe bakabilir. gelecek algısını yarından çok daha öteye, taa ahirete ulaştırıp dinini temsil edebilir. şu anını ve algısını temsil edebilir, şu algısını cinsel kimliği ile ifade edebilir. tüm bedenini oluşturan hücre hatta zerreler adına Allah huzuruna durabilir. tüm temas ettiği çevresindeki canlı ve cansız alem adına Allaha muhatap olabilir. hatta kainatı tek başına temsil edebilir. nasıl ki de Hz. Peygamberimiz(a.s.m) bunu başarmış, aynen de mi'racında bunu yapmıştır. bize hakiki kıymetimizi kazandıran bu dersi almanın yıldönümü ramazandır.

Ramazanın Kur'an ayı olması, ona özel ayrı teravih gibi ibadetleri, ramazan sofraları ve hatimler gibi adetleri oluşturmuş. Ramazanda hayvaniyetten sıyrılıp, yemek içmeyi terkederek bir nev'i melek haletine girmek hedef olmuş. bunun da mertebeleri ve tefekkürler geliştirilebilen pek çok seviyeleri Ramazana renk katar olmuştur.

bu açıdan toplumun herkesiminde Ramazan ayrı bir hareket ve gayrete sebep olur.

çocuklar özellikle yaza denk gelen bu mübarek ayda kurslara gönderilir, Kur'an öğrenir ve ezber yaparlar. her kimliğe sahip insanın toplandığı mübarek mekanlar olan camiiler çocuk sesleri ile dolar. bu güzelliğin kötü anılarla zedelenmemesi için çocuklarla doğru irtibat kurmak çok kıymetlidir. nefret söyleminden uzak olmak, Eşcinsel Lezbiyen yada Travesti gibi kimliklere karşı nefret ifadelerinden uzak olmak önemli bir hassasiyettir. çünkü az bir zaman sonra o çocuklardan bir kısmı bu kimliklere sahip olduklarını kendileri farkedecekler. bu farkediş onlarda bir tedirginlik, "lanete hedef olma" üzüntüsü uyandırmamalı, Allaha hep sevgi ile dua edebilmelidir. Allahla bağ kurabilmenin engin keyfine ulaşabilmelidir.

gençler ömürlerinin en parlak, en heyecanlı dönemlerini yaşarken ulaştıkları Ramazan çok kıymetlidir. his ve heyecanın sınır tanımadığı bu zor dönemde onlara yardımcı olabilmek toplumsal görevdir. çünkü ellerindeki güçle toplumun diğer tabakalarına kolayca eziyet eder duruma düşebilirler. onlara muhatap olabilmek onları dinlemek ve heyecanlarını anlamaktan geçer. "dur yapma" yada "vazgeç" gibi onların önünü kesen ifadeler değil, yapmak istediğini algılayıp onun yönünü kalibre edip, istikametini toplumsal tecrübe ile değerli hale getirmek çok önemlidir. Ramazan bu açıdan en güzel gençleri anlama ayıdır. çünkü oruçla hevesler bir derece gemlenir ve nefis de dahil tüm özellikler bir derece çevreye karşı duyarsız olmaktan kurtulur. madem öyledir, o zaman Kur'anın tüm kainatı içine alan kardeşliğini ders vermek için çok kıymetli anlardır.

yetişkinler için hayatı tecrübe ile algılamak çok önemlidir. lakin çoğu kere hayatın gaileleri nefessiz bırakır ve detaylar kaybolmaya başlar. Ramazan bu boğan mevsimin rahmet yağmuru olarak, ruha ve kalbe serinlik verir. perişaniyetinden mütessir olduğumuz elimizden bir şey gelmeyen şu dünyanın gamlarını şikayet edecek bir kapıyı bize açar. dua ile rahmet kapısından girip Allahla sohbet edebilmek fırsatını bizlere verir.

tüm azınlıklar için, Ramazan şefkat ayıdır. çünkü aynı açlıkla sınav olup, aynı iftar sofrasında bir araya gelmek onları azken çok eder. açken tok eder. aslında birbirlerinin ne kadar aynısı olduklarını algılamak kardeş eder.  eski nefreti aşıp yenip, yeni kardeşi kazanmak en büyük toplumsal rahmettir. birbirini anlayabilen toplumları Allah dünyaya güzel misaller olarak gösterip yükseltir. asıl kazanç yeri olan Ahirette ise Ramazan kardeşliğini yakalayabilenler Kur'anın o güzel rüzgarından yararlanabilirler. madem bu kadar büyük fırsatlar var, yararlanmak gerekir.

Allahın bu konuda teşviki ayrıca dikkate değer. Ramazanda amellerin karşılığı kat ve kat fazla verilir. birey, kulluk ve kardeşlik manalarının külfetine galip olabilsin diye fevkalade teşvik edilir.

tüm yaratılanların ve bu yazıyla ulaşabildiğim herkesin Ramazan'ının anlamlı, değerli, verimli geçmesini dilerim.



28 Mayıs 2013 Salı

Nefretin Hedefi Olmak 2


eşcinsellikle ilgili bloglarda ne kadar farklı sesler var. bir şey diyeyim diye şöyle okumaya başladım. her renkten fikir zaten yazılmış. karar vermiş olanlar için zaten bir şey söylemek gereksiz. kararsız olanlar, eşcinsellik ve din bahsini bir arada nasıl beraber düşünebilirim deyip araştıranlar için bir paylaşımım olsun dilerim:

dini kimliğimi tüm kimliklerimin üstünde tutan bir hayatım oldu. dolaptan çıkma sıkıntılarını yaşadığım günlerde hepimiz gibi kendimi yalnız hissettim. fırtına durulup hava açtığında hayat algısı bana benzer arkadaş çevremi etrafımda buldum. 

bir arkadaşımın kendini lanetli hissedip, etrafındakilerden onay arayan acıklı hikayesini duyunca çevremde dini konularda ihtisas yapmış kimselere de meseleyi açma konusunda bana ilham verdi. çünkü aylarca ağlaya ağlaya aldığı karar sonunda hristiyan olmaktan başka çare bulamamıştı. bir kitap yazacak kadar belge elinde vardı. ama hepsini sıksanız belli ve malum eşcinsel algısından başka bir şey değildi. ben bunu yüsek fetva kurulundan ilmine hürmet duyduğum kimselerle paylaştım. bugüne kadar hep konuşmaya başlarken "eşcinsellik hakkında din ne diyor?" diye başlanmıştı. oysa ortada böyle bir durum var, genç bir müslümanı siz güya eşcinsellikten vazgeçirmek için ona baskı yaptıkça aslında islamdan olan bağını kırmış oluyorsunuz." deme fırsatı buldum. cevap şaşırtıcıydı. "olmaz öyle, elbette islama sarılmalı, ahiret tesellisinden istifade etmeli,Allaha güvenmeli,elden geldiğince dini hayatını yaşamalı" deyince ama pratikte bu kadar lanete hedef olunca bu nasıl olacağına iş geldi. lanet bahsinin aslında korkutmak ve vazgeçirmek için bir yorum olduğunu belirtince, beceriksizce mahvedilen pek çok güzel mesele gibi bunun da ziyan edildiğini anladım. işin daha garibi, diyanet camiasında, hafızlar ve hocalar arasında onca eşcinsel kimlik taşıyan insandan hiç kimseyi tanımıyor olmalarıydı.bilmiyorlar. hiç komşuları yada meslektaşları olmamış zannediyorlar. bu konuda bir kaç doktora tezi de hazırlandı. ama şurada eşcinsel terapisinden kazanan sermaye bunun ilan edilmesine engel oldu. 

islam, insanın milletine cinsine bakmaz, onun ahirette ebedi saadetine bakar. bunu talep edenler onu takip eder, takip etmeyenler de herkes gibi ahirette tek tek hesaba çekilinen o gün, durumunu bizzat Allaha arz eder. o açıklamanın hükmünü de Allah bizzat kendisi verince tüm kainata da ancak tasdik etmek düşer. yani sen buna hazır mısın? verilecek cevabın var mı? başkasına değil kendine bak!

yine de Allah bazı şeyleri birbirine bağlayarak bazı hareket düsturları ortaya koymuş. bunlar içinde en pratik olanı ve benim en sevdiğim kişinin bu asırda her türlü ifadeden sıyrılıp bizzat kendini ifade edebilme hürriyeti... eski çağlarda millet ve cinsiyet, varlık yokluk kadar önemli olabilmiş. oysa artık birey kendi yetenekleri ile ortada durabildiği örnekler çokca görünüyor. öyleyse aileden vatana kadar her milli kimlik artık belli bir yerde tanımlanmalı. cinsel kimlikler de keza artık kısmen dik durabiliyorlar. bunun en önemli sebebi arkadaş gruplarının birbirine son derece sıkı ve güzel bir dayanışma ile destek verebilmesi. bu formül, ahiret için de uygulanıyor. ibadet eden, duasında tüm sevaplarını arkadaşlarının amel defterine bağışlayan bir birey günahlarını tek tek yazarken, sevaplarını tüm kendine edilenler kadar çokca kazanabiliyor. sol tarafta ne olursa olsun bir bir artarken sağ tarafta yazılanlar arkadaşları adedince artıyor. düzgün ve devamlı ibadetin bir sırrı olan bu kazançla ahirette hiç bir sünni, alevi, türk, kürt, çingene, travesti, eşcinsel yada başka kimliğin yüzü yerde kalmayabilir. 

lakin birey yalnız hisseder, kendisine ümitsizlik aşılanırsa bu bir süre sonra tüm kimliklerden yılmasına, mutluluğu ve hayat şevkini kaybetmesine sebep oluyor. Allahın affetmeyeceğini söylediği üç günah Allahı yok saymak, şirk koşmak ve ümidini kesmek olduğunu söylüyor. ümitle ilgili ciddi bir sınavdan geçiyoruz. oysa eşcinselin zaten alacağı çok, kendisine yapılan haksızlıklar çok, potansiyel olarak zaten haklı durumda, eğer ibadetle ahirette de duruşunu gösterebilse "boynuzsuz koyunun boynuzludan hakkını alacağı o dehşetli günde" kendisine iftira atan, alay eden, ezen, nefrete hedef edenler zaten "var olmaya idik" diyecekler.

sonrasında hemen cinsel fiillere soru geliyor. eşcinsel deyince uçkur düşkünü muamelesi yapılmasını da abes buluyorum. kadın dendiğinde fahişe akla gelmesi nasıl abes ise, anne kızkardeş ve hayat arakadaşı akla gelmesi asıl olması gereken ise eşcinsel denince de kardeş ve akraba akla gelmeli, mahrem hayatı onun izzetidir. hiç kimseyi casuslayamazsın, itham edemezsin. özel hayatın masuniyeti zaten ifade edilmiş. bu sebeple eşcinselin kendi maddi gelirini alıp, akraba ve ailesinden ayrı durmasını, onlarla sevgi dolu ama mesafeli bir bağ kurmasını tavsiye ediyorum. 

zannederim orta yaşla beraber hayatın risklerine karşı duyarlı hale gelen insanlar uzun süreli ilişkiye kıymet veriyorlar. bu sadece avrupalı eşcinsellerin değil, tüm insanların önemli bir talebidir. enerjisi yerinde kendinden emin bir gencin kendi kimlikleri hakkındaki davranışları bir kesime örnek olamaz. nitekim doğru rol-modeller ortada çoğaldıkça bu konuda da karmaşanın son bulacağını görebiliyorum.

size Kur'andan ayetleri alıp meallerini başınıza vurmak isteyen haddini bilmezler çıkarsa, karşılarında dik durun, "o ayete biz iman ediyoruz, mealine değil!" deyin, hem bir kaç ayet değil, tüm Kur'an bize bakıyor. her ayet bize bakıyor. bizi tenkit edenlerin yaptığı gibi dengesiz ve ölçüsüzce değil, her zamanki ve her konuda olduğu gibi Kur'ana hizmeti de elimize aldığımızda en iyi yaparız. diksiyon, mahreç, tecvid ve tüm okuma tekniklerini en iyi şekilde başarırız. Kur'anı yaşama bahsini de en iyi biz yaparız. çünkü böyledir diye dayatmaz, her konuda olduğu gibi en güzeli bulmak için kardeşlik çevremizle arar, paylaşır, tüm onurumuzla ifade ederiz. o hassas naif ruhun ve kıymetli yeteneklerin karşılığının ebediyet olduğunu en iyi biz hissederiz.

dua bağı ile kaynağından kana kana imanı içen tüm kimlik kardeşlerime bereketli istikametli, sevgi ile dolu, nefretten uzak bir ömür dilerim...

11 Mart 2013 Pazartesi

Yok Saymak - Var Saymak 2



Ne zaman "eşcinsellik" çeşitli topluluklarda gündeme gelse, konuya uzak olanlar da tartışmaya katılıyor. Hiç sahiplenmeden ve uzaktan tenkit ederek, konuşma özgürlüğünü olumsuz kullanıyorlar. Elbette konuş, ama konuşman insan hayatına saygı ve empati esasları ile örtüşsün de öyle konuş!

Eşcinsellerin yakılması ve katli ile ilgili fantazileri olan vandalları bir tarafa koyup, aklı başında olanları dinliyorum. Eşcinselliğin doğumdan önce ve doğumdan sonra sebeplerini tartışıyorlar. bir denek gibi; yapılmış bir menemenin tadını tutturmak üzerine tartışır gibi, hiç kişinin bütünlüğünü bilmeden ve duyarsızca...

Genetik, mutasyona dayalı, soya dayalı, hatta daha manyakça olan ecdadının haram lokma yemesi hipotezine dayalı eşcinsellik oluşum sebeplerinden, baba baskın olamayışı, edepli yetiştirme, sanata yatkınlığa kadar, ilk cümlesi bir bilimsel esasa dayalı arkası fantazi ve hayalle kurulu upuzun saçmalıkları sıralıyorlar.

Ne zamandır insanın bütünlüğü bu kadar saygısızca hiçe sayılıyor?

Bir kişiliği oluşturan temel kimlikler ve şahsi özellikler bir bütündür. onu değiştirince o kişi olunmaz. Bu ne cürettir ki, bireyin varlığı kritik edilebiliyor. onu kritik edenin sağlıklı düşündüğü test edilmeden, insan hayatı riske ediliyor.

Sen ne kadar "doğru"sun da ona "eğri" diyorsun?

Bunu bilimsel yada dini kılıf ve örtü içine saklamakla, karşıyı susturmak gayreti altında korku var. "Ben de varım" denip onurla durmanın, kökleri ile, ta onun kalbi içindeki eşcinsele de ulaşmasından  korkuluyor.

İnsan kendi içinde bir millet gibidir. kendi içinde her dini kimliği ve milli ve cinsel kimliği temsil eden latifeleri vardır. bu kocaman topluluğu temsil eden akıl, kalp, hayal, sır ve ruhu onun kişilik özelliklerini özetler. Ama bu özet, diğer detayları yok saymak olmamalıdır.

İnsanın mahiyetini anladıkça, kendi içindeki alt kimlikleri ile yüzleşip onlarla kavga etmeyi bırakan birey, toplumdaki o kimlik sahipleri ile de çekişmeyi bırakır.

Evet, o kocaman kalbin içinde her kimliğin algısını temsil eden latifeler var. Adeta her kalbin içinde insanlığı temsil eden bir kalabalık var. bu kalabalığın hepsi ölmeden inkişaf etmek, serpilip ortaya çıkmak diler. Hepsinin de hayatın içinde ortaya çıkıp onurla görüne bilmeleri için bir çözüm var. o ölebilir küçücük duygunun onurla taşınır bir kimliğe, insanlığa örnek bir tavra dönüşebileceği bir çözüm var. ama bencilce zekilikler, yok sayma ve üzerinde durmamalarla karışık kısa ömrümüz bazen buna fırsat vermez.

İç huzuru ve hem dünya hem ahiret saadeti işte bu kalabalığın uyumudur. Hepsini varlık alemine çıkışından sonra, doğru olan geleceklerine yönlendirebilmektir. ölümlerine kadar onları kurutmadan soldurmadan büyüte bilmektir. Bu başarılabilirse, insanın farkı ortaya çıkar ve temsil manasını yerini bulur. O zaman küçük alemi, büyük kainatı temsil edebilir, aynısı olur. koca kainatla denk tutulur.

Ölümün insanın hayatından öte bir talebi vardır. ölüm bir eksilme yokolma, dağılma değil; daha kuvvetli bir hayat seviyesine çıkıştır. Kur'an bunu, çekirdeğin ölmesiyle, arkasında kalan filizin hayatını netice vermesi ve daha üst bir hayat mertebesine geçişi ile ders verir. Basit çekirdek hayatı için bu kadar parlak olursa, insan gibi tüm alemi temsil edebilen bir mucize çekirdek için de, ona yakışır bir ahiret filizi olması zaten mantığın gereğidir.

Bu kısacık dünya hayatında yapılacak bu kadar çok iş varken, kalpte gizli yetenek çekirdekleri keşfedilmeyi beklerken, her yetenek filizlenmek ve boy atmak için çabalarken, sanki yapacak işi bitmiş gibi, başkası ile uğraşmak, hele başkasının hayatını saygısızca yok saymak, insana yakışır bir hareket değildir.

Bir sınav salonunda kendi önüne konan kitapçığı bırakıp, yanındaki arkadaşına "aaa senin burda ne işin var? senin sınava alınmaman gerekiyordu? nasıl geldin de girdin? hem zaten hepsini çözsen de senin sınavın sayılmayacak ki! sen terket burayı" diyen öğrencinin akibeti bellidir. Yüksek görevliler ses çıkarmaz, kağıdı teslim ettiğinde, cevap formuna gerekli işareti koyar ve işlemi yaparlar. Muhatabı olan masum ise terbiyeli duruşunu bozmayıp, sonuna kadar sabretse elbette başarısı parlak olur. Lakin ümidini kaybedip moralini bozsa, vesveselerle sınavı bırakıp çıksa, kendi yanındaki kuvveti terk etmiş olur. Kendi hukukunu teminat altına alan bir yüce mahkemedeki avantajını kaybetmiş olur. Büyük alacaklı bir adamın alacak davasında karşı tarafı da dinleyen mahkemede, karşı tarafın zulmünü ve iddialarını inkar edecek iken, şaşırıp mahkemeyi inkar etmesi gibi olur. o zaman dünyada zarar, berzahta sakar, ahirette cehennem tehlikesi ile karşılaşır. Zaten kazanacağı avantajını aleyhine çevirmiş olur.

Bu yüzden tüm insanlar önce kendilerine samimi olup, kendilerini tanımak yolunda yürümeleri gerekir. Bunu topluma ve diğer insanlara karşı algılamayı başarabilmeleri beklenir. Hayat bunu sınav olarak bizden diler.

25 Şubat 2013 Pazartesi

Algı



Hayatı hep gözlerimiz içinden seyrediyor ve değerlendiriyoruz. başkalarının gördüğünü de değerlendirebilmek bize çok bakışlı ve daha doğru bir algı sağlıyor.

Algımızı şekillendiren tüm uyarılar bazen sıkıntılı bir eşiği aşarken bizi geriyor. bu pencereden geleceği tahmin etmek sıkıyor. beklediklerimizi görememek üzüyor. bu durumla mücadele etmenin pek çok yöntemi var.

en kolay yöntemi, acıyan duyguları uyuşturmak görünüyor. şu anla ilgili çok uyaran olmasına rağmen gelecekten hiç algımız olamaması bizi endişelendiriyor. bu endişe ile içsel olarak mücadele etmenin bir yolu üzerine gidip daha da acıtarak uyuşturmak gibi görünüyor. tehlikeye atılmak, çılgınca yaşamak, hafife almak, saplantılara müsaade etmek, gençken çok cazip geliyor. sanki çözümmüş gibi görülüyor. oysa hayat birim alana yağan acıyı unutmaz, kenarda geciktirmek ve geçiştirmek, sadece yüzleşildiği andaki faturayı kabartır.

bu endişe çekilmez olunca, bundan kurtulmak için ya sarhoşluğa ya eğlenceye kaçan kişi için "sosyalleşmek" çözüm gibi görünüyor. ama bu yol, bir paylaşım değildir. arkadaşlık sıkıntılara karşı bir kalkan haline geliyor. bu durum ise gerçek sevgi ve dostluk için perde oluyor.

sosyal çevrenin entrikalarında samimiyeti kaybeden bir genç için daha sıkıntılı yol, acıyan duyguları tıbbi destekle uyuşturmaktır. adı "destek" de olsa algılarımıza "köstek" olan bu uygulamalar, sadece bağımlılığı profesyonel ve kontrollü bir şekilde birey üzerinde uygularlar. bu durum, çılgın bir sosyal çevrede uyuşturucuyla dağılan bir yola göre daha tercih edilebilir görülse de, çok canavarca uygulamaları da vardır. dini milli yada cinsel azınlık bir kimliği sindirmek için onun acılarını güya ona yardım altında onu uyuşturarak hayata kazandırmak iddiası, "çözüm yollarını kapatıp, onu bağımlı hale getirmek"tir ve zulümdür. insani olan sıkıntının çözümü olarak alternatif yollar açabilmek ve bireyin neşeyle topluma eklemlenmesine olanak sağlamaktır. oysa bağımlı hale getirmek şu anı aşırtıp sıkıntının tüm geleceği yok etmesine zemin hazırlamaktır. bunun adı terapi, efsun yada başka bir ifade olması ipotek altına alınan geleceği bireye geri kazandırmaz. sadece bireyi şişkin ve istifade edilebilir bir cüzdan haline getirir.

hayatın bu zorlayıcı hallerine ve endişeye karşı daha sağlam bir cevap bulmak için ben çok araştırdım, paylaşılabilecek bir deva arzu ettim. herkesin aslında büyük toplum içinde bir şekilde bir azınlık kimliğe sahip olduğumu gözlemledim. bireyler kendilerini çoğunluk ve muktedir hissettikleri kimlikleri ile tarif edip kendi fanusları içinde mutlu olmayı hayal ediyordular. lakin hayatın sınavı gereği bir şekilde azınlık, itilmiş, yalnız hissettiklerinde herkes gibi aynı tepkileri verdiklerini gözlemledim. siyasi fikri yada dini milli ve cinsel kimliği ne olursa olsun, insani olan burada ortaya çıkıyordu. hüzün ve musibet isabet eden bir insanın genel davranışı benzer desende bir durumu yansıtıyordu.

içlerinden başarılı örneklere baktığımda ise gerçeğin verdiği acıyla yüzleşebilenleri gördüm. uyuşturmayı değil üzerine gidip onunla bir nevi pazarlık edip, ona kendi varlığını gösterebilenlerin sabırları ile hem sonuç alabildiklerini hem de diğer insanlara örnek olduklarını gördüm. adeta kaderin sınavı ile kalplerindeki gizlenmiş yetenekler ortaya çıkıp yeşeriyor, kış fırtınası ve hırçın bahar yağmuru gibi hayatın olayları altında sağlam duruşlu güzel hatıralar haline geliyorlardı. bu hiç de uyuşuk ve kaderci bir yaklaşım değildi. tersine gayet dinamik ve adeta kendi mevzisini sürekli bir çaba ile düzenleyen ateş hattında bir askerin gayreti gibiydi. sürekli hedefini gözleyip, bu şevki çevresi ile paylaşanların duruşu izlemeye değerdi. bedenleri kırışıyor, yaşlanıyor, bozuluyor lakin ruhları ilk gün tazeliğinde ve gençlik heyecanı ile hedefini arzuluyordu. fırtınalı hayatın boğan sıkıntılarına rağmen dümdüz ilerleyebilmiş olmaları benim için çok güzel bir rol model sunuyor.

rol model önemli olduğu kadar bireyin doğru yönlendirildiği bir çevre de çok mühim. bu sürekli sıkıcı öğütler veren bir üst kuşağa ait bir çevre değil elbette. kendi kimliklerini samimi açtığında kabul görebileceği, keyifli paylaşımlarında takdir bulabileceği bir çevre olmak durumunda. ancak o zaman kendini ifade ettiğinde ve rol modele şevk duyduğunda zorluklara karşı motive edinebileceği bir çevresi olsun. dini kimliğin büyük rol modelleri olan peygamberler fırtınalı başlı yüksek dağların zirvelerine benzerler. o yolda yalnız yürür ve destekleyen çevreye ihtiyaç duymazlar. çevreleri Rableri olmuştur. mü'min ise bu zorlu yolda kendisine destek olacak sıcak ve samimi bir cemaate ihtiyaç duyar. rengarenk anlayış ve usulde cemaatlerden kendine en yakın gördüğüne dahil olarak yolunu kolaylaştırmayı diler. milli kimlikte bu süreç daha kolay işliyordu. çünkü milli heyecanı duyacağı büyük aile içinde bulunan her birey milli kimliğin hedeflerine ulaşmakta kendini destekleyen bir çevrede hayatını geçiriyordu. ama birey çağı başlayınca büyük aile, aileye, hatta tek başına yaşama dönüştü. cinsel kimlikler açısından da çevre çok mühimdir. eski çağlarda şehrin muktedir erkek bireylerine has olan bu yardımlaşma artık her erkek ve kadına ulaşmış durumda. biraya gelip birbirlerinin sıkıntılarını dinlemek ve cinsel kimliği için mutlu bir hayat dilemek göreceli daha kolaylaştı. hatta eşcinsel kimliğin yakın gelecekte daha da doğru ve kaliteli destek göreceği görünüyor.

dini milli yada cinsel kimliğin mutluluğu sabırdan geçiyor. sabır ise acıdır. onu çekilir kılmak ancak doğru destekleyen bir çevre ile mümkün olabiliyor. çevre olmakta güzel bir konumda bulunabilenler kendileri de mutluluğu ve diledikleri seviyeyi kazanabiliyor. cinselliğin onuru, milliyetin şerefi ve dinin "dünya ahiret mutluluğu" o zaman mümkün hale geliyor.

bireyin kendi kimliklerini analiz edip her kimliğine uygun ihtiyacı uygun marketten karşılaması gibi bir pragmatik yoldan bahsederken, duygular ve açlık işin içine karışınca olay da karışıyor. bazen dini kimlik için bir araya gelmiş insanlar milli bir iştaha bunu vesile yapabiliyor, yada cinsel kimliğinin tatminini arıyor olabilir. istisnalar kaideyi bozmaz. kötü emsal, emsal olmaz. yine de olabilen bu gibi durumlarda, kişinin orada bulunma amacı ile çeliştiği kendisine ifade edilip doğru desteklenmesi gerekiyor. eğer bunda hile karıştırmışsa bu hukuki ve cezai bir durumu gerektirir. zaten bu karmaşık niyetlerini saflaştırıp doğru yönlenmeyen hiç kimse mutlu sonuca ulaşamıyor. çünkü denetleyen, hidayet veren, izleyen bir kudretin nazarı altındayız. böyle olduğunu herkese öğretecek kadar uzun bir hayatı bizlere veriyor, müdahelesini gösteriyor.

tüm sebepler tamamken, neticeyi hikmetine göre bazen veriyor bazen geri bırakıyor. sebeplerin ötesinde ve ulaşamadığı yerden neticeyi yoktan yaratıyor. basit malzemeden fevkalade bir sanatı çıkarıyor.  her verdiği kimliğin bağlı olduğu onlarca gizli kabiliyetle bireye şahsiyet veriyor. o gizli kabiliyetlerin hepsini bir pencere yapıp kendine bakar bir menfez bize açabiliyor. evet, her gizli kabiliyetin doğru yeşerebileceği bir ortamı var. bu ortamdan doğrudan Rabbini görür bir bakışı olabilir. ışığa büyüyen bir bitki gibi ona uzanabilir. ziyan edilmemiş ve tüm pencereleri tam açık bir ruhun izlediği Rabbi ona yeter. ona kabirde de yeter. ahirette de yeter. Rabbi onu dünyada da hatırlar. en ihtiyacı olduğu ahirette de hatırlar. onu unutmaz, yarı yolda bırakmaz. bırakmayacağını beyan etmiş. yüz yirmi dört bin peygamber mucizeleri ile yüz yirmi dört milyon evliya keşifleri ile bunu tasdik etmiş.

öyleyse algı için çok şükretmeli, algıdan doğru istifade etmeli, çevre ile doğru paylaşmalı, doğru desteklemeli.